blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2019 Cuma

Görmeme Biçimleri


Görmek büyük bir mutluluktur. Işık yoksa yalnızca karanlık vardır. Doğanın ve insanın tüm güzel ayrıntıları silinir. Ölüm gibi bir sessizlik kalır. Bu acıyı yaşamayanlar gözlerinin değerini hiçbir zaman anlayamazlar. Masum insanları, bebekleri bile kör etmeyi göze alarak dört bir yanı biber gazına boğabilirler.

İyi ve doğru görebilmek için sağlam gözler gerekir. Ama yetmez. Gözler görmeyi istemeden, dönüp bakmadan, anlamaya çalışmadan, gerçeğe saygı duymadan işe yaramaz. Kendini kandırmanın, çoğu kez de başkalarını yönlendirmek için dünyayı işine geldiği gibi görmenin bir aracı olurlar.

Oysa isteyen yeterince ışık yokken bile dünyayı algılayabilir. Gerçeklere saygı duyar. Gösterilmeyeni anlamaya çalışır. Devlet denilen yapıda yer alanlarsa ancak kendilerine göre olması gerekeni görebilir. Diğer renklere gözleri kapalıdır. Bu konuda geçerli olabilecek Murphy yasaları (1, 2) yaşananların arkasındaki sert ve gizli yapıyla ilgili ipuçları verebilir.

Devlet yönetimi için temel Murphy yasası "Verilen bir yetkinin iyi kullanılması ancak gücün sıfırlanmasıyla olanaklıdır" şeklinde dile getirilebilir. Güç arttıkça denetim ve hesap verme yükümlülüğü azalır, başkalarının adına iş yapanlar yalnızca kendi çıkarlarını korur. Doğruluk, dürüstlük, hak, özgürlük, fırsat eşitliği gibi kavramlar bu katı yapıdan uzaklaştırılır. Böylece aşağıdaki kurallar geçerli olabilir.

- Bir kişinin devlette herhangi bir konuma yükselme olasılığı, o göreve uygunluğu ve yeterliliği arttıkça azalır.

- Bir devlet görevlisinin başarısı devlete katkılarıyla ölçülür, çoğunluğun değerlendirmesi seçim dönemleri dışında önemli değildir.

- Bir devlet görevlisinin doğru karar verme olasılığı yetkisi arttıkça düşer. Resmi bir açıklama çoğunluğun gerçek isteklerine uygunsa bunu yetkili olmayan kişiler yapmıştır ve uygulama değeri yoktur.

- Devlette gücü artan bir politikacının daha önce verdiği sözler doğrultusunda topluma yararlı işler yaparak insana değer vermesi, bırakılan bir taşın düşecek yerde bulutlara uçmasıyla aynı derecede olanaklıdır.

Politika, görme ve gösterme biçimlerinden çok yararlanır. Bir anlamda Unutma Biçimleri'nin bilimi olduğu, ya da unutturma üzerine kurulduğu söylenebilir. Görselliğin algıyı şaşırtma ve yönlendirme, belleği biçimlendirme etkilerinden fazlasıyla yararlanır.

Gezi Parkı yasaları bu temel önermelere dayanabilir. "Yöneticilerin sertliği, tepki göstermek için birleşenlerin barışçılığıyla orantılıdır" gibi. (2)

Devlete katkı, istenenleri sorgulamadan uygulamak olarak anlaşıldığında yapılan yanlışların görülmesi zorlaşır. Hukuku savunanlar uzak tutulur. Geçersiz gerekçelerle dışlanır. Yargının düşürüldüğü duruma dayanamayan Didem Yaylalı gibi genç hukukçular "Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim. Bu da size dert olsun" diyerek yaşama veda edebilir. (3)

Ne demokratik haklarını kullanırken ölenler, ne hakları hiçe sayılarak dışlanıp etkisizleştirilenler görülür. Evlerinde zorlukla tutulan bir çoğunluk varken, doğanın bağrına hançer gibi saplansa da büyük zenginlikler getirecek çılgın projeler başlatılırken, çıkan birkaç aykırı sesin ne önemi olabilir ki?

Körleşen gözler kendinden olmayanı görmez, kendi dar görüşüne girmeyen acıları hissedemez.

....


İster söz, ister ses, ister görüntüye yaslansın, sanatın tüm dalları bir biçimde gerçekliği yansıtıyor. Daha doğrusu onun seçilmiş bir bölümünü, üstelik de dönüştürerek, değiştirerek, hatta çarpıtarak sunuyor. Bir açıdan bakınca yöneldiği gerçeği anlıyor, yorumluyor, açıklıyor, anlatıyor. Bir başka yorumla da anlamıyor, ya da bilerek anlamamış gibi yapıyor, çarpıtıyor, karmaşıklaştırıyor, anlaşılamaz bir duruma getiriyor. Bu anlamda "Görme Biçimleri" kendi içinde "Görmeme Biçimleri" taşıyor. Bir yanı gösterirken her yanı sise boğuyor, gerçeği onu anladığını sanan gözlerden saklıyor, üstelik de büyük bir neşeyle tadını çıkararak. Gözümüzle gördüğümüze daha kolay inanma eğiliminde olduğumuz için görsel sanatlarda bu etkinin önemi artıyor. Egemen düşüncelerin peşine takılmış kalabalık izler her yanı kaplıyor. Toplumsal çatışmalarla aşınıp yıpranan dış dünyayı anlamak, yorumlamak zorlaşıyor. Arayışlar içe dönüyor.

....

John Berger'in 'Görme Biçimleri' (4) yedi denemeden oluşuyor. Berger giriş notunda kitabı, aynı adla televizyonda yapılan dizi konuşmalarda geçen bazı görüşlerden yola çıkarak beş kişi hazırladıklarını söylüyor. Denemelerin istenen sırayla okunabileceğini, dördünde hem sözcüklerin hem imgelerin, üçünde yalnız imgelerin kullanıldığını belirtiyor. Yazılı olanlar gibi yalnız resimlerden oluşan ve kadınlara bakma biçimlerini ve yağlıboya resim geleneğinin çeşitli çelişik yanlarını inceleyen bu denemeler de okurun kafasında soru uyandırma amacıyla hazırlanmış.

Kitabın ilk bölümü sözcükler ve nesneler arasındaki uçurumla başlıyor.

"Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir."

"Ne var ki başka bir anlamda da görme sözcüklerden önce gelmiştir. Bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek bulunuruz. Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez. Her akşam güneşin batışını görürüz."

"Dünyanın güneşe arkasını dönmekte olduğunu biliriz. Ne var ki bu bilgi, bu açıklama gördüklerimize uymaz hiçbir zaman. Gerçeküstücü ressam Magritte 'Düşlerin Anahtarı' adlı resminde sözcüklerle nesneler arasında her zaman var olan bu uçurumu yorumlamıştır."

Yalnızca bu giriş ve kapakta da yer alan resim bile gerçek ve yalan, görünen ve saklı olan, açıklanan ve çarpıtılan, tanımlanan ve belirsizleştirilen gibi tartışmalarla ilgili ipuçları veriyor. Sözcüklerle anlatılan arasındaki ilişkiyi, yazıyla resim arasındakine benzetebiliriz. Sözcükler somut ya da soyut bir resim yapar. Bu resim tek değildir. Sözcükleri seçenin tasarladığı resim dinleyenlerin gözlerinde belirenden farklı olabilir. At resminin altında kapı yazısını görünce yanlış buluruz. Oysa bunun nedenini açıklamak kolay değildir. Bir başka dilde, ya da görünenin ötesinde verilecek anlamıyla at bilinmeyen boyutlara açılan bir kapı olabilir. Nesnelerden kavramlara geçtiğimizde iş karmaşıklaşır. Aynı resmin altına "özgürlük" yazdığımızda bu kez özgürlük kavramı at imgesiyle gelen çağrışımlarla birleşir, yeni ve değişken anlamlar kazanır. Günlük tartışmalarda kullanılan pek çok resim sözcüklerle eşleşir. Aynı konuda hangi resmin kullanılacağı ve aynı anlamdaki hangi sözcüğün seçileceği mesajın niteliğini belirleyebilir.

Görme konuşmadan önce olabilir ama düşünce de ancak sözcüklerden sonra anlamını bulabilmiştir. Gösterileni derinlemesine anlamak için arkasında saklı olanları görebilmek gerekir. Basit kavramlar ve yalanlar görsellikle bir ölçüde gösterilebilir. Karmaşık çarpıtmaları anlamak ve anlatmak aynı ölçüde kolay değildir.

....

Rıza Türmen bireysel yaşamın denetim altına alınmak istenmesiyle ilgili yazısında, otoriter ve totaliter yönetimleri ayıran en önemli ölçütün bireysel yaşamlar üzerinde iktidarın denetimi olduğunu söylüyor. Tutucu bir ahlak anlayışının topluma kabul ettirilmeye çalışıldığını, bu anlayışa uygun davranılmasını sağlamak için kadın bedeninin kontrolünü amaçlayan bir denetim mekanizması kurulduğunu söylüyor.

Ahlak adına alındığı söylenen önlemlerin gerçekten etik bir anlayışa dayandığını kabul etmek kolay değil. Kuşkusuz kadın bedeni ve cinsellikle ilgili, toplumsal yapıdan ve pazar ekonomisinden beslenen sorunlar var. Ama öğrenci evleriyle ilgili girişimler daha çok gençlerin özgürlük alanlarını biraz daha daraltmayı, sürekli gözetlendiklerini hissettirmeyi ve sessizleştirmeyi amaçlıyor. Günümüz ahlak anlayışı erkek cinselliğinin kışkırtılmasına, kadın cinselliğininse bastırılmasına dayanıyor. Erkekler için açık büfe cinsellik (6) hoş görülebiliyor. Kadınlarsa asılsız kuşkularla ahlaksızlıkla suçlanıp cezalandırılabiliyorlar. (7)

....

Cinsellikle ilgili sorunların büyüklüğü, kadını konu alan sanat yapıtlarına estetik değerlerle bakılabilmesini zorlaştırıyor. Öte yandan kadın cinayetleri, kadın bedeninin erkeğin cinsel gereksinmelerini karşılamak için pazara sürülen bir ürün olması gündem yaratmazken kız ve erkek öğrencilerin aynı evde kalmasının önlenmesi birdenbire yeni muhafazakar demokrat yapının öncelikli görevlerinden biri oluyor. (8)

Görsel malzemelerin arasında oldukça yaygın olan kadın bedeni görüntüleri pek de estetik kaygılarla kullanılmıyor. Cinsellik ve hazla ilgili duyguların erkek bakış açısından yansıtıldığı söylenebilir.

Haz ve estetik birlikte düşünülebilir mi? Berger'e göre görüntüde dokunma isteği uyandıracak bir doku varsa bu görsellik sanat değildir. Öte yandan yaşamın önemli dürtülerinden birinin haz olduğu düşünülünce, sanatta bunun da estetik bir yansımasının olması beklenmez mi? Kadının bedeninde yeni bir canın ortaya çıkmasından ve bir bebeği dünyaya getirmekten duyduğu mutluluk gibi, bu sürecin önemli bir parçası olan cinsellik de saygıyı hak etmiyor mu? Doğadan gelen içgüdülerin, cinselliğin, farklı yaşam deneyimlerinin toplumsal kurallarla değerlendirilmesi, yasalarla kontrol edilmesi ne ölçüde doğru olabilir? Kadınların ve erkeklerin ilişkilerinin kontrolünün katılaştırılmasının, pazarlanan kadın cinselliğinin piyasa değerinin yükselmesi ve her iki cinsin sorunlarının artması dışında bir etkisi olur mu?

Toplum kaynaklı cinsel sorunların büyüklüğü cinselliğin estetiğine ulaşmanın kolay olmadığını gösteriyor. Estetik düzeyi korumak için dokunma isteğinden uzak durmak bu koşullarda daha doğru olabilir. Öte yandan estetik güzelliği gözle ve kulakla algılamakla dokunarak, tadarak ve koklayarak algılamak, onu yaşamak arasında sanıldığı kadar büyük bir fark olmayabilir. Bugün 'seni uzaktan sevmek ne güzel' diyen sanat, yarın cinsel sorunlar geride kaldığında 'sana dokunmak, seninle tek bir bedene dönüşmek' kavramlarında estetik bir boyut yakalayabilir. Ama cinselliğin pazarlanmasının dışında kalmak için şimdilik dikkatli olması da gerekebilir.

....

John Berger imgeyi yeniden yaratılmış ya da yeniden üretilmiş görünüm olarak tanımlıyor. Bu anlamıyla tüm imgelerin insan yapısı olduğunu söylüyor. "İmge ilk kez ortaya çıktığı yerden ve zamandan -birkaç dakika ya da birkaç yüzyıl için- kopmuş ve saklanmış bir görünüm ya da görünümler düzenidir. Her imgede bir görme biçimi yatar" diyor. Bunun sanıldığı gibi mekanik kayıtlar olmayan fotoğraflarda bile geçerli olduğunu, fotoğrafçının sınırsız görünüm olanakları arasından o görünümü seçtiğini ekliyor. Eskiden kalan kutsal kalıt ya da metinlerin hiçbirinin o zamanlarda yaşayan insanların dünyasının, imgeler ölçüsünde doğrudan kanıtları olmadığı savını getirerek "imgeler, edebiyattan daha kesin, daha zengindir" diyor. İnsanların sanat yapıtındaki imgeye bakışının edindikleri varsayımlar dizisinin etkisinde kaldığını söylüyor. Sanata ve tarihe bakıştaki engellemelerden, geçmişin bulandırılmasından örnekler veriyor. Yönetmen Dziga Vertov'un 1923'teki bir yazısından alıntı yapıyor. "Bir gözüm ben. Mekanik bir göz. Ben, makina size ancak benim görebileceğim bir dünyayı açıyorum. Kendimi bugün de, bundan sonra da insana özgü o hareketsizlikten kurtarıyorum. Hiç durmadan hareket ediyorum. Nesnelere yaklaşıp onlardan uzaklaşıyorum. Süzülüp altına giriyorum onların. Koşan bir atın ağzı boyunca koşuyorum. Düşen, yükselen nesnelerle birlikte düşüp kalkıyorum ben de. Karmakarışık hareketler, en karmaşık bireşimler içinde hareketleri sırayla kaydederek dönen benim: Makina." Her yeri gören, zamanı hızlandırıp yavaşlatan, gerçeği çarpıtan, yanlışları doğrultan, özel etkilerle olmayanın gerçekliğini yaratan teknolojilerin henüz olmadığı bir dönemde sinemasal anlatımla gelen gücü yorumlayarak sürdürüyor: "Zaman ve yer sınırlamalarından kurtulmuşum; evrenin her bir noktasını, bütün noktalarını, nerede olmalarını istiyorsam ona göre düzenliyorum. Benim yolum, dünyanın yepyeni bir biçimde algılanmasına giden yoldur. Böylece size hiç bilinmeyen bir dünyayı açıyorum."

Berger, fotoğraf makinasının insanın görüşünü değiştirdiğini, görünen nesnelerin başka bir anlama gelmeye başladığını, bunların resme de yansıdığını söylüyor. "Her resimin biricikliği bir zamanlar bulunduğu yerin biricik olmasından kaynaklanıyordu. Resim bir yerden başka bir yere taşınabilirdi. Ama hiçbir zaman aynı anda iki yerde birden görünemezdi. Fotoğraf makinası, resmin fotoğrafını çekerek resmin imgesinin taşıdığı biricikliği ortadan kaldırmış oldu. Bunun sonucunda resmin anlamı değişti. Daha kesin söylersek resmin anlamı çoğaldı, birçok anlama bölündü" açıklamasını getiriyor. Televizyonda görünerek her seyircinin evine giren ve milyonlarca evin her birinde değişik bir bağlamda algılanan resmin kendi anlamını onların anlamına kattığını söylüyor. "İmge artık biricik, eşsiz olmasa bile sanat nesnesi denen o şey, gizemlilik katılarak biricik ve eşsiz kılınmalıdır" saptamasını yapıyor. Sanata duyulan ilgiyle mutlu azınlığın gördüğü eğitim arasındaki ilişkiyi bir tabloyla gösteriyor. Bir resim imgeleri film makinasıyla canlandırıldığında, resme bir söz eklendiğinde yaşanan değişimleri anlatıyor. Ama özgün resimlerin bilginin hiçbir zaman olamayacağı ölçüde sessiz ve dingin olduğunu söylüyor.

"Geçmişin sanatı, eskiden olduğu gibi değildir artık bugün. Yetkesini yitirmiştir. Onun yerine bir imgeler dili oluşmuştur. Şimdi önemli olan bu dili kimin, ne amaçla kullandığıdır." Bu yorumla değerlendirmesini özetliyor. Walter Benjamin'in kırk yıl önce yazdığı "Mekanik Yeniden Yaratma Çağında Sanat Yapıtı" adlı denemesinden söz ediyor. Berger'in kitabının tarihi 1972. Bir kırk yıl daha geçmiş. Daha fazlası da. Sanat yapıtlarının üretilme ve tüketilme biçimlerinin bilgi çağıyla yeni bir değişim sürecine girdiğine kuşku yok.

Artık irdelenmeye başlasalar da henüz bir çözüme ulaşmamış uygulama ve törelere göre kadının toplumdaki yerinin erkeğinkinden çok başka olduğunu söylüyor. "Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Bu durum yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler" diyor. İlk çıplaklar olarak Adem ve Havva'nın öyküsüne yer vererek kadının suçlanışını ve erkeğe boyun eğmekle cezalandırılmasını anlatıyor. Ortaçağ resim geleneğinden başlayarak bu öykünün işlenişini, kadının ve çıplaklığın sanattaki gelişimini irdeliyor. İdeal izleyicinin her zaman erkek olarak kabul edildiğini, kadın imgesinin onun gururunu okşamak için düzenlendiğini belirtiyor. Örneklerle Avrupa yağlıboya resmini gözden geçiriyor. Bu türün kendine özgü nitelikleri nedeniyle görülenin resme geçirilişinde özel bir töreler dizgesi oluştuğunu, bunların toplamının yağlıboya resmin yarattığı görme biçimi olduğunu söylüyor. Bu resmi dünyaya açılan çerçeveli bir pencereden çok duvara gömülmüş bir kutuya, görüntülerin içinde saklandığı bir kasaya benzetiyor.

Son bölümde "Yaşadığımız kentlerde hepimiz her gün yüzlerce reklam imgesi görürüz" diyerek tarihte başka hiç bir toplumun böylesine kalabalık bir imgeler yığını, böylesine bir mesaj yağmuru görmediğini ekliyor. Reklamı tüketici toplumun yarattığı kültür olarak tanımlıyor. Yağlıboya resimle reklam arasında dokunulabilirlik (imgelerdeki gerçek nesneyi ele geçirebilme duygusu) açısından benzerlik olsa da reklamın işlevinin çok başka olduğunu söylüyor. Yağlıboya resmin sahibinin zaten içinde bulunduğu durumda onun kendi gözündeki kendi imgesini güçlendirdiğini, reklamınsa izleyiciyi içinde bulunduğu yaşamdan hoşnut olmadığı duygusuna kapılmaya zorlayarak eksikliğini gidermek için sunulan nesneyi almaya yönlendirdiğini belirtiyor. "Reklamın korkunç bir etkileme gücü vardır, reklam aynı zamanda çok önemli bir siyasal olgudur" saptamasını yapıyor.

....

Bakmasını bilince neler görülebileceğine, bunların sözcüklere ve imgelere nasıl yansıyabileceğine bir örnek olarak John Berger'in “O Ana Adanmış” adlı kitabındaki "John Berger – Boğaz’da" yazısı okunabilir.

....

Görme biçimlerini tanımak, öğrenmek, yaşamı ve sanatı yorumlarken kullanabilmek kolay değil. Görmeme biçimleriyse geleneksel eğitim sisteminin önemli ve yeni politikalarla gittikçe etkinleşen bir parçası olarak herkesçe bilinip uygulanıyor. Bakmasını ve görmesini bilenlereyse mutsuzluk kalıyor, bir de güzel günlerin geleceğine ilişkin tükenmeyen bir umut.


1. Mehmet Arat, Bir Cahilin Sosyoekonomik Notları: Sosyal Bilimler İçin Murphy Yasaları, http://paylasim.lalabey.com.tr/yazihane/yazarhane/817-mehmet-arat-kaleminden-bir-cahilin-sosyoekonomik-notlari.html


3. Faruk Özsu, Cübbeniz sizin olsun artık!, http://www.radikal.com.tr/radikal2/cubbeniz_sizin_olsun_artik-1147438


5. Rıza Türmen, Gözetleme Kulesi ve Türkiye, http://www.radikal.com.tr/radikal2/gozetleme_kulesi_ve_turkiye-1161009


7. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, 2013 Ocak-Şubat-Mart kadın cinayeti gerçekleri, http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/332/2013-ocak-subat-mart-kadin-cinayeti-gercekleri

8. Umay Aktaş Salman, Mesele kızlı erkekli öğrenci evi değil, http://www.radikal.com.tr/turkiye/mesele_kizli_erkekli_ogrenci_evi_degil-1160406

9. John Berger, John Berger – Boğaz’da, http://www.sanatlog.com/sanat/john-berger-bogazda/

24 Mart 2019 Pazar

21.Yüzyılın Yükselen Sesi: Öykü (2012 Öykü Yıllığı Üzerine)


Yazmak, nereye gideceğini bilmeden çıktığın olmayan bir yolda, hedefine ulaşabilmek ve güzel bir yolculuk yapabilmek için yaşanan olağanüstü ve sonu belirsiz bir serüvendir.

Bu tanım yaşamı da anlatmıyor mu? Belirsizlikler içinde dünyaya gelip, hele Türkiye gibi bilgi düşmanlığının ödüllendirildiği bir yerde doğduysak geleceği tahmin bile edemeden yaşayıp günün birinde geçmişimizi yapabileceklerimizin pek azını tamamlayabilmiş olarak geride bırakıp gitmiyor muyuz? Yazmanın güzelliği belki de sınırları yok saymasından kaynaklanıyor, burada yaşam doğum ve ölümle, yaşadığımız yer gümrük kapılarıyla, yaşayabileceklerimiz verilen buyruklarla sınırlanmıyor. İstediğimizi düşünüp yazabiliyoruz. Düşünmek gibi yazmak da serbest. İstediğimizi düşünüp yazabiliriz. Düşündüğünü paylaşmaya ve yazdığını yayımlatmaya gelince iş değişiyor. Geçmesi pek zor iki yol var. İlki kendi dünyanla gerçek dünya arasında bir köprü kurup yazarının amacına uygun ve alıcısı olabilecek bir ürün yaratmak, diğeriyse yayıncılık sistemi içerisinde bir yer bulup okuyuculara ulaşabilmek. Bu engeller başarıyla geçilse bile sorunlar bitmiyor. Özlenen yönde gitmenin zorlukları çoğu kişiyi en kolay yürünebilecek yollara sapmaya yöneltiyor.

Bütün bu zorluklara karşın niçin yazmaktan vazgeçemiyoruz? Kuşkusuz yazılanların başkalarına ulaşması, düşünce ve duygu bulutlarının binlerce kişinin ortak bilinci olması büyük bir mutluluk kaynağıdır. Ama bu, dışındaki ve içindeki dünyayı anlama, evrenin sırlarını çözme, yaşanmışları öğrenip yaşanacak ve yaşanabilecekleri görmeye çalışma çabalarının, hele bu sırada bulunan küçük gerçeklerin büyük anlatımlarının yarattığı sevincin yanında pek de önemli sayılmaz. Kişi önce kendine, sonra topluma ve tarihe karşı sorumludur. Yaşamla kurabileceği en anlamlı ve doğru bağı bulmak, bunu uygun alanda kendine özgü bir biçimde gerçekleştirmek temel görevdir. Bu, bir anlamda, kişinin içindeki madenin, cevherin çıkarılmasıdır. Can madenciliğinin ilk aşamasıdır. (1) Tıpkı topraktakiler gibi, insanlarda saklı değerler de çeşitlidir. Kimi kum gibi, toprak gibi yüzeye çok yakındır. Hemen elde edilebilir ve kullanılabilir. Kiminin üstü biraz örtülüdür, önce açılması ve ulaşılması gerekir. Kimiyse iyice derinlerde ve gizlidir. Büyük çabalar gerektirir, önce yerin kat kat altına inip cevherin çıkarılmalı, sonra uzun süren ve zor uğraşlarla işlenip saflaştırılmalı, gizli güzellikler ayrılmalıdır. Tonlarca malzemeden birkaç gram değer bile zorlukla elde edilebilir. İşte insanın ve yaşamın özünü sözcüklerde damıtabilmek de böyle zor bir iştir. Yıllarca harcanan çabalar doğru bir süreçle birleşmezse boşa gidebilir. Okunanlar meyve vermeden unutulabilir, yazılan yüzlerce, binlerce sayfanın değeri topraktan çıkarılıp işlenemediği için bir kenara yığılan işe yaramaz bir ham cevher yığınına benzeyebilir. Yazar ilk aşamayı başarıyla tamamlama mutluluğunu yaşayabilirse ilk adım bunun gerçekliğinin sorgulanmasıdır. Işıltının kaynağı bir elmas mıdır, cam parçası mıdır? Buna, gözleri yaratma sürecinin ışıltısıyla kamaşmamış başkaları karar vermelidir.

Sonrası elmasların ve camların, olağanüstünün ve sıradanın, umutların ve korkuların, başarının ve yenilginin, mutluluğun ve acının birbirine karıştığı, yazarların ve yapıtlarının içine tıkıldıkları yayın dünyası kazanından çıkmak için sürekli savaştığı katlanması zor bir aşamadır.

....

Bu yazıda biraz bedavacılık yapacağım. Öykü Yağmuru'ndan söz edeceğim. Geçen yılın öykülerini derleyen "2012 Öykü Yıllığı" (2) içinden gözüme çarpan bazı noktaları aktaracağım. Gelişmenin ve değişimin sürekliliği içinde kapsamlı ve zamana direnebilecek bir seçki hazırlamak da kolay değil. Her an, her yan değişiyor. Gökyüzü ve yeryüzü, insanlar ve ağaçlar, hele de ne yapacağını, nereye gideceğini bilemeyen toplumlar sürekli bir hareketin içinde. Bu akışın belirli anlarını niteliksel sıçrama olarak adlandırsak da asıl güç, değişimin tuğlaları sessizce üst üste koyarak duvarı örmesi ve günün birinde çevredeki perde çekildiğinde dev bir binanın karşımızda belirivermesidir.

2012 Öykü Yıllığı "öykü yağmuru" başlığıyla çıkmış. Yıl içinde doğan Öyküler çok fazla olsa bile bu niteleme bana doğru gelmedi. "Yağmur gibi yağmak" niteliksizlik yorumu sanılabilir. Nicel büyümenin yol açtığı sorunlara ilişkin somut değerlendirmelerden ayrıldıklarında kapaktaki bu sözcükler yanlış anlamalara yol açabilir. Kemal Gündüzalp'in özenli çalışmasının sonuçlarını okudukça benim kafamın içinde dönen düşünce "Dünyanın öyküsü bir kitaba sığmış" oldu. Öyküyü, dergiyi, kitabı, yazarı, eleştirmeni, okuru, düşüncenin ve yaratıcılığın arayışının dallarını bir anda görüvermek ayrıcalık duygusu veriyor. Yansımalarını gördüğün öykü dünyasının derinliklerine girip hepsini okumak için karşı konulmaz bir isteğin ve gücün kaynağı oluyor.

Arka kapakta kitabın "canlı öykü edebiyatı ortamında iz bırakan çalışmalardan oluşan bir ilk", aralarında Doğan Hızlan, Adnan Binyazar, Semih Gümüş, Ahmet Telli, Ayşegül Tözeren, Özcan Karabulut, Gonca Özmen, Hüseyin Su, İnci Aral, M. Sadık Arslankara, Kadir Yüksel, Yakop Tilermeni, Ahmet Büke gibi çevirmen, editör, eleştirmen, şair, öykü yazarı ve yayın yönetmenlerinin de bulunduğu, öyküye emek veren isimlerin katkılarıyla gerçekleştirilen ortak bir çabanın ürünü olduğu belirtiliyor.

Kemal Gündüzalp girişte kısa bir özgeçmişle tanıtılıyor. "1953 yılında Urfa'da doğdu. İlk ve ortaokulu Ceylanpınar'da okudu. Ankara Bahçelievler Cumhuriyet Lisesi'ni, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni bitirdi. İlk şiiri 1971, ilk yazısı 1972, ilk öyküsü ise 1973 yılında yayınlandı. Daha sonra 1976-2012 yılları arasında toplam yüz sekiz dergide beş yüz sekseni aşkın şiir, öykü, eleştiri, deneme, tanıtma ve inceleme yazıları yayımladı. Bazı şiirleri Farsça'ya çevrildi." Aldığı bazı ödüllerin, şiir, öykü, çocuk öyküsü, roman ve eleştiri kitaplarının listeleri veriliyor.

Önce biraz seçkinin yapısından söz etmek gerek. Kitap Kemal Gündüzalp'in teşekkürü, sunumu, "Eleştiri Yokluğunda Öykü Yağmuru" başlıklı genel değerlendirmesiyle ve İnci Aral'ın "Öykü Işıktır" dediği Dünya Öykü Günü Bildirisi'yle başlıyor, soruşturmalarla sürüyor.

İlk soruşturmayı yanıtlayanlar Adnan Binyazar, Aslı Solakoğlu, Feridun Andaç, M. Sadık Aslankara, Nazlı Karabıyıkoğlu, Özcan Karabulut, Semih Gümüş, Şükran Farmaz, Zafer Doruk ve Zeynep Sönmez. Yaqop Tilermeni'nin "2012'de Kürtçe Öykü" başlıklı bir değerlendirmesi var.

İkinci grup sorular dergilerin yayın Yönetmenlerine, editörlere yöneltilmiş. Abdülkadir Budak (Sincan İstasyonu), Ahmet Miskioğlu (Türk Dili Dergisi), Ali Günay (Deliler Teknesi, Öykü Teknesi-Filika), Burcu Yılmaz (Sözcükler), Fulya Bayraktar (Lacivert), Günay Güner (Çağdaş Türk Dili), Hüseyin Su (Heceöykü), İbrahim Tığ (Şehir), İnan Çetin (Sarnıç Öykü), Mine Ömer (Kurşun Kalem), Özgen Kılıçarslan Danyal (Hayal), Suna Dündar (Kum) ve Talat Avcı (Beşparmak) katılıyor.

Üçüncü soruşturma "Ozanların Öyküye Bakışı" başlığını taşıyor. Ahmet Telli, Aydın Şimşek, Fergun Özelli, Gonca Özmen, Hüseyin Alemdar, Kadir Aydemir, Melek Özlem Sezer, Salih Bolat, Veysel Çolak ve Yelda Karataş yanıtlamış.

Sonra Kemal Gündüzalp "Soruşturmalardan Çıkan Sonuçlar" değerlendirmesiyle en çok anılan kitap ve dergilerde yayımlanmış öyküleri belirtiyor. Yazarlar seçkin birer okur olarak ele alındığında kimsenin gözünden bir şey kaçmadığının görüldüğünü söylüyor.

"2012'de Dergilerde Öykü" bölümünde Kadir Yüksel'in "Dergilerde Öykü", Yaqop Tilermeni'nin "Dergilerde Kürtçe Öykü", Ayşegül Tözeren'in "Fanzin ve Bazı Dergilerde Öykü-Edebiyatın Sokaklarında Öykü", Kemal Gündüzalp'ın "Sayılarla Dergilerde Öykü" başlıklı yazıları yer alıyor.

Ardından yılın içinden esintilerle en keyifli bölüm geliyor. "Kitaplardan Seçilmiş Öyküler" başlığıyla Ahmet Büke ve Cemil Kavukçu, "Dergilerden Seçilmiş Öyküler" ile Ayşegül Ünal, Birgül Oğuz, Ferda İzbudak Akıncı, Gökçe Parlakyıldız, Mehmet Fırat Pürselimoğlu, Melike Uzun, Merve Koçak, Nazmi Bayrı, Pelin Buzluk, Semih Erelvanlı, Semra Bülgin, Serap Işık, Tülay Güzeler, Türker Ayyıldız, Yalçın Tosun ve Zeynep Sönmez, "2012 Öykü Ödülleri" altında Yalçın Tosun, "2012'de Yitirilen Öykücüler" altında Burhan Günel ve Celal Hafifbilek, "Fantastik Bir Öykü" ile Barış Müstecaplıoğlu, "Çeviri Öyküler" altında D. H. Lawrence ve Salih Badili yer alıyor.

"Öykü Üzerine Seçilmiş Yazılar" bölümünde Ayşegül Tözören, Cemil Kavukçu, Doğan Hızlan, M.Sadık Arslankara ve Semih Gümüş'ün yazıları var. Yıllık, "2012 Yılında Yayımlanan Kitaplar" başlığında ilk, yeni, çeviri, seçme, toplu, kolektif, çizgi(li) öykü kitaplarının, içinde öykü olan kitapların, öykü ve öykücüler üzerine kitapların, tek öykü yarışmaları ve ödüllerin ve taranan dergilerin listeleriyle sonlanıyor.

....

Cemil Kavukçu'nun yazısı "2012'nin Yükselen Yıldızları; Öykücüler" başlığını taşıyor. Öykücülüğümüzün son otuz yılda inişli çıkışlı bir yol izlediğine değinen Kavukçu 1980'li yıllardan 1990'ların ortalarına süren sessizliğin hemen ardından gelen bir canlanmadan, 2000'lerin başındaki geri çekilmeden, 2012'nin öykünün yeniden hareketlendiği bir yıl olmasından söz ediyor. "Kitaplarda, dergilerde yayımlanmış öyküler, dilde, biçimde yeni arayışların haberini veriyor" diyor.

Okumakta olduğunuz yazının başlığı "21.Yüzyılın Yükselen Sesi: Öykü" biraz Kavukçu'nun yükselen yıldızlarından, biraz "2012 Öykü Yıllığı" içindeki zengin içeriğin çağrışımlarından kaynaklanmış olmalı. Ama öykünün 21. yüzyılda yeni anlamlar kazanabileceği öngörüsünü destekleyebilecek başka nedenler de var. Ekonomik ve toplumsal koşullardaki, insan ilişkileri ve yaşam biçimindeki değişimler kaçınılmaz olarak sanata da yansıyor. Öykü ve roman da yeni biçimlere evrilebilirler. Işık hızıyla bağlanan milyarlarca insanın yazma ve okuma deneyimi değişmeden kalamaz. Eski Yunan heykellerinin günümüz dünyasında yeniden yaratılamaması gibi, sanayi devrimi sonrasında uzun dönemlerin bireyler ve düşünceleri üzerindeki etkilerini araştırarak gelişen roman da işlevsiz kalabilir. Pazar ekonomilerinin çok satan ürünleri tüketme modası geçtiğinde, yaşamdan tek bir kişinin kafasından çıkmış yüzlerce sayfalık bir kitap için uzun süre ayrılmak okuyucuya anlamlı gelmeyebilir. Yaşamın hızından süzülen öykülerse kısa, duru izler taşıyarak yazanları ve okuyanları birbirine bağlayabilir. Yaşamla öyküler arasındaki uzaklık azalabilir.

Roman burjuvaziyle gelişmişti. Aristokrasinin yerleşmiş değerlerine yeni bir sistemle, rekabet, kazanma, gelişme, pazar ekonomisi gibi kavramlarla tanımlanan yapılanmasıyla karşı çıkmış, geçmişin çürümüşlüğünü ve yeni sistemin dinamizmini yansıtmıştı. Günümüzdeki hızlı değişime romanın ayak uydurması hem yazar, hem okur açısından zor görünüyor. Yeninin öyküsünü hemen yakalayıp anında dünyaya yayılan şiir gibi, roman gibi, destan gibi, şarkı gibi, film gibi öyküler gerçekten yükselebilir. "Gideni ve gelmekte olanı" anlayıp iyi anlatan, zenginleştiren öyküler bir anda dünyayı kaplayabilir.

Roman, tarihi ve bugünü belirli kalıplarla yorumlayıp dayatan bir türe dönüşürken öykü bireysel özgürlüğün sesi olabilir mi? Tek başına güçsüz bireylerin yazdığı küçük yaşam parçaları birleşip merkezi güçlere meydan okuyan boyutlara varabilir mi? Yoksullar, azınlıklar ve diğer dışlananların, farklı nedenlerle ezilenlerin yalın öyküleri yaşamın kendisine dönüşebilir mi? Kadın öykücüler yepyeni bir soluk olabilir mi? Geleceği kadınlar kurtarabilir, her alandaki acımasız sertliği yumuşatabilir mi? Uygarlık yeniden kadına dönebilir, insanlar eşitliğin sıcaklığıyla birbirlerine yeniden sarılabilir mi?

Gelecek kadınların ve kadın gibi davranarak sertlikten uzak duran erkeklerin olacaksa kuşkusuz bunlar yaşanabilir. Dünyayı güzellik kurtarabilir mi? Belki güzellik kadınlarla gelecek, dünyayı kadınlar kurtaracak, bir kadını anlamakla başlayacak her şey.

Belki de "Kadınlar Nerde?" (3) sorusuna "Sessizce geleceğin öykülerini yazıyorlar" denebilir.

....

Her yazar önce okurdur. Her okur, eğer açık bir ürün vermediyse, gizli bir yazardır. Okudukça öyküleri yeni biçimlerle kafasında yazar, tekrar okur, yeniden yazar. Okudukça daha iyi yazar, yazdıkça daha farklı okur. Yazar, okur...

....

Kemal Gündüzalp'in hazırladığı "2012 Öykü Yıllığı" kapsamlı ve özenli bir çalışmanın ürünü. Geniş bir katılımla anlamlı bir bütün ortaya konabilmiş. Öykü dünyası için değerli bir kaynak oluşmuş.

Sunuş yazısında yıllığın eksiği dergi ve dergilerdeki öykülerin değerlendirilmesinin ağırlıklı olması, kitaplara neredeyse hiç değinilmemesi olarak belirtiliyor. Bir yılı, hele dergi ve kitap sayısının epey artmış olduğu bir dönemde, anlatmak pek kolay değil. Yayımlanan kitaplar zaten kalıcılaştığı için bir öncelik olacaksa bunun dergilere verilmesi doğru bir seçim olmalı. "2012 Yılında Yayımlanan Öykü Kitapları" başlığıyla verilen "İlk Öykü Kitapları", "Yeni Öykü Kitapları", "Çeviri Öykü Kitapları", "Seçme Öykü Kitapları", "Toplu Öykü Kitapları", "Kolektif Öykü Kitapları", "Çizgi(li) Öykü Kitapları", "İçinde Öykü Olan Kitaplar", "Öykü ve Öykücüler Üzerine Kitaplar" listeleri, bu kitaplara ulaşmak isteyenler için bir kaynak oluşturuyor. Ayrıca "Tek Öykü Yarışmaları ve Ödülleri" ve taranan 60 derginin listeleri yer alıyor.

Genel değerlendirme "Eleştiri Yokluğunda Öykü Yağmuru" başlığını taşıyor. Kemal Gündüzalp eleştiriye alanın boş kalmasından dolayı zorunluluktan başladığını, bunca öykünün yazıldığı bir ortamda eleştiride bir kıpırdanma olmadığını, Sadık Aslankara ve Semih Gümüş de olmasa yeni kuşak için ortalıkta çıt yok diyebileceğini, ancak Necip Tosun'la Ayşegül Tözören'in çeşitli dergilerdeki eleştirel çalışmalarının ilgiyi hak ettiğini söylüyor. 2009 ile 2012 arasındaki yıllarda yayımlanan ilk ve yeni öykü kitabı toplamlarını 142, 129, 144 ve 219 olarak veriyor. Seçme, toplu, derleme ve çeviri gibi kitaplar eklenince sayılar 218, 200,217 ve 304 oluyor. Öykü kitabı yayımlayan yayınevlerine ve öykü kitaplarına değiniyor. 2012 yılında yitirilen, öykü de yazmış dört yazarı, Burhan Günel, Celal Hafifbilek, Güngör Gençay ve Tuna Baltacıoğlu'nu anıyor.

Soruşturmalara verilen yanıtlarda Adnan Binyazar "Değersizlik daha çok romanda gözlemleniyor. Pop şarkıcıların söylediğine benzer eserler saman alevi gibi, parlamasıyla sönmesi bir oluyor. Adı sanı olan romancıların kitabını okuyanların bile düş kırıklığına uğradığı görülüyor. Bilinçsiz okurları bile şaşırtan bu durum, kuşkusuz toplumdaki öbür bozulmaların da ürünü. Yine de en çok bu romanlar okur buluyor" diyor. M. Sadık Arslankara "öykü yazmayı değil öykü okumayı önemseyen bir toplum özlüyorum", Nazlı Karabıyıkoğlu "öykülerin çoğunda ağız birliği etmişcesine, cümleler ince hüzünlerle işlenmiş", Özcan Karabulut “Çünkü insan öyküsüyle var. Öyleyse öykü insanın, edebiyatın gündeminde hep var, hep var olacak", Semih Gümüş "Öykü, hayatın anları, küçük kesitleri, ayrıntıları üstüne kurulduğu için, romandan daha önemli" yorumlarını yapıyor.

Yaqop Tilermeni "2012'de Kürtçe Öykü" değerlendirmesine Dört Dilimli Dilin Öyküsü'nü anlatarak başlıyor. Ulaşabildiği dergilerdeki öykülerle ilk Kürtçe Öykü Yıllığı'na ulaşma çabasından söz ediyor. Yayımlanan Kürtçe öykü kitaplarının listesini veriyor.

2012 Öykü Yıllığı'nı, Kürtçe öyküye yer vermesi nedeniyle, yalnız öyküler ve yazarlar üzerine değil, ülkenin ve dünyanın koşulları üzerinde de bir değerlendirme, bir öykü olarak okuyabiliriz. Tilermeni genç edebiyatseverlerin farklı bölge ve şehirlerde çıkardıkları dergilere ulaşmanın çok zor olduğunu söylüyor. Postayla gönderilen dergilerin ulaşmayabildiğini, ya da bir hafta sonra komşusunun elinden anlamlı bir bakışıyla alınabildiğini anlatıyor.

Dergi yayın yönetmenleri ve editörlerin katıldığı soruşturmada Fulya Bayraktar (Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi) öykülerin yayımlanması için çok farklı yaratıcılık izleri, çok temiz bir Türkçe, didaktik olmayan bir yazım tarzı, fazlalık barındırmayan cümleler aradıklarını, Günay Güner (Çağdaş Türk Dili) Türkiye, dünya yangın yeriyken öykünün başka bir gezegende yaşadığını, ayrıca öykülerin dilinin Türkçe'nin işlenmesi yönünden bozuk olduğunu, Hüseyin Su (Heceöykü) her sayıyı hazırladıktan sonra ellerinde iki sayı daha çıkarabilecek ürün kaldığını, Mine Ömer (Kurşun Kalem) dergilerde yayımlanan azımsanmayacak sayıda öyküden pek azının onu heyecanlandırıp etkilediğini, Suna Dündar (Kum) öykülerin yeni olma çabasıyla yapaylaşıp imge boğulmasına kapıldığını, Talat Avcı (Beşparmak) kadın yazarların öyküye niceliksel ve niteliksel bir zenginlik kattığını söylüyor.

Ozanların öyküye bakışına yönelen soruşturmada Ahmet Telli şiirsel olma halinin ölçülerinin belirsizliğine, Aydın Şimşek şairlerin ve öykücülerin birbirlerini okumamasına, Fergun Özelli Octavia Paz'ın "Büyük bir düzyazı ustası ortaya çıktığında dil yeniden doğar, onunla birlikte yeni bir gelenek başlar. Bu yüzden düzyazı şiirle iç içedir ve şiir olmak ister" sözüne, Gonca Özmen iki türün de öncelikle özenli bir dil işçiliği ve anlatımda yoğunluk istediğine, Hüseyin Alemdar Behçet Necatigil'in "Bir şairin yakındığımız yanı ya dilidir, ya dilsizliğidir" demesine, Melek Özlem Sezer bu iki türün Homeros Destanları'nda aynı bedende ne kadar uzun yaşayabileceğini gösterdiğine, Salih Bolat şiir olmayan şiirselliğin bir metinde bolca yer almasının o metni ne şiir ne de öykü yaptığına, Veysel Çolak herkes şiire öncelik tanısa da başlangıçta öykünün var olduğuna ve her ikisinin de malzemesi insan olduğu için bir arakesit oluşturabileceklerine, Yelda Karataş şiirle roman ve öykünün düzyazısı arasındaki ayrıma değiniyor.

Soruşturmalardan çıkan sonuçları Kemal Gündüzalp soruşturmalara katılan yazar, ozan, dergi yayın yönetmen ve editörlerini seçici olarak kabul ederek değerlendiriyor. En çok anılma oy kabul edilirse yılın öykü kitabının Cemil Kavukçu'nun Aynadaki Zaman'ı olabileceğini söylüyor. Onu Ahmet Büke'nin Cazibe İstasyonu ve Murat Yalçın'ın Karga Zarif kitapları izliyor. Dergilerden en çok anılansa Melike Uzun'un Sığ adlı öyküsü oluyor.

2012'de Dergilerde Öykü bölümünde Kadir Yüksel Dünyanın Öyküsü, Hece Öykü, Notos, Öykü Teknesi, Sarnıç Öykü, Semaver Öykü ve öyküye yer veren dergilere değiniyor. Yaqop Tilermeni Dergilerde Kürtçe Öykü, Ayşegül Tözeren "Edebiyatın Sokaklarında Öykü" ile fanzin ve bazı dergilerde öykü konularını anlatıyor.

Kemal Gündüzalp “Sayılarla Dergilerde Öykü” yazısıyla dergilerin ve yazarların yayımladıkları öykü sayılarını listeliyor.

Kitaplardan Seçilmiş Öyküler Ahmet Büke'nin "Cazibe İstasyonu" kitabından "Gelen Evrak: 28.02.2012. TEM: 1245/89" öyküsüyle başlıyor, Cemil Kavukçu'dan "Aynadaki Zaman" / "Mindos Kayalıkları" ve dergilerden seçilmiş öykülerle sürüyor.

2012'de verilen öykü ödüllerinin listesinin ardından ödüllü kitaplardan seçilen bir öykü, Yalçın Tosun'dan "Muzaffer ve Muz" yer alıyor. Kitapta yitirilen yazarlardan iki öykü de var. Burhan Günel'den "Yorgunum Aşktan" ve Celal Hafifbilek'ten "Küçük Bir Aşk Öyküsü".

Salih Badili'nin "Ayna Kırılmasın" öyküsünü Yaqop Tilermeni Kürtçe'den çevirmiş. "Öykü Üzerine Seçilmiş Yazılar" bölümünde Ayşegül Tözören "Eleştirinin özeleştirisi mümkün mü?" diye soruyor ve dil eleştirisinin yapıt eleştirisinin önüne geçtiğini söylüyor. Cemil Kavukçu "2012'nin Yükselen Yıldızları; Öykücüler" başlığıyla kitaplarda ve dergilerde yayımlanmış öykülerin dilde, biçimde yeni arayışların haberini verdiğini müjdeliyor. Doğan Hızlan "Bekir Yıldız'sız Göç ve Uludere Anlaşılamaz" diyor. M.Sadık Arslankara "Öykünün İçinde, Öykücülüğün Dışında" bir arayışa giriyor ve "içimizdeki yazma dürtüsüyle nasıl başa çıkacağız?" diye soruyor. Semih Gümüş "Öykünün Bu Gelişmesi Şaşırtıcı" diyor. Yeni biçim arayışlarının olağan bir beklentiye dönüştüğünü, Vüs'at O. Bener, Ferit Edgü ya da Leyla Erbil gibi öykü yazarlarının kolay bulunamamasının olağan olduğunu söylüyor.

....

Gökten üç öykü düştü. Yazı bu üç öyküden üç kısa alıntıyla bitiyor.

Niçin üç? Masallardaki elmanın çağrışımından mı? Tek olmadan, iki ucun karşıtlığına düşmeden alınabilecek en küçük örnek olduğu için mi?

İnci Aral "Öykü ışıktır" diyor. "İlk günden bu yana insan, kendi serüvenini kaydetme ve geleceğe bırakma arzusu duydu. Sesleri, işaretleri müziğe, büyüyü oyuna, tanrıları yontuya, renk ve biçimleri nakışa, deneyimini yaratıcılığıyla sanata dönüştürdü."

Öykünün ışığını, bu ışığı görüp yakalayanların yaktığı başka ışıkları tek bir kitapta buluvermek çok güzel. Öykünün büyülü dünyasını anlatan, içine dalıp tadını çıkararak doyasıya gezme isteği uyandıran bir Öykü Yağmuru'yla karşılaşıvermek.

Öykü dünyasında en iyi, en güzel, tüm geçmişi reddeden ve gücüyle geleceği yok edecek tek bir ışık yoktur. Uygun anda yaşamımıza girdiğinde bizi yakalayan değişken renkler vardır. Aşağıdaki bölümler öykü seçkisindeki ışımalardan üç örnek yalnızca.

"Sonrasında dayanamadı artık denizde olmaya. Denizde olmak, karşı kıyıya uzanan bir köprüde olmak gibiydi. Ayırmak da denizin işiydi sanki, kavuşturmak da. Kısacası olmazdı. Aklım geçmişimde, karşı kıyıda, evim, çoluk çocuğum, bu günüm bu kıyıda, ben denizde..." Ferda İzbudak Akıncı, Karşı Kıyı, Kum Dergisi, sayı: 67, Mayıs 2012

"Bu kez varsayalım Dilan tüm köy halkı gibidir, ne sağırdır, ne dilsiz... Anlatabilir miydi derdini? Sorarlar mıydı ki isteğini? Farklı olur muydu bu iki Dilan'ın sonu?" Gökçe Parlakyıldız, Aybastı Efsanesi, Varlık Dergisi, sayı: 1258, Temmuz 2012

"Aklımda sana dair birçok anı var. Şu an köyde içinde birlikte çocukluğumuzu yaşadığımız küçük ev geliyor aklıma. Anamın ortadan bir bezle ayırdığı bağırış ve haykırışlarının yükseldiği odada, seni yıkadığı, senin çocuk bedenine su döktüğü, saçına onlarca belik attığı ve kırmızı iplerle bağladığı, senin dört erkek kardeşin tek kız kardeşi olma gururunu, şu anki gibi hatırlıyorum." Salih Badili, Ayna Kırılmasın (Kürtçe), W Dergisi, sayı: 42, Mayıs-Haziran 2012, Çeviren: Yaqop Tilermeni




2. Kemal Gündüzalp, "Öykü Yağmuru" 2012 Öykü Yıllığı, Dünyanın Öyküsü Yayınları, 2012.

3. Mehmet Arat, Kadınlar Nerde?, http://www.sanatlog.com/sanat/kadinlar-nerde/

15 Şubat 2019 Cuma

Pak Parti


PKK kendisine Pak Parti denmesini istedi.

Bu haber başlığını görenler uzun süre düşündükleri halde bir anlam veremediler. Neydi bu PKK, nereden çıkmıştı, neden şimdi böyle bir açıklama yapıyordu?

Bazıları yaşadıkları hızlı iletişim çağının gereklerini yerine getirerek hemen unuttular, başka dünyalara dalıp bir daldan diğerine sekerek gezintilerini sürdürdüler.

Pek azı konuyu araştırmaya değer gördü. Kısa bir uğraştan sonra bazı bilgilere ulaşabildiler.

....

İlk izlenimleri haber yeni olsa da konunun epey geride kalmış olmasıydı. Geçmişteki bazı olaylarla ilgili yeni kaynaklar bulunmuştu. Anlamakta zorlandıkları bir kavrama ulaşmışlardı. Bölücülük. Uzun süredir çatışmalardan, savaşlardan uzak yaşadıkları için ayrı düşmek nedir bilmiyorlardı. Nefretten, düşmanlıktan tümüyle habersizdiler. Konuyla ilgili buldukları bir metni yorumlayarak anlamaya çalıştılar.

"Bölücülük. Bunu anlatmak kolay değil. Bir örnek vereyim. Yağmur yağdı yağacak bulutlu bir sonbahar gününde Tayyar Bey eline keskin bir bıçak alıp olgunlaşmış parlak, bir yanı kırmızı elmayı ikiye ayırırsa kim bölücü olur? Yarısı yeşil elmanın parçalarından biri mi? Onu kesen bıçak mı? Bıçağı elinde tutan Tayyar Bey mi? Yoksa ona 'Bu elmanın yarısı yeşil, yarısı kırmızı. Bir yanı güneş görmüş, olgunlaşmış, serpilip gelişmiş. Diğer yanı geri kalmış. Toprağın suyundan, güneşinsıcaklığından yararlanamamış. Kesip ayırmalısın ikisini birbirinden' diyen bir başkası mı?"

Bu tuhaf paragrafı kim, ne zaman yazmıştı? Bu konuda bilgi yoktu. Ama şu an içinde oldukları kardeşlik ortamından çok önce olmalıydı mutlaka. Çünkü gördükleri diğer yazılar, haberler hiç de güzel bir ilişkiyi anlatmıyordu. Çıkar çatışmasıyla beslenen nefret ve hoşgörüsüzlüğün getirebileceği sonuçların en acı örneklerini görüyorlar, bunlarla karşılaşmaya alışmamış yürekleri derin bir acıyla yanıyordu.

....

Pak Parti'yle ilgili araştırmalarından bir sonuç alamadan bu kez bir Akça Parti'yle karşılaştılar.

Buldukları not "Akça Parti kararıyor mu?" diye başlıyor ve içinde şöyle deniyordu:

"Öteden beri AKP'nin kısaltma olarak Akça Parti kullanılmasını istemesini pek anlayamadım. Aydınlanma ve Kurtuluş Partisi'ne niçin böyle densin ki? Ya PKK bu kısaltma bizi kötü gösteriyor, bize Pak Parti densin derse ne olacak? Ama sonuçta her bireyin, her kurumun başkalarına zarar vermediği sürece dilediğini düşünme, söyleme ve isteme hakkı vardır."

Daha sonra anayasa tartışmalarından söz ediliyordu. Notları okumadan önce bunun anlamını öğrenmeleri gerekti. Çünkü yaşamlarında yasaların ne kendisi, ne anası, ne de babası vardı. Epey çaba harcadıktan sonra bunların ilkel toplumlardaki insanlar ve gruplar arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar dizisi olduğunu anlar gibi oldular. Bir gezegende yaşayanların ne kendilerine, ne birbirlerine, ne geçmişlerine, ne de çocuklarının geleceğine saygısı yoksa, davranışlarını tümüyle bencillikleri ve çıkarları belirliyor, çatışmalarda üstün gelen her istediğini yapabiliyorsa işlerin çok da kötüye gitmemesi için bazı önlemler alınması gerekiyordu. Hukuk denilen genel bir doğruya uymaya çalışarak önce genel, sonra özel kurallar hazırlanıyordu. Yine de bu uygulamalar kesin çözüm getirmiyordu, çünkü gücü eline geçiren hepsini dilediği gibi çarpıtıyor, değiştiriyor, bildiğini okuyordu.

Anayasayı araştırırken bir yazıda (1) karşılaştıkları sansür sözcüğü başlarına iş açtı. Bunun ne olduğunu anlamak için epey kafa yordular.

O koşulları tümüyle anlamaları olanaksızdı. Yine de bir an için orada olduklarını düşündüklerinde büyük bir üzüntü duydular. Acımasız kalabalığın içine düşmüş duyarlı, güzel insanlar büyük zorluklara katlanmış olmalıydı.

Sonra insanların hak ve özgürlüklerini korumayı güvence altına alması beklenen anayasayla ilgili buldukları notları anlamaya çalıştılar.

"Ama anayasanın eşitlikle ilgili maddesinde yürütme ve yasama gücünü elinde tutan tarafın mutlak anlamda eşitliğe, ayrımcılık yasağına, sosyal dışlanmaya karşı güvence verilmesine, devletin pozitif yükümlülüğü ve kadın erkek eşitliği gibi temel kavramlarda düzenleme yapılmasına karşı çıkmasına bir anlam veremedim. Yönetimde olmak, güç, insanı değiştirebilir. Ama yine de sorumluluk, sağduyu ağır basmalı. Haklı isteklere kulak tıkamak, zorla, baskıyla, katı sınırlarla insanları ve toplumu dönüştürmeye çalışmak olumlu sonuçlar vermiyor. Üstelik çok ağır bedeller ödenmesine yol açabiliyor. İletişimin, düşüncenin, bilimin önünün en azından teknik olarak böylesine açılmış olduğu bir çağda özgür bir gelecek diliyorum."

Geçmişi anlamak kolay değildi. İletişim, düşünce ve bilim sözcüklerinde bir sorun yoktu. Artık bunların tümü sonsuz bir özgürlüğe kavuşmuştu. Yeryüzünü paylaşan insanlar doğanın bir parçası olduklarının bilincindeydiler. Hem birbirlerini, hem de gezegeni paylaştıkları tüm canlıları her an yüreklerinde hissediyorlardı. Ama baskı ve sınır kavramları onlar için bir anlam taşımıyordu. Ancak çok uzun bir araştırma ve okuma programından sonra biraz olsun atalarının bir zamanlar yaşadığı sıkıntıları anlayabildiler.

Bir başka notta "Anayasayı cinsellik ve mahalle baskısı tıkadı" deniyordu. Cinselliğin yalnızca nüfus artışı sağlamak ve çocuk yapmak için yaşanması isteniyor, bunun dışındaki yaklaşımların yanlış olduğu söyleniyordu. Özgürlüklerinin gücüyle yaşadıkları mutluluğu düşününce bunu da anlamaları kolay değildi.

"En az üç çocuk önerisi batıda kabul görse bile artış hızı uzak bölgelerdekine yetişemez. On yıl, yirmi yıl sonra oradaki nüfus ezici bir çoğunluğa ulaşabilir. Geçmişte bugünün güçlü partisine kayan avantaj o bölgede yaşayanların destekleyeceği bir başkasına kayabilir."

Burada ne söylendiğini pek anlamadılar. Seçim, propaganda, oy almak ya da satın almak, yönetimi ele geçirmek için her türlü yolu deneyerek kendi çıkarlarına yatırım yapmak tanıdıkları kavramlar değildi. Fazla üzerinde durmadan geçtiler.

Beynin değişkenliği ve aşkı konu alan not epey ilgilerini çekti. Onlar için geçmişten gelen böyle bir not bulmak, taş devrinden kalmış bir bilgisayar bulmaktan farksızdı. Notta bilim insanlarının cinsel tercih konusundaki çalışmalarından söz ediliyor, bazıları cinsel tercihin doğuştan geldiğini söylese de yıllarca heteroseksüel olan ve hiçbir biseksüel geçmişi olmayan insanların bile homoseksüel aşk yaşayabildiği anlatılıyordu.

Notlardan birinde insanın doğaya verdiği zarardan söz ediliyordu. (2)

Çevreye ve topluma karşı duyarlı olmaya çağıran notlar onları duygulandırıyor, kendilerini borçlu hissediyorlardı. Yaşadıkları güzel dünyayı işte bu tür kişilere borçluydular, kim olduklarını bilmeseler de onları kendi ataları olarak kabul ediyor, seviyor, saygı ve minnet duyuyorlardı.

....

"PKK kendisine Pak Parti denmesini istedi."

Haberin kaynağı olan notta böyle yazıyordu.

Tarih 29 Ekim 2023 olarak atılmıştı ama ayrıntılı bir inceleme yapmadan bunun gerçekten bu zamanda mı, yoksa çok daha önce mi yazıldığını bilebilmek olanaksızdı.

Amed adı verilen bir yerde yapılan açıklamadan söz ediliyordu.

Yazıda geçmişte karşılıklı yanlışlar yapıldığı, ancak dönemin başbakanının önerilerini dikkate alan yoksul bölge insanlarının üstün doğurganlığının önce bölgede, sonra da genelde diğerlerini azınlık durumuna getirdiği belirtiliyordu. Bundan sonra yeni bir sayfa açılacağı, partinin eski kısaltmasının hem kötü çağrışımlar yapan söyleniş biçimi, hem de geçmişte yaşanan üzücü olayları anımsatması nedeniyle artık kullanılmayacağı söyleniyordu.

"Partilerin Kardeşlik Kuruluşu olarak açıldığımızda kısaltmamızın PKK olacağını hiç düşünmemiştik. Geçen yıllarda kısaltmamız adımızdan çok yıprandı. Sorunları geride bıraktığımız, gerçek kardeşlik, barış ve dayanışmanın ışıklarını gördüğümüz bu koşullarda yaptığımız değişiklikle "Partiler Arası Kardeşlik" oluşumunun yaşama geçmesinin mutluluğunu yaşıyoruz."

....

Gördükleri haberle ilgili gerçeği araştıranların buldukları son not bu oldu. Geçmişle ilgili yeni izler taşıyarak günlük yaşamlarına döndüler.



1. Burcu Cebesoy, Sinemada Sansür, http://www.sanatlog.com/etiket/sansur-sistemi-ve-anayasa/
2. Mehmet Arat, Doğanın En Büyük Yanlışı: İnsan, http://blog.milliyet.com.tr/doga-nin-en-buyuk-yanlisi--insan/Blog/?BlogNo=352989