cinsellik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cinsellik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2019 Cuma

Görmeme Biçimleri


Görmek büyük bir mutluluktur. Işık yoksa yalnızca karanlık vardır. Doğanın ve insanın tüm güzel ayrıntıları silinir. Ölüm gibi bir sessizlik kalır. Bu acıyı yaşamayanlar gözlerinin değerini hiçbir zaman anlayamazlar. Masum insanları, bebekleri bile kör etmeyi göze alarak dört bir yanı biber gazına boğabilirler.

İyi ve doğru görebilmek için sağlam gözler gerekir. Ama yetmez. Gözler görmeyi istemeden, dönüp bakmadan, anlamaya çalışmadan, gerçeğe saygı duymadan işe yaramaz. Kendini kandırmanın, çoğu kez de başkalarını yönlendirmek için dünyayı işine geldiği gibi görmenin bir aracı olurlar.

Oysa isteyen yeterince ışık yokken bile dünyayı algılayabilir. Gerçeklere saygı duyar. Gösterilmeyeni anlamaya çalışır. Devlet denilen yapıda yer alanlarsa ancak kendilerine göre olması gerekeni görebilir. Diğer renklere gözleri kapalıdır. Bu konuda geçerli olabilecek Murphy yasaları (1, 2) yaşananların arkasındaki sert ve gizli yapıyla ilgili ipuçları verebilir.

Devlet yönetimi için temel Murphy yasası "Verilen bir yetkinin iyi kullanılması ancak gücün sıfırlanmasıyla olanaklıdır" şeklinde dile getirilebilir. Güç arttıkça denetim ve hesap verme yükümlülüğü azalır, başkalarının adına iş yapanlar yalnızca kendi çıkarlarını korur. Doğruluk, dürüstlük, hak, özgürlük, fırsat eşitliği gibi kavramlar bu katı yapıdan uzaklaştırılır. Böylece aşağıdaki kurallar geçerli olabilir.

- Bir kişinin devlette herhangi bir konuma yükselme olasılığı, o göreve uygunluğu ve yeterliliği arttıkça azalır.

- Bir devlet görevlisinin başarısı devlete katkılarıyla ölçülür, çoğunluğun değerlendirmesi seçim dönemleri dışında önemli değildir.

- Bir devlet görevlisinin doğru karar verme olasılığı yetkisi arttıkça düşer. Resmi bir açıklama çoğunluğun gerçek isteklerine uygunsa bunu yetkili olmayan kişiler yapmıştır ve uygulama değeri yoktur.

- Devlette gücü artan bir politikacının daha önce verdiği sözler doğrultusunda topluma yararlı işler yaparak insana değer vermesi, bırakılan bir taşın düşecek yerde bulutlara uçmasıyla aynı derecede olanaklıdır.

Politika, görme ve gösterme biçimlerinden çok yararlanır. Bir anlamda Unutma Biçimleri'nin bilimi olduğu, ya da unutturma üzerine kurulduğu söylenebilir. Görselliğin algıyı şaşırtma ve yönlendirme, belleği biçimlendirme etkilerinden fazlasıyla yararlanır.

Gezi Parkı yasaları bu temel önermelere dayanabilir. "Yöneticilerin sertliği, tepki göstermek için birleşenlerin barışçılığıyla orantılıdır" gibi. (2)

Devlete katkı, istenenleri sorgulamadan uygulamak olarak anlaşıldığında yapılan yanlışların görülmesi zorlaşır. Hukuku savunanlar uzak tutulur. Geçersiz gerekçelerle dışlanır. Yargının düşürüldüğü duruma dayanamayan Didem Yaylalı gibi genç hukukçular "Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim. Bu da size dert olsun" diyerek yaşama veda edebilir. (3)

Ne demokratik haklarını kullanırken ölenler, ne hakları hiçe sayılarak dışlanıp etkisizleştirilenler görülür. Evlerinde zorlukla tutulan bir çoğunluk varken, doğanın bağrına hançer gibi saplansa da büyük zenginlikler getirecek çılgın projeler başlatılırken, çıkan birkaç aykırı sesin ne önemi olabilir ki?

Körleşen gözler kendinden olmayanı görmez, kendi dar görüşüne girmeyen acıları hissedemez.

....


İster söz, ister ses, ister görüntüye yaslansın, sanatın tüm dalları bir biçimde gerçekliği yansıtıyor. Daha doğrusu onun seçilmiş bir bölümünü, üstelik de dönüştürerek, değiştirerek, hatta çarpıtarak sunuyor. Bir açıdan bakınca yöneldiği gerçeği anlıyor, yorumluyor, açıklıyor, anlatıyor. Bir başka yorumla da anlamıyor, ya da bilerek anlamamış gibi yapıyor, çarpıtıyor, karmaşıklaştırıyor, anlaşılamaz bir duruma getiriyor. Bu anlamda "Görme Biçimleri" kendi içinde "Görmeme Biçimleri" taşıyor. Bir yanı gösterirken her yanı sise boğuyor, gerçeği onu anladığını sanan gözlerden saklıyor, üstelik de büyük bir neşeyle tadını çıkararak. Gözümüzle gördüğümüze daha kolay inanma eğiliminde olduğumuz için görsel sanatlarda bu etkinin önemi artıyor. Egemen düşüncelerin peşine takılmış kalabalık izler her yanı kaplıyor. Toplumsal çatışmalarla aşınıp yıpranan dış dünyayı anlamak, yorumlamak zorlaşıyor. Arayışlar içe dönüyor.

....

John Berger'in 'Görme Biçimleri' (4) yedi denemeden oluşuyor. Berger giriş notunda kitabı, aynı adla televizyonda yapılan dizi konuşmalarda geçen bazı görüşlerden yola çıkarak beş kişi hazırladıklarını söylüyor. Denemelerin istenen sırayla okunabileceğini, dördünde hem sözcüklerin hem imgelerin, üçünde yalnız imgelerin kullanıldığını belirtiyor. Yazılı olanlar gibi yalnız resimlerden oluşan ve kadınlara bakma biçimlerini ve yağlıboya resim geleneğinin çeşitli çelişik yanlarını inceleyen bu denemeler de okurun kafasında soru uyandırma amacıyla hazırlanmış.

Kitabın ilk bölümü sözcükler ve nesneler arasındaki uçurumla başlıyor.

"Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir."

"Ne var ki başka bir anlamda da görme sözcüklerden önce gelmiştir. Bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek bulunuruz. Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez. Her akşam güneşin batışını görürüz."

"Dünyanın güneşe arkasını dönmekte olduğunu biliriz. Ne var ki bu bilgi, bu açıklama gördüklerimize uymaz hiçbir zaman. Gerçeküstücü ressam Magritte 'Düşlerin Anahtarı' adlı resminde sözcüklerle nesneler arasında her zaman var olan bu uçurumu yorumlamıştır."

Yalnızca bu giriş ve kapakta da yer alan resim bile gerçek ve yalan, görünen ve saklı olan, açıklanan ve çarpıtılan, tanımlanan ve belirsizleştirilen gibi tartışmalarla ilgili ipuçları veriyor. Sözcüklerle anlatılan arasındaki ilişkiyi, yazıyla resim arasındakine benzetebiliriz. Sözcükler somut ya da soyut bir resim yapar. Bu resim tek değildir. Sözcükleri seçenin tasarladığı resim dinleyenlerin gözlerinde belirenden farklı olabilir. At resminin altında kapı yazısını görünce yanlış buluruz. Oysa bunun nedenini açıklamak kolay değildir. Bir başka dilde, ya da görünenin ötesinde verilecek anlamıyla at bilinmeyen boyutlara açılan bir kapı olabilir. Nesnelerden kavramlara geçtiğimizde iş karmaşıklaşır. Aynı resmin altına "özgürlük" yazdığımızda bu kez özgürlük kavramı at imgesiyle gelen çağrışımlarla birleşir, yeni ve değişken anlamlar kazanır. Günlük tartışmalarda kullanılan pek çok resim sözcüklerle eşleşir. Aynı konuda hangi resmin kullanılacağı ve aynı anlamdaki hangi sözcüğün seçileceği mesajın niteliğini belirleyebilir.

Görme konuşmadan önce olabilir ama düşünce de ancak sözcüklerden sonra anlamını bulabilmiştir. Gösterileni derinlemesine anlamak için arkasında saklı olanları görebilmek gerekir. Basit kavramlar ve yalanlar görsellikle bir ölçüde gösterilebilir. Karmaşık çarpıtmaları anlamak ve anlatmak aynı ölçüde kolay değildir.

....

Rıza Türmen bireysel yaşamın denetim altına alınmak istenmesiyle ilgili yazısında, otoriter ve totaliter yönetimleri ayıran en önemli ölçütün bireysel yaşamlar üzerinde iktidarın denetimi olduğunu söylüyor. Tutucu bir ahlak anlayışının topluma kabul ettirilmeye çalışıldığını, bu anlayışa uygun davranılmasını sağlamak için kadın bedeninin kontrolünü amaçlayan bir denetim mekanizması kurulduğunu söylüyor.

Ahlak adına alındığı söylenen önlemlerin gerçekten etik bir anlayışa dayandığını kabul etmek kolay değil. Kuşkusuz kadın bedeni ve cinsellikle ilgili, toplumsal yapıdan ve pazar ekonomisinden beslenen sorunlar var. Ama öğrenci evleriyle ilgili girişimler daha çok gençlerin özgürlük alanlarını biraz daha daraltmayı, sürekli gözetlendiklerini hissettirmeyi ve sessizleştirmeyi amaçlıyor. Günümüz ahlak anlayışı erkek cinselliğinin kışkırtılmasına, kadın cinselliğininse bastırılmasına dayanıyor. Erkekler için açık büfe cinsellik (6) hoş görülebiliyor. Kadınlarsa asılsız kuşkularla ahlaksızlıkla suçlanıp cezalandırılabiliyorlar. (7)

....

Cinsellikle ilgili sorunların büyüklüğü, kadını konu alan sanat yapıtlarına estetik değerlerle bakılabilmesini zorlaştırıyor. Öte yandan kadın cinayetleri, kadın bedeninin erkeğin cinsel gereksinmelerini karşılamak için pazara sürülen bir ürün olması gündem yaratmazken kız ve erkek öğrencilerin aynı evde kalmasının önlenmesi birdenbire yeni muhafazakar demokrat yapının öncelikli görevlerinden biri oluyor. (8)

Görsel malzemelerin arasında oldukça yaygın olan kadın bedeni görüntüleri pek de estetik kaygılarla kullanılmıyor. Cinsellik ve hazla ilgili duyguların erkek bakış açısından yansıtıldığı söylenebilir.

Haz ve estetik birlikte düşünülebilir mi? Berger'e göre görüntüde dokunma isteği uyandıracak bir doku varsa bu görsellik sanat değildir. Öte yandan yaşamın önemli dürtülerinden birinin haz olduğu düşünülünce, sanatta bunun da estetik bir yansımasının olması beklenmez mi? Kadının bedeninde yeni bir canın ortaya çıkmasından ve bir bebeği dünyaya getirmekten duyduğu mutluluk gibi, bu sürecin önemli bir parçası olan cinsellik de saygıyı hak etmiyor mu? Doğadan gelen içgüdülerin, cinselliğin, farklı yaşam deneyimlerinin toplumsal kurallarla değerlendirilmesi, yasalarla kontrol edilmesi ne ölçüde doğru olabilir? Kadınların ve erkeklerin ilişkilerinin kontrolünün katılaştırılmasının, pazarlanan kadın cinselliğinin piyasa değerinin yükselmesi ve her iki cinsin sorunlarının artması dışında bir etkisi olur mu?

Toplum kaynaklı cinsel sorunların büyüklüğü cinselliğin estetiğine ulaşmanın kolay olmadığını gösteriyor. Estetik düzeyi korumak için dokunma isteğinden uzak durmak bu koşullarda daha doğru olabilir. Öte yandan estetik güzelliği gözle ve kulakla algılamakla dokunarak, tadarak ve koklayarak algılamak, onu yaşamak arasında sanıldığı kadar büyük bir fark olmayabilir. Bugün 'seni uzaktan sevmek ne güzel' diyen sanat, yarın cinsel sorunlar geride kaldığında 'sana dokunmak, seninle tek bir bedene dönüşmek' kavramlarında estetik bir boyut yakalayabilir. Ama cinselliğin pazarlanmasının dışında kalmak için şimdilik dikkatli olması da gerekebilir.

....

John Berger imgeyi yeniden yaratılmış ya da yeniden üretilmiş görünüm olarak tanımlıyor. Bu anlamıyla tüm imgelerin insan yapısı olduğunu söylüyor. "İmge ilk kez ortaya çıktığı yerden ve zamandan -birkaç dakika ya da birkaç yüzyıl için- kopmuş ve saklanmış bir görünüm ya da görünümler düzenidir. Her imgede bir görme biçimi yatar" diyor. Bunun sanıldığı gibi mekanik kayıtlar olmayan fotoğraflarda bile geçerli olduğunu, fotoğrafçının sınırsız görünüm olanakları arasından o görünümü seçtiğini ekliyor. Eskiden kalan kutsal kalıt ya da metinlerin hiçbirinin o zamanlarda yaşayan insanların dünyasının, imgeler ölçüsünde doğrudan kanıtları olmadığı savını getirerek "imgeler, edebiyattan daha kesin, daha zengindir" diyor. İnsanların sanat yapıtındaki imgeye bakışının edindikleri varsayımlar dizisinin etkisinde kaldığını söylüyor. Sanata ve tarihe bakıştaki engellemelerden, geçmişin bulandırılmasından örnekler veriyor. Yönetmen Dziga Vertov'un 1923'teki bir yazısından alıntı yapıyor. "Bir gözüm ben. Mekanik bir göz. Ben, makina size ancak benim görebileceğim bir dünyayı açıyorum. Kendimi bugün de, bundan sonra da insana özgü o hareketsizlikten kurtarıyorum. Hiç durmadan hareket ediyorum. Nesnelere yaklaşıp onlardan uzaklaşıyorum. Süzülüp altına giriyorum onların. Koşan bir atın ağzı boyunca koşuyorum. Düşen, yükselen nesnelerle birlikte düşüp kalkıyorum ben de. Karmakarışık hareketler, en karmaşık bireşimler içinde hareketleri sırayla kaydederek dönen benim: Makina." Her yeri gören, zamanı hızlandırıp yavaşlatan, gerçeği çarpıtan, yanlışları doğrultan, özel etkilerle olmayanın gerçekliğini yaratan teknolojilerin henüz olmadığı bir dönemde sinemasal anlatımla gelen gücü yorumlayarak sürdürüyor: "Zaman ve yer sınırlamalarından kurtulmuşum; evrenin her bir noktasını, bütün noktalarını, nerede olmalarını istiyorsam ona göre düzenliyorum. Benim yolum, dünyanın yepyeni bir biçimde algılanmasına giden yoldur. Böylece size hiç bilinmeyen bir dünyayı açıyorum."

Berger, fotoğraf makinasının insanın görüşünü değiştirdiğini, görünen nesnelerin başka bir anlama gelmeye başladığını, bunların resme de yansıdığını söylüyor. "Her resimin biricikliği bir zamanlar bulunduğu yerin biricik olmasından kaynaklanıyordu. Resim bir yerden başka bir yere taşınabilirdi. Ama hiçbir zaman aynı anda iki yerde birden görünemezdi. Fotoğraf makinası, resmin fotoğrafını çekerek resmin imgesinin taşıdığı biricikliği ortadan kaldırmış oldu. Bunun sonucunda resmin anlamı değişti. Daha kesin söylersek resmin anlamı çoğaldı, birçok anlama bölündü" açıklamasını getiriyor. Televizyonda görünerek her seyircinin evine giren ve milyonlarca evin her birinde değişik bir bağlamda algılanan resmin kendi anlamını onların anlamına kattığını söylüyor. "İmge artık biricik, eşsiz olmasa bile sanat nesnesi denen o şey, gizemlilik katılarak biricik ve eşsiz kılınmalıdır" saptamasını yapıyor. Sanata duyulan ilgiyle mutlu azınlığın gördüğü eğitim arasındaki ilişkiyi bir tabloyla gösteriyor. Bir resim imgeleri film makinasıyla canlandırıldığında, resme bir söz eklendiğinde yaşanan değişimleri anlatıyor. Ama özgün resimlerin bilginin hiçbir zaman olamayacağı ölçüde sessiz ve dingin olduğunu söylüyor.

"Geçmişin sanatı, eskiden olduğu gibi değildir artık bugün. Yetkesini yitirmiştir. Onun yerine bir imgeler dili oluşmuştur. Şimdi önemli olan bu dili kimin, ne amaçla kullandığıdır." Bu yorumla değerlendirmesini özetliyor. Walter Benjamin'in kırk yıl önce yazdığı "Mekanik Yeniden Yaratma Çağında Sanat Yapıtı" adlı denemesinden söz ediyor. Berger'in kitabının tarihi 1972. Bir kırk yıl daha geçmiş. Daha fazlası da. Sanat yapıtlarının üretilme ve tüketilme biçimlerinin bilgi çağıyla yeni bir değişim sürecine girdiğine kuşku yok.

Artık irdelenmeye başlasalar da henüz bir çözüme ulaşmamış uygulama ve törelere göre kadının toplumdaki yerinin erkeğinkinden çok başka olduğunu söylüyor. "Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Bu durum yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler" diyor. İlk çıplaklar olarak Adem ve Havva'nın öyküsüne yer vererek kadının suçlanışını ve erkeğe boyun eğmekle cezalandırılmasını anlatıyor. Ortaçağ resim geleneğinden başlayarak bu öykünün işlenişini, kadının ve çıplaklığın sanattaki gelişimini irdeliyor. İdeal izleyicinin her zaman erkek olarak kabul edildiğini, kadın imgesinin onun gururunu okşamak için düzenlendiğini belirtiyor. Örneklerle Avrupa yağlıboya resmini gözden geçiriyor. Bu türün kendine özgü nitelikleri nedeniyle görülenin resme geçirilişinde özel bir töreler dizgesi oluştuğunu, bunların toplamının yağlıboya resmin yarattığı görme biçimi olduğunu söylüyor. Bu resmi dünyaya açılan çerçeveli bir pencereden çok duvara gömülmüş bir kutuya, görüntülerin içinde saklandığı bir kasaya benzetiyor.

Son bölümde "Yaşadığımız kentlerde hepimiz her gün yüzlerce reklam imgesi görürüz" diyerek tarihte başka hiç bir toplumun böylesine kalabalık bir imgeler yığını, böylesine bir mesaj yağmuru görmediğini ekliyor. Reklamı tüketici toplumun yarattığı kültür olarak tanımlıyor. Yağlıboya resimle reklam arasında dokunulabilirlik (imgelerdeki gerçek nesneyi ele geçirebilme duygusu) açısından benzerlik olsa da reklamın işlevinin çok başka olduğunu söylüyor. Yağlıboya resmin sahibinin zaten içinde bulunduğu durumda onun kendi gözündeki kendi imgesini güçlendirdiğini, reklamınsa izleyiciyi içinde bulunduğu yaşamdan hoşnut olmadığı duygusuna kapılmaya zorlayarak eksikliğini gidermek için sunulan nesneyi almaya yönlendirdiğini belirtiyor. "Reklamın korkunç bir etkileme gücü vardır, reklam aynı zamanda çok önemli bir siyasal olgudur" saptamasını yapıyor.

....

Bakmasını bilince neler görülebileceğine, bunların sözcüklere ve imgelere nasıl yansıyabileceğine bir örnek olarak John Berger'in “O Ana Adanmış” adlı kitabındaki "John Berger – Boğaz’da" yazısı okunabilir.

....

Görme biçimlerini tanımak, öğrenmek, yaşamı ve sanatı yorumlarken kullanabilmek kolay değil. Görmeme biçimleriyse geleneksel eğitim sisteminin önemli ve yeni politikalarla gittikçe etkinleşen bir parçası olarak herkesçe bilinip uygulanıyor. Bakmasını ve görmesini bilenlereyse mutsuzluk kalıyor, bir de güzel günlerin geleceğine ilişkin tükenmeyen bir umut.


1. Mehmet Arat, Bir Cahilin Sosyoekonomik Notları: Sosyal Bilimler İçin Murphy Yasaları, http://paylasim.lalabey.com.tr/yazihane/yazarhane/817-mehmet-arat-kaleminden-bir-cahilin-sosyoekonomik-notlari.html


3. Faruk Özsu, Cübbeniz sizin olsun artık!, http://www.radikal.com.tr/radikal2/cubbeniz_sizin_olsun_artik-1147438


5. Rıza Türmen, Gözetleme Kulesi ve Türkiye, http://www.radikal.com.tr/radikal2/gozetleme_kulesi_ve_turkiye-1161009


7. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, 2013 Ocak-Şubat-Mart kadın cinayeti gerçekleri, http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/332/2013-ocak-subat-mart-kadin-cinayeti-gercekleri

8. Umay Aktaş Salman, Mesele kızlı erkekli öğrenci evi değil, http://www.radikal.com.tr/turkiye/mesele_kizli_erkekli_ogrenci_evi_degil-1160406

9. John Berger, John Berger – Boğaz’da, http://www.sanatlog.com/sanat/john-berger-bogazda/

16 Şubat 2019 Cumartesi

Coca Cola İçen Terminatör


Terminatör (1) filmlerinde bu insansı makinelerden herhangi biri hiç Coca Cola içmiş miydi?

Filmin yazarları olarak yönetmen James Cameron'la birlikte Gale Anne Hurd ve ek diyaloglarda William Wisher Jr. adları geçiyor. Yenilmez bir robot suikastçı, kendi halinde yaşayan ama gelecek için tarihsel bir önem taşıyan garson bir kız, büyüdüğünde insanlığın makinelere karşı savaşına önderlik edecek doğmamış bir çocuk. Bunlar belirli kalıplara yaslanarak izleyiciyi etkilemek için bir araya getirilmiş ayrıntılar olarak değerlendirilebilir ama yine de insana seslenen bazı nitelikleri olduğuna kuşku yok. Amaçları ve düşünceleri yönlendirme çabalarıysa araştırılması gereken önemli konular. Bana gelince, korunmasız çocukluk dönemlerimde Süpermen gibi kahramanları dünyama kabul etmiş birisi olarak en azından bazı klişelerin üzerimde epey etkili olabildiğini itiraf etmeliyim.

Filmde böyle bir sahne var mıydı bilmiyorum, ama eğer gerçekten içtiyse rastlantı değildir kuşkusuz. Klişe bir espri bu içeceğin gücüne güç katmak için küçük bir araç olabilir. Aralara yerleştirilecek küçük ayrıntılar belleklere kazınarak davranışları etkilemeyi yıllarca sürdürebilir.

Arnold Schwarzenegger ile simgeleşen bu karakter tipinin filmlerinin gişe başarısı kuşkusuz bir rastlantıya dayanmıyordu. Yenilmez güç değişmez sistemin güvencesi olduğu için her zaman başvurulan bir simgedir.

Hakan Bilge soruyor: "Peki, neden A Clockwork Orange gibi filmler tehlikeli bulunuyor da Terminatör gibi metrekareye üç cesedin düştüğü filmler tehlikeli bulunmuyor? Hıh… Cevabı net değil mi? İktidarlar, hükümetler, ideolojiler veya sosyal sistemler kendilerine dönük tehlike arz eden filmleri eleştirirler, sansürlerler, olmadı yasaklarlar. Ama Terminatör gibi etliye sütlüye dokunmayan filmleri de uluslararası bir fenomen haline getirirler. Olup-biten aşağı yukarı budur. “A Clockwork Orange 2: Alex’in Yükselişi” veya “A Clockwork Orange 3: İngiltere Cadı Kazanı” gibi devam filmleri neden çekilmiyor zannediyorsunuz!…" (2)

Kuşkusuz benzer biçimde televizyonlarda çocukları korumak adına cinsellik katı sınırlarla yasaklanırken kanın, vahşetin ve öldürmenin nasıl bu denli rahat yayınlanabildiği sorulabilir.

Yenilmez robot savaşçılar ezilenler savaşmayı reddettiğinde yönetenlerin savaşacak kitleleri nereden bulacağını soran Brecht'in sorusuna acımasız bir yanıt veriyor. Günümüz egemenleri gerçekten geleceğin askeri, insansız hava ve kara araçları gibi teknolojilere yöneliyorlar. Bunda savaşın getirdiği acıların gittikçe daha fazla tepkiye yol açmasının, özellikle gelişmiş ülkelerde gerçek insanları ölüme göndermenin zorlaşmasının payı büyük. Bitmek bilmeyen güç ve egemenlik savaşı, kontrollu bir baskının sürdürülmesini dünyayı yönetebilmek için zorunlu kılıyor. İnsanlık ve felsefe gibi kavramlar bu genel resmin içinde cephede okunan bir şiire benziyor. Politika ve ideolojiler ekonomik çıkarları korumak adına en az silahlar kadar öldürücü olabiliyor. Sanat ve psikoloji tartışmaları sanki başka bir dünyada yapılıyor. Gerçeğin pek uzağında kalıyorlar.

Coca Cola terminatörden güçsüz görünmüyor. Büyük sanayi ve finans devleri kriz fırtınalarında yaprak gibi sallanır, bazıları dökülüp kururken o canlılığını koruyor.

Nasıl?

Basitmiş.

"Şaşırt, konuştur, yayılsın!" (3)

Marka ve pazarlama konularında yazan Fatoş Karahasan'ın Coca-Cola Şirketi Entegre Pazarlama İletişimi Kıdemli Başkan Yardımcısı Wendy Clark'tan aktardıklarını okuyunca nedense aklıma bir soru takıldı. İnsanlığın sonu bile gelse gazlı içecek fabrikaları robotlar için üretim yapmayı sürdürür mü? Coca Cola terminatörden bile güçlü mü?

İstanbul'a gelen Clark'ın üç sözcükle özetlediği formül bize ne anlatıyor? Yeni iletişim olanaklarından yararlanarak yapılan "Daha iyi bir dünyaya inanmak için tam #bimilyonnedenvar!" gibi kampanyalar izleyicileri mutluluk üzerine düşünmeye davet ediyormuş. Hedefleri gençler olduğu için öncelikleri müzik ve spormuş. Clark şirketiyle gurur duyuyormuş. Geçmişte dünyanın en fazla su kullanan üreticilerinden biriyken 2020'de bunu tümüyle nötr hale getirmeyi hedefliyorlarmış. Dünya Doğal Yaşam Federasyonu (WWF) ile işbirliği yapıyorlar, karbon salınımı konusunda Greenpeace ile çalışıyorlarmış. 2020'ye dek beş milyon kadın girişimciye yer vereceklermiş." Amerikan karşıtı tavırlar bile markalarını çok etkilemiyormuş. Amerika'ya tepkilerin yüksek olduğu dönemlerde bile marka skorlarının yükseldiğini gözlemişler. Küresel ölçekte oldukları halde yerel kültürlere de yakın olmayı ve davranmayı istiyorlarmış. Çok yerel olup küresel davranmaktan vazgeçince marka özlerinden, çok küresel davranınca da yerel kültürlerden uzaklaşıyorlarmış, bu yüzden dengeyi doğru ayarlamaya çalışıyorlarmış.

Wendy Clark'ı bu söyleşiyle tanıtan Fatoş Karahasan Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Reklamcılık Bölümü’nde Öğretim Üyesiymiş. Bütünleşik Pazarlama İletişimi, Dijital Pazarlama, İletişim Becerileri, Reklamda Güncel Konular başlıklı dersler veriyormuş. Milliyet gazetesinde “Markalar-Trendler” köşesinin, Capital dergisinde “Pazarlama” bölümünün yazarıymış. İş yaşamına 1989'da bir reklam ajansında direktör olarak başlamış. Procter&Gamble, Fiat, Philips, Arçelik, Milliyet, Radikal, Posta, Beko, Toys ‘R Us, Kent, Alarko, HP, British Airways, BAT, İstikbal, TEB gibi markalara hizmet vermiş. 2000-2002 arasında D’Arcy Istanbul üst yöneticiliğini yapmış. Daha sonra kariyerine danışman olarak devam etme kararı alarak gıda, mobilya, ev dekorasyonu, yapı ve inşaat, giyim, medya, finans ve perakende sektörlerinde faaliyet gösteren kuruluşlara marka yönetim projeleri oluşturmuş, eğitim çalışmaları yürütmüş. Pek çok konferansta moderatörlük ve sunuculuk görevi üstlenmiş. Capital ve Ekonomist dergilerinin “Anadolu Markaları” projesi çerçevesinde, Anadolu’daki illerde sunumlar yapmış. Dergi ve gazetelerde makaleleri yayınlanmış. Fransızca’dan “Reklamcılık” ve “Siyası Pazarlama” kitaplarını çevirmiş. “Vasat Reklamdan Nasıl Kurtulunur?” ve “Taşlar Yerinden Oynarken” Dijital Pazarlamanın Kuralları" başlıklı kitapları varmış. (4)

"Birçok kez hayranlıkla fotoğrafını seyrettiğim bu eşsiz manzaranın içinde dolaşmak inanılmaz bir duygu. Bugünlerde kıyamet söylentileriyle gündemde olan Peru’nun her köşesi ayrı bir sahne... Ruhlarında barış olan ve kıskançlık taşımayan bir halk..." (5)

Koka yapraklarının Coca Cola ve anestezi için kullanıldığını yazan Ömer Burhanoğlu böyle bir tanıtım yapmış. Peru'nun Cusco havaalanına inenler önce oksijen tüpü ve koka çayıyla tanışıyorlarmış. Bunların her ikisi de yüksekliğe bağlı rahatsızlıklara iyi geliyormuş. Peru'yu "başkasının patatesinde gözü olmayanların ülkesi" olarak nitelemiş. Ama galiba koka yapraklarında gözü olanların sayısı epey fazla. Bunlar trans alemlerinin de başoyuncusuymuş. Üç yaprak kokayı üfleyip dilek tutmak kutsal bir ritüelmiş.

Ruhlarında barış olan ve kıskançlık taşımayan bir halk. "Bana yetecek kadar patatesim varsa başkasının patatesinde neden gözüm olsun ki?” örneği veren bir rehber. "Servet eşittir patates” söyleminin yarattığı sevimli kavram karmaşası. Metropollerin telaşıyla göstermek ve anlatmak için yaşayan günümüz insanının çaresizliği. Peru’da basitlikle gelen bir mutluluk.

Coca Cola fabrikası Türkiye'de ilk yerli otomobil tesislerinden epey önce açılmıştı. Çok tepki de çekmişti ama inşaatlardaki bol ekmekli öğünlerden lüks iftar sofralarına yoksulların ve zenginlerin umulmayacak bir ortak yanı olarak günümüzde bile dimdik ayakta.

Geleceği kestirmek zor. Ama geçen onca zamana karşın tüketiminin ve marka değerinin bu denli yüksek olması Coca Cola'yı sistem için önemli bir simge yapıyor. Ya da kitlelere önerilen yaşam biçimi için gerekli olduğundan sürekli yükseltiliyor.

Coca Cola sistemin son kalesi mi? Onun, gazla şişirilmiş bu şekerli suyun sonu geldiğinde serbest piyasanın, yeni denen dünya düzeninin ve tüm mekanizmalarının da sonu gelmiş mi olacak? Bağımlılık yapan ucuz kolayla ve yalnızca bol enerji veren değersiz besinlerle yaşamlarını sürdürenler bir gün "Uyuşturulmaya ve uyutulmaya hayır" derler mi?

....

"Afişe Çıkmak, 1963-1980: Solun Görsel Serüveni" Yılmaz Aysan’ın bir belgeleme çalışmasına dayanıyor, 60’lar ve 70’lerden esintiler getiriyormuş. (6) O yıllarda Coca Cola da önemli oyunculardan ve simgelerden biriydi. Dönemi düşününce Selçuk Demirel "Devrimle cennet aşağı yukarı aynı anlamdaydı" demiş. (7)

Coca Cola satışlarını sürekli artırdı. Cennete inananlar ona yaklaşma çabalarında ne ölçüde başarılı oldular? Öğrendiler, geliştiler, yeniden doğdular mı?

Ece Temelkuran son yılın büyük bölümünü Tunus'ta geçirip "Düğümlere Üfleyen Kadınlar" romanıyla dönmüş. (8) "Ben bu kitabı yazmadan önceki bir yıl Kuran-ı Kerim çalıştım. Bu kadar kadim bir metne Türkiye edebiyatında niye doğru dürüst atıf yapılmıyor?" diye sormuş. "Keşke erkek olsaydım da beni de kadınlar sevseydi" yorumunu yapmış.

ABD Ankara büyükelçiliğinde intihar eylemiyle güvenlik görevlisi Mustafa Karasu'yla birlikte yaşamını yitiren Ecevit Şanlı, Gülsüm ve Sadık Şanlı’nın yedi çocuğundan biriymiş. Örgüt üyeliğine varan öyküsü ilk gençlik yıllarında köyünü terk etmesiyle başlamış. (9)

Yaşam hep bu kadar zor mu olmak zorunda? Doğanın umutlu güzelliği niçin insana böyle uzak?

....

İnsanın bugünkü düzeninin doğanın en büyük yanlışı (10) olduğunu anlayanların sayısının artmasını iyimser bir umutla, ya da gerçekçi bir karamsarlıkla, ama mutlaka sabırla beklemek gerekiyor. Sanırım temel soru da bu süreçte ne yapılması gerektiği.



1. James Cameron, The Terminator, 1984, http://www.imdb.com/title/tt0088247/

2. Hakan Bilge, Tom & Jerry ve Çizgi Filmlerde Şiddetin Parametreleri, http://www.sanatlog.com/sanat/tom-jerry-ve-cizgi-filmlerde-siddetin-parametreleri/

3. Fatoş Karahasan, Şaşırt, konuştur, yayılsın!, http://www.milliyet.com.tr/-sasirt-konustur-yayilsin-/fatos-karahasan/pazar/yazardetay/09.12.2012/1639105/default.htm

4. Fatoş Karahasan, Kimdir?, http://www.fatoskarahasan.com/kimdir/

5. Ömer Burhanoğlu, Başkasının patatesinde gözü olmayanların ülkesi, http://www.milliyet.com.tr/baskasinin-patatesinde-gozu-olmayanlarin-ulkesi/pazar/haberdetay/09.12.2012/1639085/default.htm

6. Yılmaz Aysan, "Afişe Çıkmak, 1963-1980: Solun Görsel Serüveni", İletişim, 2013

7. Afişe çıkmak bir kızla veya oğlanla çıkmaya benzemez, http://www.milliyet.com.tr/-afise-cikmak-bir-kizla-veya-oglanla-cikmaya-benzemez-/pazar/haberdetay/03.02.2013/1663946/default.htm

8. Asu Maro, Politika da yaparım, kahkaha da atarım, http://cadde.milliyet.com.tr/2013/02/08/YazarDetay/1663920/Politika_da_yaparim__kahkaha_da_atarim

9. Eylemcinin profili, http://gundem.milliyet.com.tr/eylemcinin-profili/gundem/gundemdetay/03.02.2013/1663784/default.htm

10. Mehmet Arat, Doğanın En Büyük Yanlışı: İnsan, http://blog.milliyet.com.tr/doga-nin-en-buyuk-yanlisi--insan/Blog/?BlogNo=352989