ödül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ödül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mayıs 2019 Cumartesi

Yaşar Kemal, İnsan Olmanın Büyük Ustası


İçimde uzaktaki babamı yeniden yitiriyormuşum gibi bir acı vardı.

Acıya alışılmıyor. Oldukça erken karşılaştığım bu acıyla başa çıkmayı öğrenmem de kolay olmadı. Her yeni acı artık geçmişte kaldığı sanılan eski acıları yeniden dağlıyor.

İnsanın yaşam karşısındaki ilk gerçek sınavı belki de ölüm acısıyla tanıştığı gündür.

Bildikleri, öğrendikleri, yaşama dair ne varsa bir anda anlamını yitirir.

Sonsuz ve korkunç bir karanlıkla karşı karşıya kalır.

Sonra alevler sarar her yanı, bedenini yakar, beynini kemirir, geleceği zihninden siler.

Oysa unutması gereken ölümdür, yaşamı yeniden kucaklayabilmek için.

Ne kadar olacağı, bir gün mü bir hafta mı aylar mı, bilinmeyen bir zamanın ardından doğanın ve insanın sıcaklığının güzellikleri onu yeniden yakalamaya başlar.

Alevler yatışır, hatırladıkça yüreğine batacak ince bir sızıya dönüşür.

İçimde babamı yeniden yitiriyormuşum gibi bir acı vardı.

Bugün babamı yeniden yitirdim.

....

Ekim 2012'de DergiSANAT'ta (1) yer alan bir yazıda çocukluğumdan başlayarak yalnızca kitaplarından tanıdığım büyük bir dosta duyduğum hayranlığı anlatmaya çalışmıştım. 'Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana', 'Karıncanın Su İçtiği' ve 'Tan Yeri Horozları' kitaplarının ardından, o sıralarda 'Çıplak Deniz Çıplak Ada' yayımlanmıştı:

"Yaşar Kemal 'Bir Ada Hikayesi' dizisini tamamlamış. 'Çıplak Deniz Çıplak Ada' kitapçılarda yerini almış."

Ne acı, bir daha duyamayacağız içinde Yaşar Kemal'in adı geçen böyle bir haberi.

Ne mutlu, ne çok haber duyduk içinde Yaşar Kemal'in adı geçen, insan olmanın onurlu ustasıyla bizi tanıştıran, yaşamayı öğretip sevdiren, "Bizim işimiz dünyayı, insan gönlünü zenginleştirmek değil mi en azından? Çanağında balın olsun, arısı Bağdat'tan gelir” diyen.

....

'Bir Ada Hikayesi' dizisiyle ilgili yazdığı bir yazıda (2) Semih Gümüş, Yaşar Kemal'in zaman zaman dile getirdiği "Ben aslında tek bir romanı yazdım" sözünün yazdıkları için yapılmış en özlü yorum olduğunu söylüyor. Yaşar Kemal'in, bütün romanlarında insanı, insanın doğasındaki evrensel özü, başkaldırı, korku, sevinç gibi güdülerin varlığının onu insanlaştıran cevherini anlattığını belirttiğini ekliyor. Kitabın niçin yazıldığı sorusuna "İnsanın yurdu bildiği topraklarından edilmesinin tarifsiz acısının ne olduğunu, bu acının insanın ruhunu nasıl yaraladığını anlatmak için" yanıtını veriyor. Yaşar Kemal'in yaklaşımını şöyle anlatıyor:

"Yaşar Kemal roman kişilerini hiçbir zaman tek boyutlu düşünmez. Onun insanları iyi, kötü, öfkeli, korkak değildir yalnızca. En kısıtlı insanın bile çok boyutlu bir ruhsal derinliği olduğu düşüncesine bağlı olan Yaşar Kemal, kişilerini kendi ekseninde dönen bir ayna gibi görür ve çevresinde döndükçe bambaşka yerleri parlar kişilerin; bir yerde bazı özellikleri anlatılırken başka bir yerde öncekiyle pekâlâ çelişen bambaşka özellikleri gösterilir."

Aktardığı kısa bir bölümün pek çok benzeriyle birlikte romanın özüne yaklaştırdığını belirtiyor:

İnsanların bütün delilikleri, gaddarlıkları bu ölüm korkusu, bu yokoluş yüzünden mi? Ne demişti Vasili, ölüm korkusundan kaçtım papaz okulundan. Orada insanın üstüne dört yandan ölüm, karanlık yağıyor, yoğun karanlık içinde eli ayağı çözülüyor, insan ölümden ne kadar korkarsa o kadar da ölüm mü istiyor, yalan.”

....

Yaşar Kemal'in İnternet sitesinde (3) tüm diğer bilgilerle birlikte artık "Türkiye'nin evrensel yazarı Yaşar Kemal'i (1926 – 2015) kaybettik, acımız derin" başlığıyla ölüm haberi de yer alıyor:

"Türkiye'nin en büyük edebiyatçılarından olan yazarımız Yaşar Kemal, zatürreye bağlı solunum yetmezliği rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördüğü İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yapılan tüm müdahalelere rağmen yaşamını yitirmiştir.

28 Şubat 2015 Cumartesi günü saat 16.46'da vefat eden yazarımızı kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyiz.

Büyük usta kendi deyimiyle benzettiği 'dünya denen binbir çiçekli bahçe'yi terkederken, geride bıraktığı yapıtlarıyla bize her zaman yol gösterecek ve kalbimizde yaşamaya devam edecektir."

Biyografisinde yazılmamış bir tarihin izleri yansıyor:

"Asıl adı Kemal Sadık Gökçeli.

Van Gölü’ne yakın Ernis (bugün Günseli) köyünden olan ailesinin Birinci Dünya Savaşı’ndaki Rus işgali yüzünden uzun bir göç süreci sonunda yerleştiği Osmaniye’nin Kadirli ilçesine bağlı Hemite köyünde 1926’da doğdu. Doğum yılı bazı biyografilerde 1923 olarak geçer.

Ortaokulu son sınıf öğrencisiyken terk ettikten sonra ırgat kâtipliği, ırgatbaşılık, öğretmen vekilliği, kütüphane memurluğu, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı.

1940’lı yılların başlarında Pertev Naili Boratav, Abidin Dino ve Arif Dino gibi sol eğilimli sanatçı ve yazarlarla ilişki kurdu; 17 yaşındayken siyasi nedenlerle ilk tutukluluk deneyimini yaşadı.

1943’te bir folklor derlemesi olan ilk kitabı Ağıtlar’ı yayımladı.

Askerliğini yaptıktan sonra 1946’da gittiği İstanbul’da Fransızlara ait Havagazı Şirketi’nde gaz kontrol memuru olarak çalıştı.

1948’de Kadirli’ye döndü, bir süre yine çeltik tarlalarında kontrolörlük, daha sonra arzuhalcilik yaptı.

1950’de Komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklandı, Kozan cezaevinde yattı.

1951’de salıverildikten sonra İstanbul’a gitti, 1951-63 arasında Cumhuriyet gazetesinde Yaşar Kemal imzası ile fıkra ve röportaj yazarı olarak çalıştı.

Bu arada 1952’de ilk öykü kitabı Sarı Sıcak’ı, 1955’te ise bugüne dek kırktan fazla dile çevrilen romanı İnce Memed’i yayımladı.

1962’de girdiği Türkiye İşçi Partisi’nde genel yönetim kurulu üyeliği, merkez yürütme kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğradı.

1967’de haftalık siyasi dergi Ant’ın kurucuları arasında yer aldı.

1973’te Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kuruluşuna katıldı ve 1974-75 arasında ilk genel başkanlığını üstlendi.

1988’de kurulan PEN Yazarlar Derneği’nin de ilk başkanı oldu.

1995’te Der Spiegel’deki bir yazısı nedeniyle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandı, aklandı. Aynı yıl bu kez Index on Censorhip’teki yazısı nedeniyle 1 yıl 8 ay hapis cezasına mahkûm edildiyse de cezası ertelendi."

Bıraktığı izler şu cümlelerle tanıtılmaya çalışılıyor:
"Şaşırtıcı imgelemi, insan ruhunun derinliklerini kavrayışı, anlatımının şiirselliğiyle yalnızca Türk romanının değil dünya edebiyatının da önde gelen isimlerinden biri olan Yaşar Kemal’in yapıtları kırkı aşkın dile çevrilmiştir. Yaşar Kemal, Türkiye’de aldığı çok sayıda ödülün yanı sıra yurtdışında aralarında Uluslararası Cino del Duca ödülü, Légion d’Honneur nişanı Commandeur payesi, Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres nişanı, Premi Internacional Catalunya, Fransa Cumhuriyeti tarafından Légion d’Honneur Grand Officier rütbesi, Alman Kitapçılar Birliği Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü’nün de bulunduğu yirmiyi aşkın ödül, ikisi yurtdışında beşi Türkiye’de olmak üzere, yedi fahri doktorluk payesi aldı."

Fethi Naci'yle söyleşisinde Yaşar Kemal'den önemli izler yansıyor:

"Yeni bir yaratım, ister şiir, ister hikaye, ister roman dili olsun zor. Hele roman dili, bin beter. Neden ki derseniz, bizim roman geleneğimiz yeni. Bizim kuşaktan önce de belirli bir roman diline ulaşmış kişi az ya da hiç yok. Kırık dökük bir şeyler ya da. O zaman halkın konuştuğu dili, sözlü edebiyatını kaynak almaktan başka hiçbir umar yok."

"Anadolu'nun dili çok zengin bir dil. Büyük de bir sözlü edebiyatı var. Destanları, türküleri, ağıtları, masalları, tekerlemeleri var. Ben gençliğimde bir folklor meraklısıydım. Bir destan anlatıcısıydım. Sözlü edebiyatta bile her kişilik, yani şair, anlatıcı, kendisine başka yeni bir dil yaratmıştır."

"Bir kişi bir romanı yaratırken, önce dili yaratmak zorundaydı. Bu dil halkın dili olmazdı, destan, masal, şiir dili de olmazdı. Yazılı anlatım bambaşkaydı. Sözlü anlatımın geleneği, olanakları başka, yazılı anlatımınki bambaşkaydı."

"Bir yazarın yazdığı her romanın dili aynı olursa işin içinde bir yanlışlık var demektir."

"Ben, her romanını aynı anlatımla anlatan romancının romancılığına inanamam. Yeni bir dil yaratılmadan da, yani roman dili, şiir dili, doğru dürüst bir roman, şiir yaratılamaz. Yeni bir renk, çizgi dili de yaratılmadan doğru dürüst bir resim yaratılamaz."

" Gelenekten yararlanmamış bir yazar, bir müzikçi, bir ressam var mı? James Joyce bile gelenekten yararlanmış başlıca kişilerden biridir, diye yazıyor eleştirmenler, büyük bilim adamları."

"Bilimde ve sanatta atlamalar yoktur. En son yaratış, zincirin son halkasıdır."

"Benim yeryüzünde akrabalarım var: Stendhal, Çehov gibi. Benim epik anlayışım onlara yakın. Özellikle Stendhal’a. Yereli anlamak, yerel dilden roman dili yaratmak, çağın gelmişini geçmişini özümsemek, anlamak... Ve yeni bir sanat biçimine, diline, içeriğine ulaşmak."

"Herkesin bir Çukurovası vardır. Kafka’nın da, Dostoyevski'nin, tekmil büyük ustaların da... Kimse gökten düşmedi. Yalnız öykünücü o tuhaf yaratıkların Çukurovaları yoktur. Onları bu yeryüzüne Anka getirmiştir, nereden getirmişse."

"Bir tek insanın macerasını anlatırken, onu gökyüzüne yerleştiremeyiz ki. Bir toprak üstündedir, birtakım ilişkiler içindedir, bir sosyal düzeni yaşamakta, bir yerel kültürü içermektedir."

"Her çağın bir mit yaratma biçimi var. Eski Mısırda başka mitler var. Sümerlerde, Asurlarda, Hıristiyanlarda, Müslümanlarda, kuzeyde, güneyde mit yaratma biçimleri hep değişiyor. Benim savım şu ki, kıyamete kadar insanlar mit dünyaları, düş dünyaları yaratarak o dünyalara sığınacaklardır. Bir karanlıktan gelip başka bir karanlığa karışırken, insanlar ne yapabilirler dersiniz?"

"İnsanoğlu düş gördükçe insandır. Düş görmeye, düş dünyaları yaratmaya bayılıyoruz. Mutluluğumuz düş dünyaları yaratmaktır. Aşk dediğimiz ulvi yücelme bir düş, bir mit değil mi? Kahramanlık da öyle değil mi? Öyle değilse Don Kişot yüzyıllardır kitaplığımızda ne arıyor?"

"Kendimi azıcık bir yazar sayıyorsam, insan gerçeğine bilinçli olaraktan miti, düşü getirdiğimdendir. İnsanlar, sıkıştıkça kendilerine bir düş, bir mit dünyası yaratıp oraya sığınırlar."

"Bir daldaki bir çiçeğin öbürüne benzemediğini, bir çimenlikte hiçbir yaprağın, bir köredeki hiçbir karıncanın, bir pınarın, Toroslardan ovaya inen Savrun Çayı gibi birçok çayın hiçbirinin biribirine benzemediğini gözlemledim. Bunların hepsini de Savrun Çayından öğrendim."

Yaşar Kemal, UNESCO’nun Courier dergisinde astrofizikçi Hubert Reeves’le yapılmış bir konuşmayı okurken gözüne çarpan satırlardan uzun bir alıntı yapmış, doğadaki çeşitliliğin kaynağını aramış:

"Doğa iki işle aynı anda uğraşmaktadır. Bir yanda işleri organize edip yasalar koyarak düzeni sağlar, öte yanda düzenin sıkıcı tekdüzeliğini kırarak, belirsizliğe ve deterministik olmayan olgulara, yeni sapmalara olanak tanır.”

"Son soluğuna kadar doğayı, insanları, ilişkileri son soluğuna kadar, mümkünse, yaşayabilmek, zenginleşmek dünyayla, evrenle. Doğa maceramı zenginleştirerek, benzemezliklerin gizine varmak."

"Gençliğimde doğada biribirine benzer iki öğe arıyor, bir türlü bulamıyordum. Meğer o altıgen kar tanecikleri bile biribirlerine hiç benzemiyorlarmış. Doğa çok çok zengin. Yazarlar da doğaya yardım etmeli, doğayla birlikte insanları zenginleştirmeli."

"İnsanın içindeki eşitlik, adalet, özgürlük duygusu var oldukça" insanoğlunun çabalarını sürdüreceğini vurguluyor:

"Bilimsel sosyalizm düşüncesini, dünyayı, doğayı, insan ilişkilerini öğrendikçe, daha çok doğayla, insanla, kitapla zenginleştikçe daha iyi anlıyorum ve insanoğlunun başka bir umarı olmadığına daha çok inanıyorum."

....

Kuşkusuz Yaşar Kemal yaşarken de kitaplarında yaşıyordu. Kitaplarıyla milyonlarca kişiyle ilişki kuruyor, yaşamanın, insan sıcaklığının, daha güzel bir dünya özleminin anlaşılmasını, paylaşılmasını sağlıyordu.

Aydınlık yüreğinden gelen sözleri ışıklı izler taşımayı bundan sonra da sürdürecek.



2. Semih Gümüş, Bir Ada Hikayesi nasıl okunmalı?, http://www.radikal.com.tr/kitap/bir_ada_hikayesi_nasil_okunmali-1102025

3. Yaşar Kemal, http://www.yasarkemal.net

24 Mart 2019 Pazar

21.Yüzyılın Yükselen Sesi: Öykü (2012 Öykü Yıllığı Üzerine)


Yazmak, nereye gideceğini bilmeden çıktığın olmayan bir yolda, hedefine ulaşabilmek ve güzel bir yolculuk yapabilmek için yaşanan olağanüstü ve sonu belirsiz bir serüvendir.

Bu tanım yaşamı da anlatmıyor mu? Belirsizlikler içinde dünyaya gelip, hele Türkiye gibi bilgi düşmanlığının ödüllendirildiği bir yerde doğduysak geleceği tahmin bile edemeden yaşayıp günün birinde geçmişimizi yapabileceklerimizin pek azını tamamlayabilmiş olarak geride bırakıp gitmiyor muyuz? Yazmanın güzelliği belki de sınırları yok saymasından kaynaklanıyor, burada yaşam doğum ve ölümle, yaşadığımız yer gümrük kapılarıyla, yaşayabileceklerimiz verilen buyruklarla sınırlanmıyor. İstediğimizi düşünüp yazabiliyoruz. Düşünmek gibi yazmak da serbest. İstediğimizi düşünüp yazabiliriz. Düşündüğünü paylaşmaya ve yazdığını yayımlatmaya gelince iş değişiyor. Geçmesi pek zor iki yol var. İlki kendi dünyanla gerçek dünya arasında bir köprü kurup yazarının amacına uygun ve alıcısı olabilecek bir ürün yaratmak, diğeriyse yayıncılık sistemi içerisinde bir yer bulup okuyuculara ulaşabilmek. Bu engeller başarıyla geçilse bile sorunlar bitmiyor. Özlenen yönde gitmenin zorlukları çoğu kişiyi en kolay yürünebilecek yollara sapmaya yöneltiyor.

Bütün bu zorluklara karşın niçin yazmaktan vazgeçemiyoruz? Kuşkusuz yazılanların başkalarına ulaşması, düşünce ve duygu bulutlarının binlerce kişinin ortak bilinci olması büyük bir mutluluk kaynağıdır. Ama bu, dışındaki ve içindeki dünyayı anlama, evrenin sırlarını çözme, yaşanmışları öğrenip yaşanacak ve yaşanabilecekleri görmeye çalışma çabalarının, hele bu sırada bulunan küçük gerçeklerin büyük anlatımlarının yarattığı sevincin yanında pek de önemli sayılmaz. Kişi önce kendine, sonra topluma ve tarihe karşı sorumludur. Yaşamla kurabileceği en anlamlı ve doğru bağı bulmak, bunu uygun alanda kendine özgü bir biçimde gerçekleştirmek temel görevdir. Bu, bir anlamda, kişinin içindeki madenin, cevherin çıkarılmasıdır. Can madenciliğinin ilk aşamasıdır. (1) Tıpkı topraktakiler gibi, insanlarda saklı değerler de çeşitlidir. Kimi kum gibi, toprak gibi yüzeye çok yakındır. Hemen elde edilebilir ve kullanılabilir. Kiminin üstü biraz örtülüdür, önce açılması ve ulaşılması gerekir. Kimiyse iyice derinlerde ve gizlidir. Büyük çabalar gerektirir, önce yerin kat kat altına inip cevherin çıkarılmalı, sonra uzun süren ve zor uğraşlarla işlenip saflaştırılmalı, gizli güzellikler ayrılmalıdır. Tonlarca malzemeden birkaç gram değer bile zorlukla elde edilebilir. İşte insanın ve yaşamın özünü sözcüklerde damıtabilmek de böyle zor bir iştir. Yıllarca harcanan çabalar doğru bir süreçle birleşmezse boşa gidebilir. Okunanlar meyve vermeden unutulabilir, yazılan yüzlerce, binlerce sayfanın değeri topraktan çıkarılıp işlenemediği için bir kenara yığılan işe yaramaz bir ham cevher yığınına benzeyebilir. Yazar ilk aşamayı başarıyla tamamlama mutluluğunu yaşayabilirse ilk adım bunun gerçekliğinin sorgulanmasıdır. Işıltının kaynağı bir elmas mıdır, cam parçası mıdır? Buna, gözleri yaratma sürecinin ışıltısıyla kamaşmamış başkaları karar vermelidir.

Sonrası elmasların ve camların, olağanüstünün ve sıradanın, umutların ve korkuların, başarının ve yenilginin, mutluluğun ve acının birbirine karıştığı, yazarların ve yapıtlarının içine tıkıldıkları yayın dünyası kazanından çıkmak için sürekli savaştığı katlanması zor bir aşamadır.

....

Bu yazıda biraz bedavacılık yapacağım. Öykü Yağmuru'ndan söz edeceğim. Geçen yılın öykülerini derleyen "2012 Öykü Yıllığı" (2) içinden gözüme çarpan bazı noktaları aktaracağım. Gelişmenin ve değişimin sürekliliği içinde kapsamlı ve zamana direnebilecek bir seçki hazırlamak da kolay değil. Her an, her yan değişiyor. Gökyüzü ve yeryüzü, insanlar ve ağaçlar, hele de ne yapacağını, nereye gideceğini bilemeyen toplumlar sürekli bir hareketin içinde. Bu akışın belirli anlarını niteliksel sıçrama olarak adlandırsak da asıl güç, değişimin tuğlaları sessizce üst üste koyarak duvarı örmesi ve günün birinde çevredeki perde çekildiğinde dev bir binanın karşımızda belirivermesidir.

2012 Öykü Yıllığı "öykü yağmuru" başlığıyla çıkmış. Yıl içinde doğan Öyküler çok fazla olsa bile bu niteleme bana doğru gelmedi. "Yağmur gibi yağmak" niteliksizlik yorumu sanılabilir. Nicel büyümenin yol açtığı sorunlara ilişkin somut değerlendirmelerden ayrıldıklarında kapaktaki bu sözcükler yanlış anlamalara yol açabilir. Kemal Gündüzalp'in özenli çalışmasının sonuçlarını okudukça benim kafamın içinde dönen düşünce "Dünyanın öyküsü bir kitaba sığmış" oldu. Öyküyü, dergiyi, kitabı, yazarı, eleştirmeni, okuru, düşüncenin ve yaratıcılığın arayışının dallarını bir anda görüvermek ayrıcalık duygusu veriyor. Yansımalarını gördüğün öykü dünyasının derinliklerine girip hepsini okumak için karşı konulmaz bir isteğin ve gücün kaynağı oluyor.

Arka kapakta kitabın "canlı öykü edebiyatı ortamında iz bırakan çalışmalardan oluşan bir ilk", aralarında Doğan Hızlan, Adnan Binyazar, Semih Gümüş, Ahmet Telli, Ayşegül Tözeren, Özcan Karabulut, Gonca Özmen, Hüseyin Su, İnci Aral, M. Sadık Arslankara, Kadir Yüksel, Yakop Tilermeni, Ahmet Büke gibi çevirmen, editör, eleştirmen, şair, öykü yazarı ve yayın yönetmenlerinin de bulunduğu, öyküye emek veren isimlerin katkılarıyla gerçekleştirilen ortak bir çabanın ürünü olduğu belirtiliyor.

Kemal Gündüzalp girişte kısa bir özgeçmişle tanıtılıyor. "1953 yılında Urfa'da doğdu. İlk ve ortaokulu Ceylanpınar'da okudu. Ankara Bahçelievler Cumhuriyet Lisesi'ni, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni bitirdi. İlk şiiri 1971, ilk yazısı 1972, ilk öyküsü ise 1973 yılında yayınlandı. Daha sonra 1976-2012 yılları arasında toplam yüz sekiz dergide beş yüz sekseni aşkın şiir, öykü, eleştiri, deneme, tanıtma ve inceleme yazıları yayımladı. Bazı şiirleri Farsça'ya çevrildi." Aldığı bazı ödüllerin, şiir, öykü, çocuk öyküsü, roman ve eleştiri kitaplarının listeleri veriliyor.

Önce biraz seçkinin yapısından söz etmek gerek. Kitap Kemal Gündüzalp'in teşekkürü, sunumu, "Eleştiri Yokluğunda Öykü Yağmuru" başlıklı genel değerlendirmesiyle ve İnci Aral'ın "Öykü Işıktır" dediği Dünya Öykü Günü Bildirisi'yle başlıyor, soruşturmalarla sürüyor.

İlk soruşturmayı yanıtlayanlar Adnan Binyazar, Aslı Solakoğlu, Feridun Andaç, M. Sadık Aslankara, Nazlı Karabıyıkoğlu, Özcan Karabulut, Semih Gümüş, Şükran Farmaz, Zafer Doruk ve Zeynep Sönmez. Yaqop Tilermeni'nin "2012'de Kürtçe Öykü" başlıklı bir değerlendirmesi var.

İkinci grup sorular dergilerin yayın Yönetmenlerine, editörlere yöneltilmiş. Abdülkadir Budak (Sincan İstasyonu), Ahmet Miskioğlu (Türk Dili Dergisi), Ali Günay (Deliler Teknesi, Öykü Teknesi-Filika), Burcu Yılmaz (Sözcükler), Fulya Bayraktar (Lacivert), Günay Güner (Çağdaş Türk Dili), Hüseyin Su (Heceöykü), İbrahim Tığ (Şehir), İnan Çetin (Sarnıç Öykü), Mine Ömer (Kurşun Kalem), Özgen Kılıçarslan Danyal (Hayal), Suna Dündar (Kum) ve Talat Avcı (Beşparmak) katılıyor.

Üçüncü soruşturma "Ozanların Öyküye Bakışı" başlığını taşıyor. Ahmet Telli, Aydın Şimşek, Fergun Özelli, Gonca Özmen, Hüseyin Alemdar, Kadir Aydemir, Melek Özlem Sezer, Salih Bolat, Veysel Çolak ve Yelda Karataş yanıtlamış.

Sonra Kemal Gündüzalp "Soruşturmalardan Çıkan Sonuçlar" değerlendirmesiyle en çok anılan kitap ve dergilerde yayımlanmış öyküleri belirtiyor. Yazarlar seçkin birer okur olarak ele alındığında kimsenin gözünden bir şey kaçmadığının görüldüğünü söylüyor.

"2012'de Dergilerde Öykü" bölümünde Kadir Yüksel'in "Dergilerde Öykü", Yaqop Tilermeni'nin "Dergilerde Kürtçe Öykü", Ayşegül Tözeren'in "Fanzin ve Bazı Dergilerde Öykü-Edebiyatın Sokaklarında Öykü", Kemal Gündüzalp'ın "Sayılarla Dergilerde Öykü" başlıklı yazıları yer alıyor.

Ardından yılın içinden esintilerle en keyifli bölüm geliyor. "Kitaplardan Seçilmiş Öyküler" başlığıyla Ahmet Büke ve Cemil Kavukçu, "Dergilerden Seçilmiş Öyküler" ile Ayşegül Ünal, Birgül Oğuz, Ferda İzbudak Akıncı, Gökçe Parlakyıldız, Mehmet Fırat Pürselimoğlu, Melike Uzun, Merve Koçak, Nazmi Bayrı, Pelin Buzluk, Semih Erelvanlı, Semra Bülgin, Serap Işık, Tülay Güzeler, Türker Ayyıldız, Yalçın Tosun ve Zeynep Sönmez, "2012 Öykü Ödülleri" altında Yalçın Tosun, "2012'de Yitirilen Öykücüler" altında Burhan Günel ve Celal Hafifbilek, "Fantastik Bir Öykü" ile Barış Müstecaplıoğlu, "Çeviri Öyküler" altında D. H. Lawrence ve Salih Badili yer alıyor.

"Öykü Üzerine Seçilmiş Yazılar" bölümünde Ayşegül Tözören, Cemil Kavukçu, Doğan Hızlan, M.Sadık Arslankara ve Semih Gümüş'ün yazıları var. Yıllık, "2012 Yılında Yayımlanan Kitaplar" başlığında ilk, yeni, çeviri, seçme, toplu, kolektif, çizgi(li) öykü kitaplarının, içinde öykü olan kitapların, öykü ve öykücüler üzerine kitapların, tek öykü yarışmaları ve ödüllerin ve taranan dergilerin listeleriyle sonlanıyor.

....

Cemil Kavukçu'nun yazısı "2012'nin Yükselen Yıldızları; Öykücüler" başlığını taşıyor. Öykücülüğümüzün son otuz yılda inişli çıkışlı bir yol izlediğine değinen Kavukçu 1980'li yıllardan 1990'ların ortalarına süren sessizliğin hemen ardından gelen bir canlanmadan, 2000'lerin başındaki geri çekilmeden, 2012'nin öykünün yeniden hareketlendiği bir yıl olmasından söz ediyor. "Kitaplarda, dergilerde yayımlanmış öyküler, dilde, biçimde yeni arayışların haberini veriyor" diyor.

Okumakta olduğunuz yazının başlığı "21.Yüzyılın Yükselen Sesi: Öykü" biraz Kavukçu'nun yükselen yıldızlarından, biraz "2012 Öykü Yıllığı" içindeki zengin içeriğin çağrışımlarından kaynaklanmış olmalı. Ama öykünün 21. yüzyılda yeni anlamlar kazanabileceği öngörüsünü destekleyebilecek başka nedenler de var. Ekonomik ve toplumsal koşullardaki, insan ilişkileri ve yaşam biçimindeki değişimler kaçınılmaz olarak sanata da yansıyor. Öykü ve roman da yeni biçimlere evrilebilirler. Işık hızıyla bağlanan milyarlarca insanın yazma ve okuma deneyimi değişmeden kalamaz. Eski Yunan heykellerinin günümüz dünyasında yeniden yaratılamaması gibi, sanayi devrimi sonrasında uzun dönemlerin bireyler ve düşünceleri üzerindeki etkilerini araştırarak gelişen roman da işlevsiz kalabilir. Pazar ekonomilerinin çok satan ürünleri tüketme modası geçtiğinde, yaşamdan tek bir kişinin kafasından çıkmış yüzlerce sayfalık bir kitap için uzun süre ayrılmak okuyucuya anlamlı gelmeyebilir. Yaşamın hızından süzülen öykülerse kısa, duru izler taşıyarak yazanları ve okuyanları birbirine bağlayabilir. Yaşamla öyküler arasındaki uzaklık azalabilir.

Roman burjuvaziyle gelişmişti. Aristokrasinin yerleşmiş değerlerine yeni bir sistemle, rekabet, kazanma, gelişme, pazar ekonomisi gibi kavramlarla tanımlanan yapılanmasıyla karşı çıkmış, geçmişin çürümüşlüğünü ve yeni sistemin dinamizmini yansıtmıştı. Günümüzdeki hızlı değişime romanın ayak uydurması hem yazar, hem okur açısından zor görünüyor. Yeninin öyküsünü hemen yakalayıp anında dünyaya yayılan şiir gibi, roman gibi, destan gibi, şarkı gibi, film gibi öyküler gerçekten yükselebilir. "Gideni ve gelmekte olanı" anlayıp iyi anlatan, zenginleştiren öyküler bir anda dünyayı kaplayabilir.

Roman, tarihi ve bugünü belirli kalıplarla yorumlayıp dayatan bir türe dönüşürken öykü bireysel özgürlüğün sesi olabilir mi? Tek başına güçsüz bireylerin yazdığı küçük yaşam parçaları birleşip merkezi güçlere meydan okuyan boyutlara varabilir mi? Yoksullar, azınlıklar ve diğer dışlananların, farklı nedenlerle ezilenlerin yalın öyküleri yaşamın kendisine dönüşebilir mi? Kadın öykücüler yepyeni bir soluk olabilir mi? Geleceği kadınlar kurtarabilir, her alandaki acımasız sertliği yumuşatabilir mi? Uygarlık yeniden kadına dönebilir, insanlar eşitliğin sıcaklığıyla birbirlerine yeniden sarılabilir mi?

Gelecek kadınların ve kadın gibi davranarak sertlikten uzak duran erkeklerin olacaksa kuşkusuz bunlar yaşanabilir. Dünyayı güzellik kurtarabilir mi? Belki güzellik kadınlarla gelecek, dünyayı kadınlar kurtaracak, bir kadını anlamakla başlayacak her şey.

Belki de "Kadınlar Nerde?" (3) sorusuna "Sessizce geleceğin öykülerini yazıyorlar" denebilir.

....

Her yazar önce okurdur. Her okur, eğer açık bir ürün vermediyse, gizli bir yazardır. Okudukça öyküleri yeni biçimlerle kafasında yazar, tekrar okur, yeniden yazar. Okudukça daha iyi yazar, yazdıkça daha farklı okur. Yazar, okur...

....

Kemal Gündüzalp'in hazırladığı "2012 Öykü Yıllığı" kapsamlı ve özenli bir çalışmanın ürünü. Geniş bir katılımla anlamlı bir bütün ortaya konabilmiş. Öykü dünyası için değerli bir kaynak oluşmuş.

Sunuş yazısında yıllığın eksiği dergi ve dergilerdeki öykülerin değerlendirilmesinin ağırlıklı olması, kitaplara neredeyse hiç değinilmemesi olarak belirtiliyor. Bir yılı, hele dergi ve kitap sayısının epey artmış olduğu bir dönemde, anlatmak pek kolay değil. Yayımlanan kitaplar zaten kalıcılaştığı için bir öncelik olacaksa bunun dergilere verilmesi doğru bir seçim olmalı. "2012 Yılında Yayımlanan Öykü Kitapları" başlığıyla verilen "İlk Öykü Kitapları", "Yeni Öykü Kitapları", "Çeviri Öykü Kitapları", "Seçme Öykü Kitapları", "Toplu Öykü Kitapları", "Kolektif Öykü Kitapları", "Çizgi(li) Öykü Kitapları", "İçinde Öykü Olan Kitaplar", "Öykü ve Öykücüler Üzerine Kitaplar" listeleri, bu kitaplara ulaşmak isteyenler için bir kaynak oluşturuyor. Ayrıca "Tek Öykü Yarışmaları ve Ödülleri" ve taranan 60 derginin listeleri yer alıyor.

Genel değerlendirme "Eleştiri Yokluğunda Öykü Yağmuru" başlığını taşıyor. Kemal Gündüzalp eleştiriye alanın boş kalmasından dolayı zorunluluktan başladığını, bunca öykünün yazıldığı bir ortamda eleştiride bir kıpırdanma olmadığını, Sadık Aslankara ve Semih Gümüş de olmasa yeni kuşak için ortalıkta çıt yok diyebileceğini, ancak Necip Tosun'la Ayşegül Tözören'in çeşitli dergilerdeki eleştirel çalışmalarının ilgiyi hak ettiğini söylüyor. 2009 ile 2012 arasındaki yıllarda yayımlanan ilk ve yeni öykü kitabı toplamlarını 142, 129, 144 ve 219 olarak veriyor. Seçme, toplu, derleme ve çeviri gibi kitaplar eklenince sayılar 218, 200,217 ve 304 oluyor. Öykü kitabı yayımlayan yayınevlerine ve öykü kitaplarına değiniyor. 2012 yılında yitirilen, öykü de yazmış dört yazarı, Burhan Günel, Celal Hafifbilek, Güngör Gençay ve Tuna Baltacıoğlu'nu anıyor.

Soruşturmalara verilen yanıtlarda Adnan Binyazar "Değersizlik daha çok romanda gözlemleniyor. Pop şarkıcıların söylediğine benzer eserler saman alevi gibi, parlamasıyla sönmesi bir oluyor. Adı sanı olan romancıların kitabını okuyanların bile düş kırıklığına uğradığı görülüyor. Bilinçsiz okurları bile şaşırtan bu durum, kuşkusuz toplumdaki öbür bozulmaların da ürünü. Yine de en çok bu romanlar okur buluyor" diyor. M. Sadık Arslankara "öykü yazmayı değil öykü okumayı önemseyen bir toplum özlüyorum", Nazlı Karabıyıkoğlu "öykülerin çoğunda ağız birliği etmişcesine, cümleler ince hüzünlerle işlenmiş", Özcan Karabulut “Çünkü insan öyküsüyle var. Öyleyse öykü insanın, edebiyatın gündeminde hep var, hep var olacak", Semih Gümüş "Öykü, hayatın anları, küçük kesitleri, ayrıntıları üstüne kurulduğu için, romandan daha önemli" yorumlarını yapıyor.

Yaqop Tilermeni "2012'de Kürtçe Öykü" değerlendirmesine Dört Dilimli Dilin Öyküsü'nü anlatarak başlıyor. Ulaşabildiği dergilerdeki öykülerle ilk Kürtçe Öykü Yıllığı'na ulaşma çabasından söz ediyor. Yayımlanan Kürtçe öykü kitaplarının listesini veriyor.

2012 Öykü Yıllığı'nı, Kürtçe öyküye yer vermesi nedeniyle, yalnız öyküler ve yazarlar üzerine değil, ülkenin ve dünyanın koşulları üzerinde de bir değerlendirme, bir öykü olarak okuyabiliriz. Tilermeni genç edebiyatseverlerin farklı bölge ve şehirlerde çıkardıkları dergilere ulaşmanın çok zor olduğunu söylüyor. Postayla gönderilen dergilerin ulaşmayabildiğini, ya da bir hafta sonra komşusunun elinden anlamlı bir bakışıyla alınabildiğini anlatıyor.

Dergi yayın yönetmenleri ve editörlerin katıldığı soruşturmada Fulya Bayraktar (Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi) öykülerin yayımlanması için çok farklı yaratıcılık izleri, çok temiz bir Türkçe, didaktik olmayan bir yazım tarzı, fazlalık barındırmayan cümleler aradıklarını, Günay Güner (Çağdaş Türk Dili) Türkiye, dünya yangın yeriyken öykünün başka bir gezegende yaşadığını, ayrıca öykülerin dilinin Türkçe'nin işlenmesi yönünden bozuk olduğunu, Hüseyin Su (Heceöykü) her sayıyı hazırladıktan sonra ellerinde iki sayı daha çıkarabilecek ürün kaldığını, Mine Ömer (Kurşun Kalem) dergilerde yayımlanan azımsanmayacak sayıda öyküden pek azının onu heyecanlandırıp etkilediğini, Suna Dündar (Kum) öykülerin yeni olma çabasıyla yapaylaşıp imge boğulmasına kapıldığını, Talat Avcı (Beşparmak) kadın yazarların öyküye niceliksel ve niteliksel bir zenginlik kattığını söylüyor.

Ozanların öyküye bakışına yönelen soruşturmada Ahmet Telli şiirsel olma halinin ölçülerinin belirsizliğine, Aydın Şimşek şairlerin ve öykücülerin birbirlerini okumamasına, Fergun Özelli Octavia Paz'ın "Büyük bir düzyazı ustası ortaya çıktığında dil yeniden doğar, onunla birlikte yeni bir gelenek başlar. Bu yüzden düzyazı şiirle iç içedir ve şiir olmak ister" sözüne, Gonca Özmen iki türün de öncelikle özenli bir dil işçiliği ve anlatımda yoğunluk istediğine, Hüseyin Alemdar Behçet Necatigil'in "Bir şairin yakındığımız yanı ya dilidir, ya dilsizliğidir" demesine, Melek Özlem Sezer bu iki türün Homeros Destanları'nda aynı bedende ne kadar uzun yaşayabileceğini gösterdiğine, Salih Bolat şiir olmayan şiirselliğin bir metinde bolca yer almasının o metni ne şiir ne de öykü yaptığına, Veysel Çolak herkes şiire öncelik tanısa da başlangıçta öykünün var olduğuna ve her ikisinin de malzemesi insan olduğu için bir arakesit oluşturabileceklerine, Yelda Karataş şiirle roman ve öykünün düzyazısı arasındaki ayrıma değiniyor.

Soruşturmalardan çıkan sonuçları Kemal Gündüzalp soruşturmalara katılan yazar, ozan, dergi yayın yönetmen ve editörlerini seçici olarak kabul ederek değerlendiriyor. En çok anılma oy kabul edilirse yılın öykü kitabının Cemil Kavukçu'nun Aynadaki Zaman'ı olabileceğini söylüyor. Onu Ahmet Büke'nin Cazibe İstasyonu ve Murat Yalçın'ın Karga Zarif kitapları izliyor. Dergilerden en çok anılansa Melike Uzun'un Sığ adlı öyküsü oluyor.

2012'de Dergilerde Öykü bölümünde Kadir Yüksel Dünyanın Öyküsü, Hece Öykü, Notos, Öykü Teknesi, Sarnıç Öykü, Semaver Öykü ve öyküye yer veren dergilere değiniyor. Yaqop Tilermeni Dergilerde Kürtçe Öykü, Ayşegül Tözeren "Edebiyatın Sokaklarında Öykü" ile fanzin ve bazı dergilerde öykü konularını anlatıyor.

Kemal Gündüzalp “Sayılarla Dergilerde Öykü” yazısıyla dergilerin ve yazarların yayımladıkları öykü sayılarını listeliyor.

Kitaplardan Seçilmiş Öyküler Ahmet Büke'nin "Cazibe İstasyonu" kitabından "Gelen Evrak: 28.02.2012. TEM: 1245/89" öyküsüyle başlıyor, Cemil Kavukçu'dan "Aynadaki Zaman" / "Mindos Kayalıkları" ve dergilerden seçilmiş öykülerle sürüyor.

2012'de verilen öykü ödüllerinin listesinin ardından ödüllü kitaplardan seçilen bir öykü, Yalçın Tosun'dan "Muzaffer ve Muz" yer alıyor. Kitapta yitirilen yazarlardan iki öykü de var. Burhan Günel'den "Yorgunum Aşktan" ve Celal Hafifbilek'ten "Küçük Bir Aşk Öyküsü".

Salih Badili'nin "Ayna Kırılmasın" öyküsünü Yaqop Tilermeni Kürtçe'den çevirmiş. "Öykü Üzerine Seçilmiş Yazılar" bölümünde Ayşegül Tözören "Eleştirinin özeleştirisi mümkün mü?" diye soruyor ve dil eleştirisinin yapıt eleştirisinin önüne geçtiğini söylüyor. Cemil Kavukçu "2012'nin Yükselen Yıldızları; Öykücüler" başlığıyla kitaplarda ve dergilerde yayımlanmış öykülerin dilde, biçimde yeni arayışların haberini verdiğini müjdeliyor. Doğan Hızlan "Bekir Yıldız'sız Göç ve Uludere Anlaşılamaz" diyor. M.Sadık Arslankara "Öykünün İçinde, Öykücülüğün Dışında" bir arayışa giriyor ve "içimizdeki yazma dürtüsüyle nasıl başa çıkacağız?" diye soruyor. Semih Gümüş "Öykünün Bu Gelişmesi Şaşırtıcı" diyor. Yeni biçim arayışlarının olağan bir beklentiye dönüştüğünü, Vüs'at O. Bener, Ferit Edgü ya da Leyla Erbil gibi öykü yazarlarının kolay bulunamamasının olağan olduğunu söylüyor.

....

Gökten üç öykü düştü. Yazı bu üç öyküden üç kısa alıntıyla bitiyor.

Niçin üç? Masallardaki elmanın çağrışımından mı? Tek olmadan, iki ucun karşıtlığına düşmeden alınabilecek en küçük örnek olduğu için mi?

İnci Aral "Öykü ışıktır" diyor. "İlk günden bu yana insan, kendi serüvenini kaydetme ve geleceğe bırakma arzusu duydu. Sesleri, işaretleri müziğe, büyüyü oyuna, tanrıları yontuya, renk ve biçimleri nakışa, deneyimini yaratıcılığıyla sanata dönüştürdü."

Öykünün ışığını, bu ışığı görüp yakalayanların yaktığı başka ışıkları tek bir kitapta buluvermek çok güzel. Öykünün büyülü dünyasını anlatan, içine dalıp tadını çıkararak doyasıya gezme isteği uyandıran bir Öykü Yağmuru'yla karşılaşıvermek.

Öykü dünyasında en iyi, en güzel, tüm geçmişi reddeden ve gücüyle geleceği yok edecek tek bir ışık yoktur. Uygun anda yaşamımıza girdiğinde bizi yakalayan değişken renkler vardır. Aşağıdaki bölümler öykü seçkisindeki ışımalardan üç örnek yalnızca.

"Sonrasında dayanamadı artık denizde olmaya. Denizde olmak, karşı kıyıya uzanan bir köprüde olmak gibiydi. Ayırmak da denizin işiydi sanki, kavuşturmak da. Kısacası olmazdı. Aklım geçmişimde, karşı kıyıda, evim, çoluk çocuğum, bu günüm bu kıyıda, ben denizde..." Ferda İzbudak Akıncı, Karşı Kıyı, Kum Dergisi, sayı: 67, Mayıs 2012

"Bu kez varsayalım Dilan tüm köy halkı gibidir, ne sağırdır, ne dilsiz... Anlatabilir miydi derdini? Sorarlar mıydı ki isteğini? Farklı olur muydu bu iki Dilan'ın sonu?" Gökçe Parlakyıldız, Aybastı Efsanesi, Varlık Dergisi, sayı: 1258, Temmuz 2012

"Aklımda sana dair birçok anı var. Şu an köyde içinde birlikte çocukluğumuzu yaşadığımız küçük ev geliyor aklıma. Anamın ortadan bir bezle ayırdığı bağırış ve haykırışlarının yükseldiği odada, seni yıkadığı, senin çocuk bedenine su döktüğü, saçına onlarca belik attığı ve kırmızı iplerle bağladığı, senin dört erkek kardeşin tek kız kardeşi olma gururunu, şu anki gibi hatırlıyorum." Salih Badili, Ayna Kırılmasın (Kürtçe), W Dergisi, sayı: 42, Mayıs-Haziran 2012, Çeviren: Yaqop Tilermeni




2. Kemal Gündüzalp, "Öykü Yağmuru" 2012 Öykü Yıllığı, Dünyanın Öyküsü Yayınları, 2012.

3. Mehmet Arat, Kadınlar Nerde?, http://www.sanatlog.com/sanat/kadinlar-nerde/