sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2019 Cumartesi

Yazı Mühendisliği


Zamanı yönetmek her geçen gün biraz daha zorlaşıyor. Kişisel gelişim uzmanlarının, proje yönetimi eğitimi verenlerin, bilimin ve pratik bilgi birikiminin tüm gücünü değerlendirerek geliştirilmiş bilinen ya da henüz duyulmamış yöntem ve modellerin varlığına karşın, günümüz insanının zaman karşısında kazanma şansı yok. Yeniliyor, eziliyor. Bir işi başardığı anda daha kısa sürede bitirmesi gereken bir başka iş karşısında beliriveriyor.

Sanat da bu genel hız düzeninin dışında değil. Sanata üreterek, sergileyerek ve yayımlayarak, eleştirerek ve tüketerek katkıda bulunanlar da aynı yarışın içinde.

"Yazı Mühendisliği" diye bir kavram var mıdır, bilmiyorum, ama varsa bile ne yazarların, ne de mühendislerin bundan hoşlanacağını sanmıyorum. Toplumsal bilimler ve doğa bilimleri arasındaki farklılıktan kaynaklanan çelişkilerin, birçok alanda etkili olduğu söylenebilir. Bir ara, sosyal bilimlerle doğa yasalarının hiç değilse bilinemezliğe dayananları arasında bir ilişki kurmaya çalışmış, kültürel yapının toplumla ve onun ekonomik temeliyle ilişkisi üzerine birkaç söz etmiştim:

"Doğa bilimlerinde formüller neyse, toplumsal bilimlerde de imgeler odur. Bir ya da birkaç sözcükle kurulan basit görünümlü imgeler bazen toplumların ve tarihin tümünü anlatacak güçte olabilir." (1)

Açıkça söylemem gerekirse, "Yazı Mühendisliği" diyerek bu başlık altında yazmamın nedeni, “güzel bir içerik deposu” olarak tanımlanan Sanatlog için yazmayı planladığım son yazıyı, aylar geçtiği halde bir türlü bitirememiş olmam. Üstelik bu durumun, Hakan Bilge'nin daha sık yazabileceğimi belirttiği bir mesajından sonra olması.

"Yeni yazınız için teşekkür ederim. bu yıldan itibaren dilerseniz daha sık yazı yollayabilirsiniz. yani her ay bir yazı yerine dilediğiniz aralıklarla gönderin, yayımlayalım."

Beni sevindiren bu isteğe olumlu yanıt verememiş, ancak bir hızlı yazı denemesi yapabildiğimi bildirmiştim:

" 'Işıktan Düşen Notlar' başlangıçta izlediğim paylaşımlardan seçerek oluşturmayı düşündüğüm bir blogdu. İnternet'in hızına yetişemeyince beklemeye girdi. Sizin mesaj üzerine 'Kaçan Zaman' diye bir taslak ekledim. Bu bile ummadığım kadar çok zamanımı aldı. Bu haliyle bir yazı olabileceğini düşünürseniz değerlendirebilirsiniz. İlgilenip orada geçen başlıkları geliştirerek yazmak isteyenler çıkarsa çok daha iyi olur kuşkusuz." (2)

Galiba, artık birçok alanda iş yapma ve üretim biçimlerinin eskisinden çok farklı olması ve değişmeyi sürdürmesi gibi, yazma etkinliği de yeni yollar bulmak zorunda. Hız çağında, gerçek silinmeden onu yakalayıp süzmeyi, yeniden yaratmanın ve ışığın yeni biçimleriyle ortak bilinçte yaşayan bir ize dönüştürmeyi, akıl almaz yöntemler geliştirerek geçmiş ve gelecek arasında görkemli bir köprü olmayı öğrenmesi gerekiyor.

....

Zaman olmasa yaşam çok kolay olurdu, çünkü hiç olmazdı. Yaşam değişimdir, zaman değişimi ölçer, değişim olmasa yaşam olmazdı. Ölüm de olmazdı. Sanat, mühürlenmiş zamanlar olmazdı. Tarkovski, peşinden gittikleri ve arkasından gelenler zamanın heykellerini yapamazdı. (3) Yalnızca, yeni bir mucizeye kadar içinde evrenin karanlığa gömülmüş olduğu dev bir kara delik kalırdı. Bazılarının kendilerini, ülkelerini, hatta dünyayı içine gömmek istedikleri karanlık gibi, dev bir kara delik. Sonsuz karanlık. Tüm ışıkları çekip yutan, kendi karanlığına hapseden dev bir kara delik.

Ama zaman var. Yaşam zor ve hızlandıkça zorlaşıyor. Doğanın doğal yarışı, insanın korkunç bencilliğine yenilmiş toplumlardaki eşitsizliğe yeniliyor. Dünyanın geleceği kararıyor, doğanın en büyük yanlışı insanın gücü ve mutsuzluğu artıyor. (4)

Yazı da hızın ve bencilliğin baskısı altında. Yazının bir mühendisliği yapılacaksa, işe zaman yönetimi ve optimizasyon ile başlanması gerekebilir. Daha öncesinde, belirlenmiş olduğunu varsaydığımız amaçlar, ortaklık ve ayrılık noktaları vardır. Örneğin yazarın zihninde bir öykü, anlatacaklarını kabul ederek karşı çıkarak veya yorumsuz dinlemeye hazır okuyucular olabilir. Öykünün serüvenine bir süreç olarak bakacak olursak, yazar tanımladığı ya da tanımlayamadığı bir topluluk için yazar, istediklerini söyleyebilmeyi ve anlattıklarının başkaları için de değerli olmasını ister. Her iki taraf da onaylandıkları zaman mutlu olur, çatıştıklarındaysa farklı derecelerde yıkıma uğrarlar. Yazarın sorunu sesini okuyucusuna ulaştırabilmekse, okuyucunun beklentisi de kendi dünyasına uygun yazarı bulabilmektir. İletişim çağının getirdiği olanaklarla bu sürecin çok kolay ve başarıyla yönetilebiliyor olması beklenir. Ne yazık ki, toplumsal sorunlar nedeniyle her alanda karşılaşılan zorluklar burada da kendisini göstermektedir. Tüm değerlerin ölçülebilir olmasının istendiği, yaşamların başından sonuna dek başkalarıyla karşılaştırılarak sürdüğü koşullarda, yazı ve yayıncılık süreçleri sorgulanmalıdır:

"Karşılaştırmalı yaşamlar sürdüğümüz bugünün dünyasında, hiç değilse sanatın ve edebiyatın çağının ilerisinde kurallarla yönetilmesini sağlayabilir miyiz?" (5)

Yazı dünyasının ürünlerini bütünleşmiş üç grupta değerlendirebiliriz. Yazılanlar, paylaşılanlar ve yayımlananlar. Yöntemler ve ortam değişse de öz ve biçim açısından, günümüzün hızlı iletişim koşullarının geçmişe göre çok da farklı bir sonuç getirmediğini söylemek gerek. En önemli iki değişimden birinin bilgiye ve iyi örneklere daha kolay ulaşılabildiği için yazılanların ortalama niteliğinin yükselmesi, diğerininse paylaşımların yakın çevreyle sınırlı olmayarak daha geniş topluluklara kolayca ulaşabilmesi olduğu söylenebilir. Nitelikli ürünlerin çoğalmasının, okuyucuya ulaşmasının ve genel bir yükselişin ne ölçüde gerçekleşebildiğiyse araştırılması ve izlenmesi gereken bir durumdur.

Kuşkusuz artık çok daha az kağıt kullanılarak çok daha fazla yazılıyor. Günümüzün şanslı şanssızları nasıl telefonlarına saklanmış kameraları ve küçülmüş ya da eski makineleri andıran büyüklükteki özel fotoğraf makineleriyle özresimlerini çekebiliyor, yaşamlarının ve tanık oldukları her anın kaydını tutabiliyorsa; akıllarından geçen her düşünceyi, yaşadıkları ve tanık oldukları her ayrıntıyı da söze dökebiliyor. Görüntüler, sesler ve yazı parçacıkları inanılmaz bir hız, yoğunluk ve yaygınlıkla yayılıyor, ilgili ilgisiz insanlara ulaşıyor.

İnsanlık tarihinde yazının bulunması çok önemli bir aşamanın başlangıcı olmuştu. Matbaanın bulunması, sanayi devrimi, fotoğraf makinesi, sinema, televizyon yeni aşamalar başlatmıştı.

"Sanayi devrimiyle emekte bir yabancılaşma olmuştu. El emeği, göz nuruyla üretip eserine gururla bakan ustalar fabrikadaki makinelerin arasında üretim hattının bir parçasına dönüşmüş, mutsuzlaşmışlardı.

Günümüzde de bilginin yabancılaşmasından söz edilebilir. Düşüncelerin, geçmiş ve güncel tüm kaynaklardan çıkarılan verilerin, süzülmüş ya da henüz işlenmemiş bilgilerin anlık olarak tüm dünyaya dağılıp paylaşıldığı bir ortamda bunların eski değerini taşıması beklenebilir mi?

Bilginin kullanımındaki ve paylaşımındaki değişimleri inceleyenler beşinci aşamada olduğumuzu söylüyorlar. Bunun sonuçlarının henüz toplumsal iş biçimlerine ve yaşamlara yeterince yansımadığını belirtiyorlar." (6, 7)

Bilgiye erişim kolaylaştıkça bilginin kullanımı zorlaşıyor. Önceleri akıldan ve kağıda alınan küçük notlarla kontrol edilebilen verilerle başa çıkmak için, artık kişisel süreç ve zaman yönetimi programlarının önerdiği yöntemler ve bilgi teknolojilerinin gelişmiş araçları bile yetersiz kalıyor.

İşte yazı mühendisliği böyle bir geçmişle aklıma geldi. Biliyorum ne mühendisler, ne yazarlar, ne sosyal bilimciler, ne de doğa bilimcileri hoşlanmayacaklar bu kavramdan. Herkes yaşamın belirsizliklerinin mühendisliğin sonuç odaklı basitleştirilmiş yaklaşımlarına indirgenemeyeceğini söyleyecek.

İnsan, çözebileceği sorunlarla ilgilenir. Zorluklarla karşılaştığında yeni çözüm yolları araştırır ve bulur.

Ses, görüntü ve söz. Yaygın olarak paylaşılabilen üç önemli iletme biçimi. Sanat alanındaki yansımalarına baktığımızda ses için müziği, görüntü için resim, fotoğraf ve sinemayı, yazılı söz için deneme, şiir, öykü ve romanı romanı düşünebiliriz.

Bu alanlara ve ötesine baktığımızda, sanatın ve edebiyatın çağının ilerisinde kurallarla yönetildiğini söyleyebilir miyiz?

....

Zaman yönetimi, optimizasyon ve amaçlar.

Teknik bir bakış açısıyla, çözümlenmesi gereken ilk konuların amaçların belirlenmesi, bunların gerçekleştirilmesi için yapılacak işlemlerin planlanması ve uygulanması için zamanın yönetilmesi ve bu süreçlerin en iyiye doğru gelişebilmesi için optimize edilmesi olduğu söylenebilir.

Eski Mısır piramitlerinin yapılışından beri insan tek başına yapamayacaklarını belirli ilişki biçimlerine girerek ortaklaşa gerçekleştirebilmiştir. Günümüzün gelişmiş iletişim biçimleri de yepyeni ortak iş yapma seçenekleri sunmaktadır.

"Işıktan düşen notlar" artık her yerdedir. (8) Bazıları yalnızca bir kişinin bilgisayarında, telefonunda ve tabletindedir. Bazıları İnternet sayfalarında, sosyal iletişim ağlarında ve bloglardadır. İnanılmaz bir veri yığını hızla büyümektedir. Bunlar bilgi, düşünce ve kuram parçaları da taşımaktadırlar. Bazıları bilgiye ve düşünceye dönüşmekte, kuramlar oluşturmakta, yeni bakış açıları getirmektedirler.

İnternet olanaklarının en iyi kullanımı, ortaklıkların ve ayrılıkların belirlenmesi ve üretken iletişim grupları kurulmasıyla gerçekleşebilir. Birbirini anlayan, konuşabilen, tartışabilen, doğaya ve topluma benzer yorumlar getiren kişilerin söylemlerini geliştirmesini sağlayabilir. Farklı gruplar arasında bilgiye ve düşünceye dayalı yeni bir iletişim dili gelişebilir. Şu an yaygın gibi görünen kutuplaşmaların basitliğine ve öfkelerine dayalı korkunç, insanlık dışı söylemler gerileyebilir. Yeni bir dil, yeni insanlar, yeni umutlar, yeni bir barış, yeni bir gelecek gelişebilir.

Kuşkusuz her yapı, öncelikle kendi tutarlılığını korumayı ve kendisini geliştirmeyi başarmalıdır.

....

Basılı dergiler de, İnternet ortamında yayımlananlar da sürekli olamayabiliyorlar. Sarnıç Öykü'nün yayımına son vermesine üzülmüştüm:

"Galiba yaşamda da başımıza gelen hep bu. Elimizdekinin değerini ancak yitirince anlıyoruz. 1 Temmuz'da Sarnıç Öykünün Facebook sayfasına buruk bir veda mesajı konmuş."

Neslihan Önderoğlu ve Faruk Duman'ın 7 Temmuz 2015'te aktardığım açıklaması konuyu şöyle özetliyordu:

"Ancak, özellikle renkli baskıyla artan maliyetler, dağıtım sorunları, bakanlığın kestiği abonelik vs. gibi bu ülkede her edebiyat dergisinin makûs talihi haline gelen sıkıntılar bizim de belimizi büktü. Bu nedenle artık Sarnıç Öykü’yü yayınlayamayacağız." (9)

29 Haziran 2015'te bir mesaj almıştım:

"Ben YM Dergi'nin (Yalnızlar Mektebi) genel yayın yönetmeniyim. Dergimiz iki ayda bir çıkan bağımsız bir edebiyat/kültür sanat dergisidir. Bugüne kadar tüm zorluklara rağmen 13 sayı çıkardık ve çıkarmaya da devam etmek istiyoruz. Her sayı belirli bir konseptimiz oluyor ve onun üzerinden ilerliyoruz. Sizin de yazılarınızı Sanatlog'ta ara ara okuyordum. 14. sayımızın konusunu seveceğinizi tahmin ettim, bu sayıya bir inceleme yazmanızı çok isterim doğrusu. 14. sayımızın teması: Tarkovski ve Edebiyat ile Sinema bağlantısı. Eylül-Ekim sayısı olacak bu sayımızda sizi de görmek isteriz.

Bir edebiyat, kültür ve sanat dergisinde, üstelikle de Tarkovski özel sayısında yazmak. Sevinerek kabul edip yazıyı Devran Bostancıoğlu'na göndermiştim.

Ama uzun süre ses çıkmadı. Sonra YM Dergi'nin de güçlükler yaşadığını, yayınına son verdiğini duydum. Ardından sevindirici bir gelişme oldu.

"Sevgili YM okurları. Size söz verdiğimiz gibi, Ekim-Kasım-Aralık sayımızı PDF olarak sunuyoruz. İster buradan okuyabilir, isterseniz indirebilirsiniz. Okumanız, paylaşmanız ve eleştirileriniz bizim için çok önemli. Kim bilir, belki de Ocak-Şubat-Mart sayımızı gidip kitabevinden alırsınız." (10)

Bu da gerçekleşti. YM Dergi'nin "Masal" temalı Ocak-Şubat-Mart (15.) sayısı basılı olarak yayımlandı. (11)

Ama ne yazık ki, basılı yayına yeniden son verildi. Devran Bostancıoğlu'nun ardından görevi alan Miraç Ağca veda açıklamasında şöyle dedi:

"Bizim bin bir telefonla ulaştırmaya çalıştığımız yerlere, parası olan dergiler dağıtımcılar vasıtasıyla el bebek gül bebek dağıtıldı, ödemeleri şıp diye yapıldı ama bizim 10 sayı gönderdiğimiz ama parasını alamadığımız birçok yer vardı. Lafı daha fazla uzatmanın ve gereksiz tartışmalara mahal vermenin bir anlamı yok. YMdergi geldiği gibi sessizce aranızdan ayrılıyor." (12)

Ocak 2016'daysa, Edebiyatist'in ilk sayısı yayımlandı. Derginin çıkmasına çok az zaman kala yaptıkları son toplantıda Fatih Ayan, İrem Yerlikaya, Neslihan Karaalioğlu Alpagut, Nurdane Öz, Safiye Elber, Selma Hangül ve Süleyman Yakutlu Biz Kimiz?” diye sormuşlar. Sonra "biz hepimiz bu derginin bambaşka renkleriyiz" diye yanıtlamışlar. "Bu renkleri soldurmamak adına da herkesin kendi rengini, istediği biçimde kelimelere dökmesi kararını aldık. İşte Manifestomuz böyle oluştu" demişler.

YM Dergi ve Edebiyatist. Kapanan ve yeni başlayan dergiler. Kapanan dergiler yeni başlayanlara güç verebilir mi? Yeni başlayanlar önceki birikimlerden yararlanabilir mi? Güçler birleştirilebilir, farklılıklar daha iyiyi bulmak için kullanılabilir, düşünceyle söz, sözle yazı, İnternet'teki ışıkla kağıttaki mürekkep arasında akılcı, geliştirici bir denge kurulabilir mi?

Farklılıklar yeni dergiler mi çıkarmalıdır, eskilere destek mi vermelidir?

"Kağıt kalıcıdır" diye basılı yayının güçlükleri mi göğüslenmelidir, "Işık hızlı, sonsuz ve güçlüdür" diyerek İnternet dergiciliği mi öne çıkarılmalıdır?

Yoksa öncelikle İnternet'te ya da basılı, belirli ilkelere ve ölçütlere uyan tüm yayın ve dergilerin ortak bir akılla yönetilmesini sağlamak mı gerekmektedir? Ya da "basılı anakapı (portal)" gibi bir tür düşünülebilir mi? Basılı ya da elektronik dergilere ulaşmanın yollarını gösteren ve özlerinin başlıklarını bir ölçüde yansıtabilen ortak bir yayın.

Basılı gazetelerin bile azaldığı koşullarda, henüz yayımını sürdüren kitap ekleri ve dergilerin yeni ilişkiler kurması umulabilir mi?

Hiç değilse sanatın farklı yönetilmesini sağlayabilir miyiz?

....

İnternet'te yazılıp sonsuz görünen bir sessizlikte bekleyen güzellikleri görünce can madenciliğinden (13) söz etmiştim.

Galiba yalnız İnternet ortamındakilere değil, basılı kitaplara bile ulaşmak bir süre sonra ancak bu tür zorlu bir arayışla gerçekleşebilecek. Sonsuz kitap denizinde iyi bir kitabı bulmak için "Kitap Madenciliği" yapmak gerekecek.

"Kitap Madenciliği" yakıştırması, Radikal Kitap'ın kitap fuarıyla ilgili kabarık sayısına bakarken aklıma gelmişti. Geçen yılki sayıyla bu yılki arasındaki farklara bakarak öznel değerlendirmeler yapılabileceğini düşünmüştüm.

Eski dergiler, kitap ekleri, yeni dergiler, İnternet'te sürekli büyüyen içerik, ilgilenilen alanlardaki gelişmelerin bile izlenmesinin zorlaşması. Bu koşullarda yaşamanın ve okumanın dengesi nasıl kurulur, bugünün ve geleceğin öyküleri nasıl yazılabilir?

Kuşkusuz ben öykücü filan değilim. Kentlerin dar sokaklarından, köylerin doğada kaybolmuşluğundan çok uzağım. Caddelerin, bulvarların, otoyolların insanıyım.

Bunu Aslı Tohumcu'nun Radikal Kitap'taki bir yazısını okurken düşünmüştüm:

"Birol Tezcan hayatı tarlalarda pamuk seyrelterek, çapa yaparak, pamuk toplayarak ya da fırın işçiliğinde, inşaat ameleliğinde, drenaj işçiliğinde, makina puantörlüğünde geçmiş biri. Ot Dergi’den de tanıdığımız Tezcan’ın yeni hikâyeleri Biyopsinin Dondurma Üzerindeki Etkisi, yazarı bunca içerden yazdığı için de olsa gerek, filanca ya da falanca ilaç gibi kafa yapmıyor ne yazık ki. Bu öykülerin etkisi ve tesiri olsa olsa yürek ağrısı olabilir, başka bir şey değil. Rewhat Arslan’ın hikâyelere eşlik eden çizimleri de bu yürek ağrısının orta yerine saplanıyor; o derece vurucu." (14)

....

Radikal Kitap sürüyor ama Radikal Gazetesi, İnternet yayınına da son verdi.

"Kitapların, dergilerin, insanların, toplumların, yaşamın, dünyanın ve evrenin; daha güzel günlerde sürmesini dilemek ve bunun yollarını arayarak ulaşmaya çalışmak dışında elimizden ne gelir?" (15)

Öykücü olmak için yaşamak mı gerekir, iyi bir öykü atölyesine katılmak mı? (16)

Dergiler gibi, öykü atölyelerinin de sayısı artıyor. 8 Mayıs 2016 günü saat 8:03'te yapılan arama, içlerinde Sarnıç Öykü, Galapera, Nalan Barbarosoğlu, Gümüşlük Akademisi gibi tanıdık adların, partilerin ve belediyelerin de yer aldığı 458.000 sonuç getirdi.

Öykülerin gelişmesi düşünce yazarının aklına düştüğü anda başlayıp son noktayı koyduğu anda biter mi, yoksa yayımlandıktan sonra mı başlar?

Değişik konularda katıldığım toplantıların genelinde gözlediğim bir sorun, tüm seslerin asla duyulamaması, çoğunlukla da yalnızca belirli kişilerin sözlerinin yansıması. Onlar sustuğunda bir sessizlik olması. Gerçek bir katılımın, ortaklaşalığın güçlüğü.

İnternet dünyasında öykü yazmayı planlamamıştım. Yaşamın kendisi gibi, öyküler de bir alan bulduklarında kendiliklerinden gelebiliyorlar. İnternet'teki yeni dostlarım benim için özel bir öykü atölyesinin eğitmenleri oldu. Yalnız değiştiğimi değil, bazı açılardan yeniden doğduğumu hissettim. Henüz tamamlanmamış Selim ile Sima, Dağ Keçisi ve Met ile Meri gibi İnternet doğumlu öykülerim oldu. İnternet'in geleceğin öykülerinin oluşması, değerlendirilmesi ve gelişmesi için bugün bilinmeyen yepyeni olanaklar getirebileceğine inanıyorum.

Yaşamla bağ yalnızca ışıkla kurulamıyor. Yaşama dokunmak, gerçek bağlar kurmak için "Özgürlük Otobüsleri" olabileceğini düşünmüştüm. "Bütün ideolojilerin aydınlık, iyi, güzel insanları" hiç değilse insanı korumak ve ona yardım etmek için bir araya gelebilmeliydiler.
Ne yapacaklarını bilemedikleri, kararsız kaldıkları durumlarda ortak bir akıldan destek alabilmeliydiler. Öykülerin hangisinin kurmaca, hangisinin gerçek olduğunu sorabilmeliydiler.

Sürekli "Kuluçkada Öyküler" olabilir mi? Bir yazarın işi bittiğinde yeni bir süreç başlayıp aynı öykü yeni biçimlerde yaratılıp diğerleriyle konuşabilir mi?

Bir öykü, en iyi koşullarda bile, doğduğu anda yalnızca kuluçkaya bırakılmış bir yumurta mıdır? Onu değerlendirecek, geliştirecek, insanlara ulaşmasını sağlayacak önce yazarı, sonra edebiyata gönül veren dostları, yayıncısı, bu zorlu süreçlerden geçebilirse de, yazdığı ve yaşadığı yıllardaki, hatta çok daha ileri zamanlardaki, kendi çevresindeki, dünyanın herhangi bir yerindeki okuyucuları mıdır?

Yazılan öyküler, yazılar, yapılan ve yapılmayan yorumlar, getirilen öneri ve eleştiriler, İnternet denizinin dalgaları arasında nasıl bir yerdedir?

....

Diller, deliler. Diller ve deliler. Söz akıl mıdır?

Sözcükler gerçekleri mi anlatır, hiç kimsenin düşünmeye, duymaya, söylemeye katlanamadığı yalanları mı?

....

Bu yazıya başlayışım epey öncelere gitse de, bitirdiğim zaman annelerin günü denilen bir ikinci pazar oldu.

Bu yıl 23 Nisan törenleri de tartışma konusu oldu. Son dönemde tartışma ve kavga, üstünlük ve güç kazanma yarışına katılmayan pek az alan kaldı.

Çankaya Belediyesi'nin 1000 Çocuk Korosu'nu (17) duymuş muydunuz?

Bin çocuktan söz edilmesi, bana çeşitliliği ve birleştirici olmanın önemini düşündürdü. "Derin Devlet Nasıl Kurulur", hâlâ bilmiyordum ama bu koro için "Bin Çocuk Bir Özlem" başlığı aklıma geldi.

"Derin devlet nasıl kurulur, bilmiyorum. Ama en iyi devlet önce çocukların, sonra tüm masum insanların ve doğanın tümünün yaşamını her türlü çıkar kaygısının üstünde görerek koruyabilen bir devlettir. Bu mümkün olduğu zaman, insanlar öylesine değişmiş olacaktır ki, derin ya da sığ belki hiçbir devlete gerek kalmayacaktır."

....

Bu yazıya bir de kısa öykü koymalı mıyım?

....

ARI.

"Cebindeki küçük poşetin içinden teli çıkarıp büktü. Diğer cebinden sapanı aldı. Teli yerleştirdi ve bıraktı. Güldü. Hiç sevmediği adamın öfkeli konuşması birden kesilmişti. İşte gönderdiği arı, bir kez daha bir düşmanını sokmuştu. Adamın yüzü acıyla buruşmuş, sendelemişti. Çocuk, uzaklaşmak üzereyken alışılmadık bir telaş gördü. Koruma görevlileri hızla adamı uzaklaştırmaya çalışıyordu. İçlerinden biriyse kanlar içinde yere düşmüştü. Konuşmacının parçalanmış mikrofonunun arkasında duran uzun boylu, sert yüzlü koruma görevlisiydi yerdeki."

....

Öykülerin sesi doğayı, dünyayı ve evreni, insanı, yaşamı, geçmişi ve geleceği anlatır.

Devletlerin görevi dilleri kesmek, gerçeği saklamak mıdır?

Peki yazı mühendisliği olabiliyorsa, sanat bilim ve teknolojileri uzmanlığı da olabilir mi? Olmalı mıdır?


1. Mehmet Arat, Bir Cahilin Sosyoekonomik Notları: Sosyal Bilimler İçin Murphy Yasaları, http://lalabeyoykuleri.blogspot.com.tr/2015/09/bir-cahilin-sosyoekonomik-notlar-sosyal.html
2. Mehmet Arat, Kaçan Zaman (Işıktan Düşemeyen Notlar), http://mehmetarat.blogspot.com.tr/2016/03/kacan-zaman-isktan-dusemeyen-notlar.html
3. Mehmet Arat, Recep İvedik ve Nuri Bilge Ceylan Filmlerinde Tarkovski Etkisi, https://www.facebook.com/mehmetarat2000X/photos/a.1699836773463930/2253663661414569/?type=3&theater, http://www.sanatlog.com/manset/recep-ivedik-ve-nuri-bilge-ceylan-filmlerinde-tarkovski-etkisi/
4. Mehmet Arat, Doğa'nın En Büyük Yanlışı: İnsan, http://blog.milliyet.com.tr/doga-nin-en-buyuk-yanlisi--insan/Blog/?BlogNo=352989
5. Mehmet Arat, Karşılaştırmalı Yaşam Taslakları Yarismak ve Kazanmak, https://www.facebook.com/mehmetarat2000X/photos/a.1699836773463930/2282957985151803/?type=3&theater, http://www.sanatlog.com/manset/karsilastirmali-yasam-taslaklari-yarismak-ve-kazanmak/
7. Mehmet Arat, Bilgisayar İcat Oldu... Google'ın Çaresizliği..., http://lalabeyoykuleri.blogspot.com.tr/2015/09/bilgisayar-icat-oldu-googlen-caresizligi.html
8. Mehmet Arat, Işıktan Düşen Notlar, http://mehmetarat.blogspot.com.tr/
9. Mehmet Arat, Sarnıç Öykü'ye veda mı, yeni bir başlangıç mı?, http://mehmetarat.blogspot.com.tr/2015/07/sarnc-oykuye-veda-m-yeni-bir-baslangc-m.html
10. YM Dergi 14. Sayı (PDF), https://www.facebook.com/mehmetarat2000X/photos/a.477211175726502.1073741828.355649547882666/1236957613085184/?type=3&theater, http://www.yalnizlarmektebi.com/ym-dergi-14-sayi-pdf/
11. YM Dergi Ocak-Şubat-Mart (15.) sayısı çıktı!, http://www.yalnizlarmektebi.com/ym-dergi-satis-noktalari/
12. K. Miraç Ağca (YMdergi Yazı Kurulu adına), Zorunlu Açıklama, http://www.yalnizlarmektebi.com/zorunlu-aciklama/
14. Aslı Tohumcu, Tesiri yürek ağrısı, http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/tesiri-yurek-agrisi-431468
15. Mehmet Arat, Işıktan Düşen Notlar, Radikal'in Vedası, http://mehmetarat.blogspot.com.tr/2016/04/radikalin-vedas.html
16. GALAPERA Yaratıcı Yazarlık ve Öykü Atölyesi kayıtları sürüyor!, http://www.edebiyathaber.net/galapera-yaratici-yazarlik-ve-oyku-atolyesi-kayitlari-suruyor/

29 Mart 2019 Cuma

Görmeme Biçimleri


Görmek büyük bir mutluluktur. Işık yoksa yalnızca karanlık vardır. Doğanın ve insanın tüm güzel ayrıntıları silinir. Ölüm gibi bir sessizlik kalır. Bu acıyı yaşamayanlar gözlerinin değerini hiçbir zaman anlayamazlar. Masum insanları, bebekleri bile kör etmeyi göze alarak dört bir yanı biber gazına boğabilirler.

İyi ve doğru görebilmek için sağlam gözler gerekir. Ama yetmez. Gözler görmeyi istemeden, dönüp bakmadan, anlamaya çalışmadan, gerçeğe saygı duymadan işe yaramaz. Kendini kandırmanın, çoğu kez de başkalarını yönlendirmek için dünyayı işine geldiği gibi görmenin bir aracı olurlar.

Oysa isteyen yeterince ışık yokken bile dünyayı algılayabilir. Gerçeklere saygı duyar. Gösterilmeyeni anlamaya çalışır. Devlet denilen yapıda yer alanlarsa ancak kendilerine göre olması gerekeni görebilir. Diğer renklere gözleri kapalıdır. Bu konuda geçerli olabilecek Murphy yasaları (1, 2) yaşananların arkasındaki sert ve gizli yapıyla ilgili ipuçları verebilir.

Devlet yönetimi için temel Murphy yasası "Verilen bir yetkinin iyi kullanılması ancak gücün sıfırlanmasıyla olanaklıdır" şeklinde dile getirilebilir. Güç arttıkça denetim ve hesap verme yükümlülüğü azalır, başkalarının adına iş yapanlar yalnızca kendi çıkarlarını korur. Doğruluk, dürüstlük, hak, özgürlük, fırsat eşitliği gibi kavramlar bu katı yapıdan uzaklaştırılır. Böylece aşağıdaki kurallar geçerli olabilir.

- Bir kişinin devlette herhangi bir konuma yükselme olasılığı, o göreve uygunluğu ve yeterliliği arttıkça azalır.

- Bir devlet görevlisinin başarısı devlete katkılarıyla ölçülür, çoğunluğun değerlendirmesi seçim dönemleri dışında önemli değildir.

- Bir devlet görevlisinin doğru karar verme olasılığı yetkisi arttıkça düşer. Resmi bir açıklama çoğunluğun gerçek isteklerine uygunsa bunu yetkili olmayan kişiler yapmıştır ve uygulama değeri yoktur.

- Devlette gücü artan bir politikacının daha önce verdiği sözler doğrultusunda topluma yararlı işler yaparak insana değer vermesi, bırakılan bir taşın düşecek yerde bulutlara uçmasıyla aynı derecede olanaklıdır.

Politika, görme ve gösterme biçimlerinden çok yararlanır. Bir anlamda Unutma Biçimleri'nin bilimi olduğu, ya da unutturma üzerine kurulduğu söylenebilir. Görselliğin algıyı şaşırtma ve yönlendirme, belleği biçimlendirme etkilerinden fazlasıyla yararlanır.

Gezi Parkı yasaları bu temel önermelere dayanabilir. "Yöneticilerin sertliği, tepki göstermek için birleşenlerin barışçılığıyla orantılıdır" gibi. (2)

Devlete katkı, istenenleri sorgulamadan uygulamak olarak anlaşıldığında yapılan yanlışların görülmesi zorlaşır. Hukuku savunanlar uzak tutulur. Geçersiz gerekçelerle dışlanır. Yargının düşürüldüğü duruma dayanamayan Didem Yaylalı gibi genç hukukçular "Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim. Bu da size dert olsun" diyerek yaşama veda edebilir. (3)

Ne demokratik haklarını kullanırken ölenler, ne hakları hiçe sayılarak dışlanıp etkisizleştirilenler görülür. Evlerinde zorlukla tutulan bir çoğunluk varken, doğanın bağrına hançer gibi saplansa da büyük zenginlikler getirecek çılgın projeler başlatılırken, çıkan birkaç aykırı sesin ne önemi olabilir ki?

Körleşen gözler kendinden olmayanı görmez, kendi dar görüşüne girmeyen acıları hissedemez.

....


İster söz, ister ses, ister görüntüye yaslansın, sanatın tüm dalları bir biçimde gerçekliği yansıtıyor. Daha doğrusu onun seçilmiş bir bölümünü, üstelik de dönüştürerek, değiştirerek, hatta çarpıtarak sunuyor. Bir açıdan bakınca yöneldiği gerçeği anlıyor, yorumluyor, açıklıyor, anlatıyor. Bir başka yorumla da anlamıyor, ya da bilerek anlamamış gibi yapıyor, çarpıtıyor, karmaşıklaştırıyor, anlaşılamaz bir duruma getiriyor. Bu anlamda "Görme Biçimleri" kendi içinde "Görmeme Biçimleri" taşıyor. Bir yanı gösterirken her yanı sise boğuyor, gerçeği onu anladığını sanan gözlerden saklıyor, üstelik de büyük bir neşeyle tadını çıkararak. Gözümüzle gördüğümüze daha kolay inanma eğiliminde olduğumuz için görsel sanatlarda bu etkinin önemi artıyor. Egemen düşüncelerin peşine takılmış kalabalık izler her yanı kaplıyor. Toplumsal çatışmalarla aşınıp yıpranan dış dünyayı anlamak, yorumlamak zorlaşıyor. Arayışlar içe dönüyor.

....

John Berger'in 'Görme Biçimleri' (4) yedi denemeden oluşuyor. Berger giriş notunda kitabı, aynı adla televizyonda yapılan dizi konuşmalarda geçen bazı görüşlerden yola çıkarak beş kişi hazırladıklarını söylüyor. Denemelerin istenen sırayla okunabileceğini, dördünde hem sözcüklerin hem imgelerin, üçünde yalnız imgelerin kullanıldığını belirtiyor. Yazılı olanlar gibi yalnız resimlerden oluşan ve kadınlara bakma biçimlerini ve yağlıboya resim geleneğinin çeşitli çelişik yanlarını inceleyen bu denemeler de okurun kafasında soru uyandırma amacıyla hazırlanmış.

Kitabın ilk bölümü sözcükler ve nesneler arasındaki uçurumla başlıyor.

"Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir."

"Ne var ki başka bir anlamda da görme sözcüklerden önce gelmiştir. Bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek bulunuruz. Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez. Her akşam güneşin batışını görürüz."

"Dünyanın güneşe arkasını dönmekte olduğunu biliriz. Ne var ki bu bilgi, bu açıklama gördüklerimize uymaz hiçbir zaman. Gerçeküstücü ressam Magritte 'Düşlerin Anahtarı' adlı resminde sözcüklerle nesneler arasında her zaman var olan bu uçurumu yorumlamıştır."

Yalnızca bu giriş ve kapakta da yer alan resim bile gerçek ve yalan, görünen ve saklı olan, açıklanan ve çarpıtılan, tanımlanan ve belirsizleştirilen gibi tartışmalarla ilgili ipuçları veriyor. Sözcüklerle anlatılan arasındaki ilişkiyi, yazıyla resim arasındakine benzetebiliriz. Sözcükler somut ya da soyut bir resim yapar. Bu resim tek değildir. Sözcükleri seçenin tasarladığı resim dinleyenlerin gözlerinde belirenden farklı olabilir. At resminin altında kapı yazısını görünce yanlış buluruz. Oysa bunun nedenini açıklamak kolay değildir. Bir başka dilde, ya da görünenin ötesinde verilecek anlamıyla at bilinmeyen boyutlara açılan bir kapı olabilir. Nesnelerden kavramlara geçtiğimizde iş karmaşıklaşır. Aynı resmin altına "özgürlük" yazdığımızda bu kez özgürlük kavramı at imgesiyle gelen çağrışımlarla birleşir, yeni ve değişken anlamlar kazanır. Günlük tartışmalarda kullanılan pek çok resim sözcüklerle eşleşir. Aynı konuda hangi resmin kullanılacağı ve aynı anlamdaki hangi sözcüğün seçileceği mesajın niteliğini belirleyebilir.

Görme konuşmadan önce olabilir ama düşünce de ancak sözcüklerden sonra anlamını bulabilmiştir. Gösterileni derinlemesine anlamak için arkasında saklı olanları görebilmek gerekir. Basit kavramlar ve yalanlar görsellikle bir ölçüde gösterilebilir. Karmaşık çarpıtmaları anlamak ve anlatmak aynı ölçüde kolay değildir.

....

Rıza Türmen bireysel yaşamın denetim altına alınmak istenmesiyle ilgili yazısında, otoriter ve totaliter yönetimleri ayıran en önemli ölçütün bireysel yaşamlar üzerinde iktidarın denetimi olduğunu söylüyor. Tutucu bir ahlak anlayışının topluma kabul ettirilmeye çalışıldığını, bu anlayışa uygun davranılmasını sağlamak için kadın bedeninin kontrolünü amaçlayan bir denetim mekanizması kurulduğunu söylüyor.

Ahlak adına alındığı söylenen önlemlerin gerçekten etik bir anlayışa dayandığını kabul etmek kolay değil. Kuşkusuz kadın bedeni ve cinsellikle ilgili, toplumsal yapıdan ve pazar ekonomisinden beslenen sorunlar var. Ama öğrenci evleriyle ilgili girişimler daha çok gençlerin özgürlük alanlarını biraz daha daraltmayı, sürekli gözetlendiklerini hissettirmeyi ve sessizleştirmeyi amaçlıyor. Günümüz ahlak anlayışı erkek cinselliğinin kışkırtılmasına, kadın cinselliğininse bastırılmasına dayanıyor. Erkekler için açık büfe cinsellik (6) hoş görülebiliyor. Kadınlarsa asılsız kuşkularla ahlaksızlıkla suçlanıp cezalandırılabiliyorlar. (7)

....

Cinsellikle ilgili sorunların büyüklüğü, kadını konu alan sanat yapıtlarına estetik değerlerle bakılabilmesini zorlaştırıyor. Öte yandan kadın cinayetleri, kadın bedeninin erkeğin cinsel gereksinmelerini karşılamak için pazara sürülen bir ürün olması gündem yaratmazken kız ve erkek öğrencilerin aynı evde kalmasının önlenmesi birdenbire yeni muhafazakar demokrat yapının öncelikli görevlerinden biri oluyor. (8)

Görsel malzemelerin arasında oldukça yaygın olan kadın bedeni görüntüleri pek de estetik kaygılarla kullanılmıyor. Cinsellik ve hazla ilgili duyguların erkek bakış açısından yansıtıldığı söylenebilir.

Haz ve estetik birlikte düşünülebilir mi? Berger'e göre görüntüde dokunma isteği uyandıracak bir doku varsa bu görsellik sanat değildir. Öte yandan yaşamın önemli dürtülerinden birinin haz olduğu düşünülünce, sanatta bunun da estetik bir yansımasının olması beklenmez mi? Kadının bedeninde yeni bir canın ortaya çıkmasından ve bir bebeği dünyaya getirmekten duyduğu mutluluk gibi, bu sürecin önemli bir parçası olan cinsellik de saygıyı hak etmiyor mu? Doğadan gelen içgüdülerin, cinselliğin, farklı yaşam deneyimlerinin toplumsal kurallarla değerlendirilmesi, yasalarla kontrol edilmesi ne ölçüde doğru olabilir? Kadınların ve erkeklerin ilişkilerinin kontrolünün katılaştırılmasının, pazarlanan kadın cinselliğinin piyasa değerinin yükselmesi ve her iki cinsin sorunlarının artması dışında bir etkisi olur mu?

Toplum kaynaklı cinsel sorunların büyüklüğü cinselliğin estetiğine ulaşmanın kolay olmadığını gösteriyor. Estetik düzeyi korumak için dokunma isteğinden uzak durmak bu koşullarda daha doğru olabilir. Öte yandan estetik güzelliği gözle ve kulakla algılamakla dokunarak, tadarak ve koklayarak algılamak, onu yaşamak arasında sanıldığı kadar büyük bir fark olmayabilir. Bugün 'seni uzaktan sevmek ne güzel' diyen sanat, yarın cinsel sorunlar geride kaldığında 'sana dokunmak, seninle tek bir bedene dönüşmek' kavramlarında estetik bir boyut yakalayabilir. Ama cinselliğin pazarlanmasının dışında kalmak için şimdilik dikkatli olması da gerekebilir.

....

John Berger imgeyi yeniden yaratılmış ya da yeniden üretilmiş görünüm olarak tanımlıyor. Bu anlamıyla tüm imgelerin insan yapısı olduğunu söylüyor. "İmge ilk kez ortaya çıktığı yerden ve zamandan -birkaç dakika ya da birkaç yüzyıl için- kopmuş ve saklanmış bir görünüm ya da görünümler düzenidir. Her imgede bir görme biçimi yatar" diyor. Bunun sanıldığı gibi mekanik kayıtlar olmayan fotoğraflarda bile geçerli olduğunu, fotoğrafçının sınırsız görünüm olanakları arasından o görünümü seçtiğini ekliyor. Eskiden kalan kutsal kalıt ya da metinlerin hiçbirinin o zamanlarda yaşayan insanların dünyasının, imgeler ölçüsünde doğrudan kanıtları olmadığı savını getirerek "imgeler, edebiyattan daha kesin, daha zengindir" diyor. İnsanların sanat yapıtındaki imgeye bakışının edindikleri varsayımlar dizisinin etkisinde kaldığını söylüyor. Sanata ve tarihe bakıştaki engellemelerden, geçmişin bulandırılmasından örnekler veriyor. Yönetmen Dziga Vertov'un 1923'teki bir yazısından alıntı yapıyor. "Bir gözüm ben. Mekanik bir göz. Ben, makina size ancak benim görebileceğim bir dünyayı açıyorum. Kendimi bugün de, bundan sonra da insana özgü o hareketsizlikten kurtarıyorum. Hiç durmadan hareket ediyorum. Nesnelere yaklaşıp onlardan uzaklaşıyorum. Süzülüp altına giriyorum onların. Koşan bir atın ağzı boyunca koşuyorum. Düşen, yükselen nesnelerle birlikte düşüp kalkıyorum ben de. Karmakarışık hareketler, en karmaşık bireşimler içinde hareketleri sırayla kaydederek dönen benim: Makina." Her yeri gören, zamanı hızlandırıp yavaşlatan, gerçeği çarpıtan, yanlışları doğrultan, özel etkilerle olmayanın gerçekliğini yaratan teknolojilerin henüz olmadığı bir dönemde sinemasal anlatımla gelen gücü yorumlayarak sürdürüyor: "Zaman ve yer sınırlamalarından kurtulmuşum; evrenin her bir noktasını, bütün noktalarını, nerede olmalarını istiyorsam ona göre düzenliyorum. Benim yolum, dünyanın yepyeni bir biçimde algılanmasına giden yoldur. Böylece size hiç bilinmeyen bir dünyayı açıyorum."

Berger, fotoğraf makinasının insanın görüşünü değiştirdiğini, görünen nesnelerin başka bir anlama gelmeye başladığını, bunların resme de yansıdığını söylüyor. "Her resimin biricikliği bir zamanlar bulunduğu yerin biricik olmasından kaynaklanıyordu. Resim bir yerden başka bir yere taşınabilirdi. Ama hiçbir zaman aynı anda iki yerde birden görünemezdi. Fotoğraf makinası, resmin fotoğrafını çekerek resmin imgesinin taşıdığı biricikliği ortadan kaldırmış oldu. Bunun sonucunda resmin anlamı değişti. Daha kesin söylersek resmin anlamı çoğaldı, birçok anlama bölündü" açıklamasını getiriyor. Televizyonda görünerek her seyircinin evine giren ve milyonlarca evin her birinde değişik bir bağlamda algılanan resmin kendi anlamını onların anlamına kattığını söylüyor. "İmge artık biricik, eşsiz olmasa bile sanat nesnesi denen o şey, gizemlilik katılarak biricik ve eşsiz kılınmalıdır" saptamasını yapıyor. Sanata duyulan ilgiyle mutlu azınlığın gördüğü eğitim arasındaki ilişkiyi bir tabloyla gösteriyor. Bir resim imgeleri film makinasıyla canlandırıldığında, resme bir söz eklendiğinde yaşanan değişimleri anlatıyor. Ama özgün resimlerin bilginin hiçbir zaman olamayacağı ölçüde sessiz ve dingin olduğunu söylüyor.

"Geçmişin sanatı, eskiden olduğu gibi değildir artık bugün. Yetkesini yitirmiştir. Onun yerine bir imgeler dili oluşmuştur. Şimdi önemli olan bu dili kimin, ne amaçla kullandığıdır." Bu yorumla değerlendirmesini özetliyor. Walter Benjamin'in kırk yıl önce yazdığı "Mekanik Yeniden Yaratma Çağında Sanat Yapıtı" adlı denemesinden söz ediyor. Berger'in kitabının tarihi 1972. Bir kırk yıl daha geçmiş. Daha fazlası da. Sanat yapıtlarının üretilme ve tüketilme biçimlerinin bilgi çağıyla yeni bir değişim sürecine girdiğine kuşku yok.

Artık irdelenmeye başlasalar da henüz bir çözüme ulaşmamış uygulama ve törelere göre kadının toplumdaki yerinin erkeğinkinden çok başka olduğunu söylüyor. "Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Bu durum yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler" diyor. İlk çıplaklar olarak Adem ve Havva'nın öyküsüne yer vererek kadının suçlanışını ve erkeğe boyun eğmekle cezalandırılmasını anlatıyor. Ortaçağ resim geleneğinden başlayarak bu öykünün işlenişini, kadının ve çıplaklığın sanattaki gelişimini irdeliyor. İdeal izleyicinin her zaman erkek olarak kabul edildiğini, kadın imgesinin onun gururunu okşamak için düzenlendiğini belirtiyor. Örneklerle Avrupa yağlıboya resmini gözden geçiriyor. Bu türün kendine özgü nitelikleri nedeniyle görülenin resme geçirilişinde özel bir töreler dizgesi oluştuğunu, bunların toplamının yağlıboya resmin yarattığı görme biçimi olduğunu söylüyor. Bu resmi dünyaya açılan çerçeveli bir pencereden çok duvara gömülmüş bir kutuya, görüntülerin içinde saklandığı bir kasaya benzetiyor.

Son bölümde "Yaşadığımız kentlerde hepimiz her gün yüzlerce reklam imgesi görürüz" diyerek tarihte başka hiç bir toplumun böylesine kalabalık bir imgeler yığını, böylesine bir mesaj yağmuru görmediğini ekliyor. Reklamı tüketici toplumun yarattığı kültür olarak tanımlıyor. Yağlıboya resimle reklam arasında dokunulabilirlik (imgelerdeki gerçek nesneyi ele geçirebilme duygusu) açısından benzerlik olsa da reklamın işlevinin çok başka olduğunu söylüyor. Yağlıboya resmin sahibinin zaten içinde bulunduğu durumda onun kendi gözündeki kendi imgesini güçlendirdiğini, reklamınsa izleyiciyi içinde bulunduğu yaşamdan hoşnut olmadığı duygusuna kapılmaya zorlayarak eksikliğini gidermek için sunulan nesneyi almaya yönlendirdiğini belirtiyor. "Reklamın korkunç bir etkileme gücü vardır, reklam aynı zamanda çok önemli bir siyasal olgudur" saptamasını yapıyor.

....

Bakmasını bilince neler görülebileceğine, bunların sözcüklere ve imgelere nasıl yansıyabileceğine bir örnek olarak John Berger'in “O Ana Adanmış” adlı kitabındaki "John Berger – Boğaz’da" yazısı okunabilir.

....

Görme biçimlerini tanımak, öğrenmek, yaşamı ve sanatı yorumlarken kullanabilmek kolay değil. Görmeme biçimleriyse geleneksel eğitim sisteminin önemli ve yeni politikalarla gittikçe etkinleşen bir parçası olarak herkesçe bilinip uygulanıyor. Bakmasını ve görmesini bilenlereyse mutsuzluk kalıyor, bir de güzel günlerin geleceğine ilişkin tükenmeyen bir umut.


1. Mehmet Arat, Bir Cahilin Sosyoekonomik Notları: Sosyal Bilimler İçin Murphy Yasaları, http://paylasim.lalabey.com.tr/yazihane/yazarhane/817-mehmet-arat-kaleminden-bir-cahilin-sosyoekonomik-notlari.html


3. Faruk Özsu, Cübbeniz sizin olsun artık!, http://www.radikal.com.tr/radikal2/cubbeniz_sizin_olsun_artik-1147438


5. Rıza Türmen, Gözetleme Kulesi ve Türkiye, http://www.radikal.com.tr/radikal2/gozetleme_kulesi_ve_turkiye-1161009


7. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, 2013 Ocak-Şubat-Mart kadın cinayeti gerçekleri, http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/332/2013-ocak-subat-mart-kadin-cinayeti-gercekleri

8. Umay Aktaş Salman, Mesele kızlı erkekli öğrenci evi değil, http://www.radikal.com.tr/turkiye/mesele_kizli_erkekli_ogrenci_evi_degil-1160406

9. John Berger, John Berger – Boğaz’da, http://www.sanatlog.com/sanat/john-berger-bogazda/