parti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
parti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2019 Cumartesi

Toz Bulutları


Bu yazıda bir yalnızlık senfonisinden söz etmek istiyorum. Ama amacım yalnızlığı değil, toz bulutlarının birliğini anlatmak.

Yazarların kendi çalışmalarından söz etmelerinin pek hoş karşılanmadığını biliyorum. Yine de, uzunca bir ön hazırlık döneminden sonra son metnini yazmaya başladığım sıralarda Yalnızlık Senfonisi'ne bir ayrıcalık tanımayı düşünmüştüm.

Cumhuriyetin onuncu yılında doğan Keriman Hanım'ın yaşadığı dönemden yaşam ve yalnızlık öyküleri anlatmayı amaçladığım Yalnızlık Senfonisi'ni yazarken, Taksim Gezi Parkı'nda ve her yerde yaşananlar kaçınılmaz biçimde aklıma ve öyküye girmişti. Yayıncılığın, dünyanın ve teknolojinin gelişmesine bağlı hızlı değişim sürecinde iletişim, yazma ve okuma biçimleri de yeni yollar buluyor. O dönemde güncellikle bağlantısı nedeniyle Toz Bulutları'nı paylaşmayı düşünmüş, ama yerini bulamadığım için sonuçlandırmamıştım.

Yaşananları dünyayla dolaysız bağ kurma ayrıcalığına sahip olanlar görüp biliyor. Ancak bir başkasının çevirisiyle algılayabilenlerse kendilerine verilenlerle yetinmek zorunda kalıyorlar.

Taksim Gezi Parkı'nda başlayarak tüm Türkiye'de yaşanan gelişmelerden (1, 2, 3, 4) sonra inanılmaz bir kutuplaşma gözlendi. Sanki görünmez eller, aşılmaz duvarlar örerek kendi kalelerini korumaya çalışıyorlardı.

Gelişen teknolojiler insanların daha kolay ve hızlı iletişim kurmasını, düşüncelerini iletebilmelerini, birleşebilmelerini ve gerektiğinde tepkilerini gösterebilmelerini sağlamıştı.

Normalde olması gereken, yöneticilerin bunu bir fırsat olarak görmesi, bilgiden ve farklı düşüncelerden yararlanarak geniş kesimlerin isteklerine en uygun çözümleri bulmaları değil midir?

Böyle olmadı. Gücü elinde tutanlar uzlaşmayı değil kendi çıkarlarını korumayı, ne pahasına olursa olsun yerlerini sağlamlaştırmayı seçtiler. Tepkiler ne kadar büyük olursa olsun, seçimleri kazanmış olmanın her istediklerini yapmalarına izin verdiğini, temel hak ve özgürlükleri yok sayabileceklerini söylediler. Karşı çıkanlara "Aldığın oy kadar konuş" dediler. Seçimlerin eşit ve sağlıklı koşullarda yapılmasının, seçmenlerin yaşanan gerçekleri bilmesinin ve değerlendirebilmesinin, kararlarını bilinçli verebilmesinin önünü açmak öncelikleri olmadı.

Bu koşullarda, başkalarını yok sayarak kendi isteklerini düşünüp çıkarlarını gözeten, sistemin sınırlı denetim mekanizmalarını bile olabildiğince etkisizleştirmeye çalışan anlayışa karşı bir oluşum ortaya çıktı. Yalnızca seçim güvenliğini sağlamayı, oyların özgürlüğünü ve sandıkları korumayı değil, ötesini, yönetici güçlerde pek sık rastlanmayan dürüst ve ilkeli yaklaşımları yaygınlaştırmayı amaçladı.

....

"Mart 2014’teki yerel seçim öncesi 'Oyuna sahip çık' diyerek yola çıktılar… Sandık başında gözetmenlik yapacak, bilgisayar sistemine girilen oy verilerini kontrol edecek yaklaşık 30 bin gönüllü topladılar. Bağımsız, sivil inisiyatif 'Oy ve Ötesi'nin 7 Haziran’daki genel seçimde hedefi 45 ilde, 12 bin okulda kurulacak 106 bin sandığın başında olmak. Bu da yaklaşık 120 bin gönüllü demek… Ancak seçime bir aydan az bir zaman kala, gönüllü sayısı 13 bin civarında." (5)

Aylin Yazan yaptığı haberde Oy ve Ötesi’nin sekiz kurucusu arasında yer alan Sercan Çelebi'nin sözlerini aktarıyor:

"HDP’nin baraja çok yakın olması, AKP’nin anayasaya değişikliğine ulaşacak güce erişip erişmemesi gibi çok temel şeyler bu seçim sonuçlarıyla ve sandık başında belli olabilir. Günün sonunda sandık başında etkilenebilecek oy miktarı yüzde 5’ler 10’lar filan değil. Bunu biz gördük; sandık başında seçim kazanılmıyor. Hastayı iyileştiriyor ama ölüyü diriltmiyor. Öyle bir dünya var."

Oy ve Ötesi'nin gönüllülerinin tek bir grup altında toplanmasının güç olduğunu, derneğin "Kim olursan ol gel" dediğini, ancak iktidarı destekleyen gönüllülerin AKP'den gözetmen olmayı tercih ettiklerini belirtiyor.

Aylin Yazan, 7 Haziran seçimlerinde ilk kez gönüllü müşahitlik yapacak olan Özgün Levent'in sözlerini de aktarıyor:

"Önceki seçimlerde sandıklarda yapılan yolsuzlukları evden elimiz kolumuz bağlı izliyorduk. Bu çaresizlik haline geldi. Eşim ve ben, oy verdikten sonra değişen seçim sonuçları, trafolara giren kediler gibi sosyal medyadan takip ettiğimiz durumları, yani neler döndüğünü kendi gözümüzle görmek, hem de müdahale edebilmek istedik. Çocuklarım da ileride 'Sen ne yaptın' dediğinde verebilecek bir cevabım olsun."

İşin sandık başında bitmediği, sandıktan çıkan sonuçların aktarıldığı SEÇSİS’teki (Bilgisayar Destekli Merkezi Seçmen Kütüğü Sistemi) verilerin kontrolünün de yapıldığı söyleniyor. Sandıklardan çıkan oylar sayıldıktan sonra tutanaklar ilçe seçim kuruluna gidiyor ve SEÇSİS sistemine giriliyor. Ancak sayıların girilmesi ile sonuçların açıklanması arasındaki süreç görülemiyor. Oy ve Ötesi, bu süreci geliştirdiği T3 adında özel bir yazılımla denetliyormuş. Her tutanaktaki sayılar, birbirinden habersiz üç kişi tarafından sisteme işleniyor, daha sonra bu sonuçlar SEÇSİS’tekilerle karşılaştırılıyormuş.

Oy ve Ötesi, 24 Nisan 2014'te dernekleşerek çalışmalarını tüzel bir kişilik altında sürdürmeye başlamış. (6) Oy ve Ötesi'nin 7 Haziran 2015 seçimlerinde görev aldığı iller ve partilerin net oy değişimi haritası görülebiliyor. (7) Basın bülteninde seçmen oylarının üçte birine doğrudan temas ederek hatadan caydıran bir gönüllü ağı kurulmuş olduğu, 7 Haziran'da bölge sorumluları, ilçe sorumluları, bina sorumluları, avukatlar ve sandık sorumlularından oluşan Oy ve Ötesi gönüllülerinin Türkiye’nin birçok noktasında kanunsuz işlemleri ve hataları tutanaklarla kayıt altına alarak usulsüzlüklere karşı caydırıcı bir rol oynadıkları, resmi sonuçlar karşılaştırmasında genel toplama etkisi olacak bir sapma tespit edilmediği belirtiliyor. (8)

....

"Seçimler yaklaşırken seçim hilelerinden ve seçimde muhtemel yolsuzluklardan bahsedilmeye başlandı. Varlıkları ve kuruluşları şaibeli parti ve siyasetçilerden namuslu icraatlar beklemiyoruz tabii. Burjuva sınıfı, eğitim kurumundan adalet kurumuna kadar her dokuyu kirleterek varlığını sürdürüp, ayakta kalabiliyor. Adam kayırma, torpilcilik, menfaatçilik, normal kabullerimiz arasına girmedi mi?" diye soran Hüseyin Kaplan, "Demirel’in hukuku hiçe sayan tutumları, Özal ahlâkı, Çiller zekâsı, AKP’ye sağlam bir zemin hazırlayarak bugünlere gelmemizi sağladı" demiş.

Yazısını Chamfort'un Soğuk Kül'ünden bir alıntıyla bitirmiş:

“Dünya dediğimiz toplum, bir sürü karşıt küçük çıkarların çatışmasından başka bir şey değil; kendine güvenen, savaşan, biri öteki tarafından sırayla aşağılanmış, yaralanmış ve ertesi gün bir bozgunun tiksintisinde, uykusuzluğun zaferinde cezasını çekmiş bütün gururların sonsuz bir kavgasından başka bir şey değil. Ertesinde hemen ezilmiş olma pahasına bir an dikkatleri üzerimize çektiğimiz bu yerde yalnız yaşamak, bu sefil kavgada hiç yaralanmış olmamak, hiç yaşamamak, varoluşu olmamak demektir. Zavallı insanlık!” (9)

....

Miting alanlarının uzaktan çekilmiş fotoğraflarında küçücük noktalara dönüşerek toz bulutlarının birer üyesi olan insanların her biri birey olabiliyor mu?

Gidecekleri alanı nasıl seçiyorlar, hangi kaygılarla karar veriyor, hangi nedenlerle oraya gidiyorlar, kime karşı olacaklarına, kimi destekleyeceklerine nasıl karar veriyorlar? Yaşadıkları yakın ve uzak bölgeleri, oynanan oyunların baş ve yardımcı oyuncularını, figüranlarını yeterince tanıyorlar mı? Yalnızca kendi doğrularına inandıkları, yakın bulduklarını destekledikleri için bile başlarına büyük kötülükler getirilebileceğini biliyorlar mı?

Yapılan resmi açıklamalarda söylenenler ne olursa olsun, sessiz bir direnişle yaşamlarını korumaya çalışan bireylerin haklılığı tüm belgeleriyle tarihe geçti, geçiyor. Can güvenliğini sağlamakla yükümlü olan yöneticilerin sorumsuz davranışlarının yarattığı tehlikeleri, toplumun değişik kesimlerine yayılmış bireyler kendi sağduyularıyla önlemeye çalışıyorlar. (10)

Seçim öncesinde ancak önemli bedeller ödenerek atlatılan tehlikeler henüz geride kalmış gibi görünmüyor. Yaşamı ve geleceği savunmayı sürdürmek gerekiyor.

Toz bulutlarının en önemli özelliği, bütünün içinde eşit ve dengeli oldukları halde özgünlüklerini koruyabilmeleri, her birinin özgürce gelişebilmesi midir? Doğanın güçlü ve ayrılmaz bir parçası olarak insan olmanın en güzel yollarını bulabilmesi midir?

....

Toz bulutlarının birliği. Bir Neruda şiiriyle anlatılabilir mi, yaşanabilir mı?

“Halkım ben, parmakla sayılmayan”

Largo. Ölü toprağı serpilmişti ülkenin ve kentin üzerine. Çok ağır, hüzünlü bir başlangıç yapıyordu kemanlar. Yalnız kadınlar güven duyacakları, inanacakları, sevecekleri birilerinin yanlarına gelmesini istiyorlardı. Uzun süre kimse görünmüyordu. Üstelik kalın üflemeli ve vurmalı çalgılar arada sert çıkışlarla korku salıyorlardı. Birden viyolalar güven veren duyarlı sesleriyle hüzne umut ekliyorlardı. Bölüm sıcak bir bekleyişle bitiyordu. Hülya bulutlardan ve sulardan kaçan insanları görüyor, annesini göremiyordu.

“Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde”

Moderato. Yavaşça kıpırdadı ölüler. Henüz yaşıyoruz diye fısıldadılar. Yalnızlar viyolalarla aralarına katılan ince ışıkların peşinden gidiyor, ritm hafifçe hızlanıyordu. Kemanlar bu yeni dostlarla konuşuyor, bulutları nasıl dağıtacaklarını soruyorlardı. Obua yalnızlığın hüznünü tüm orkestraya anlatıyordu. Viyolonseller gözlerindeki ince yaşları silip duyarlı tonlarıyla yürüyüşe katılıyorlardı. Kontrbaslar onların peşine takılıyor, vurmalılar hızı ayarlamak için tempoyu her katılımdan sonra daha güçlü bir sesle veriyorlardı. Hülya “Nasıl böyle öfkeyle saldırabiliyor bu insanlar?” diye düşünüyordu.

“Buğday nasıl filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne”

Vivace. Artık sokaklarda yürüyorlardı. "Bizi unutmayın, buradayız, aranızdayız" diyorlardı. Orkestra yola çıkmıştı artık. İlk kez şef olmadan çalıyorlardı. Coşkuya katılan şef piyanonun başına geçmiş, tüm çalgılarla tek tek konuşan ezgileriyle, gözleriyle, yüzündeki anlamla, başının hareketleriyle, arada ağzından dökülen duyulmaz sözlerle duygularını paylaşıyordu. Hülya Keriman Hanım’ı yine göremiyor, bu kargaşanın içerisinden kurtulabileceğinden umudunu kesmeye başlıyordu.

“Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde.”

Allegro. Canlılıkları yeni umutlar getirmişti. Sokaklarda coşkuyla kaçıyor, yaşamı boğmaya çalışanlara inat özgürlük dansları yapıyorlardı. "Sesimizi kısamazsınız, yaşamak için buradayız, notalara can vermek için buradayız" diyen orkestra büyük finali hazırlıyordu. Hep birlikte çaldıkları güçlü ezgilerde yeni ve daha güzel senfonilerin saklı olduğunu hissediyorlardı.

....

Toz bulutlarına çağrı. Bulutlara saldıran devin kısacık öyküsüyle yapılabilir mi?

Ne zaman canavar olmaya başladığını bilmiyordu. Herkes gibi sıradan bir boyla başlamıştı yaşamaya. İçinde mi büyük bir açlık vardı, yaşamın labirentli yollarından geçerken karşısına çıkanlar mı ona inanılmaz bir yeme dürtüsü kazandırmıştı? Müthiş bir hızla büyümüştü, büyüyordu. Sonunda kimsenin yanına yaklaşamadığı, herkese korku salıp ürküten gövdesiyle yapayalnız kaldı. Karşısında titrensin, söyledikleri hemen yapılsın, ne isterse anında ona sunulsun istiyordu. Başı göklere yakınlaştıkça, sesini çıkaranı daha çabuk ezmeye başladı.

Bir gün, yüzünün hemen yanında, küçük bir bulut gördü. Küçücüktü, rüzgarda usulca uçuyor, değişik biçimlere giriyordu. Öfkelendi. Nasıl yaklaşabilirdi bu küstah bulut onun erişilmez gücünün bu kadar yakınına. Kocaman yumruğunu bulutun üstüne indirdi. Bulut rüzgar olup dağıldı. Bulutlara saldıran dev, sevinç ve gururla geri döndüğünde bir başka bulutla karşılaştı. Kızdı. Tam ondan kurtulmuşken yine nereden gelmişti bu iğrenç beyazlık? Çılgınca bir düşmanlıkla saldırmaya başladı. Gücü tükenecekken bulutun yine usulca dağıldığını görüp rahatladı. Dinlenmek için çekileceği sırada başka beyazlıklarla karşılaştı. Köpürdü. Bulutlar çevresinde dönerken erişilmez düşmanlarıyla savaşarak yumruklarını ve tekmelerini savuruyordu. Kulağına buhar damlacıklarının her birinden gelen farklı sesler çalındı. Ne kalan yüreği, ne aklı onların zengin ezgilerinin güzelliğini duyup anlayamıyordu. İyice çileden çıktı. Yorgunluktan yere çökene dek umutsuz dövüşünü sürdürdü.


1. Mehmet Arat, Bir Taksim Polisiyesi, http://www.sanatlog.com/sanat/bir-taksim-polisiyesi/

2. Mehmet Arat, Kadinlar Nerde, http://www.sanatlog.com/sanat/kadinlar-nerde/

3. Mehmet Arat, Türkiye CNN’de, http://blog.radikal.com.tr/kultur-ve-sanat/turkiye-cnnde-24247

4. Mehmet Arat, Gezi yılının son günü, http://blog.milliyet.com.tr/gezi-yilinin-son-gunu/Blog/?BlogNo=442827

5. Aylin Yazan, Oy ve Ötesi: Bu kez sandık başı daha da kritik, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/05/150512_oy_ve_otesi

6. Oy ve Ötesi, http://oyveotesi.org/hakkinda/biz-kimiz/

7. Partilerin net oy değişimi haritası, http://oyveotesi.org/wp-content/uploads/2015/06/il-bazinda-T3-resmi-sonuc-fark-analizi.pdf

8. Oy ve Ötesi Basın Bülteni, http://oyveotesi.org/wp-content/uploads/2015/06/OYveOTESI_SEC%C4%B0M2015_DEGERLEND%C4%B0RMELER_10062015.pdf, 10.06.2015

9. HDP mitingindeki patlama dünya basınında, http://www.radikal.com.tr/dunya/hdp_mitingindeki_patlama_dunya_basininda-1374035, 06.06.2015

10. Hüseyin Kaplan, İflah Olmaz Riyakârlığımız, http://www.sanatlog.com/manset/iflah-olmaz-riyakarligimiz/

15 Şubat 2019 Cuma

Pak Parti


PKK kendisine Pak Parti denmesini istedi.

Bu haber başlığını görenler uzun süre düşündükleri halde bir anlam veremediler. Neydi bu PKK, nereden çıkmıştı, neden şimdi böyle bir açıklama yapıyordu?

Bazıları yaşadıkları hızlı iletişim çağının gereklerini yerine getirerek hemen unuttular, başka dünyalara dalıp bir daldan diğerine sekerek gezintilerini sürdürdüler.

Pek azı konuyu araştırmaya değer gördü. Kısa bir uğraştan sonra bazı bilgilere ulaşabildiler.

....

İlk izlenimleri haber yeni olsa da konunun epey geride kalmış olmasıydı. Geçmişteki bazı olaylarla ilgili yeni kaynaklar bulunmuştu. Anlamakta zorlandıkları bir kavrama ulaşmışlardı. Bölücülük. Uzun süredir çatışmalardan, savaşlardan uzak yaşadıkları için ayrı düşmek nedir bilmiyorlardı. Nefretten, düşmanlıktan tümüyle habersizdiler. Konuyla ilgili buldukları bir metni yorumlayarak anlamaya çalıştılar.

"Bölücülük. Bunu anlatmak kolay değil. Bir örnek vereyim. Yağmur yağdı yağacak bulutlu bir sonbahar gününde Tayyar Bey eline keskin bir bıçak alıp olgunlaşmış parlak, bir yanı kırmızı elmayı ikiye ayırırsa kim bölücü olur? Yarısı yeşil elmanın parçalarından biri mi? Onu kesen bıçak mı? Bıçağı elinde tutan Tayyar Bey mi? Yoksa ona 'Bu elmanın yarısı yeşil, yarısı kırmızı. Bir yanı güneş görmüş, olgunlaşmış, serpilip gelişmiş. Diğer yanı geri kalmış. Toprağın suyundan, güneşinsıcaklığından yararlanamamış. Kesip ayırmalısın ikisini birbirinden' diyen bir başkası mı?"

Bu tuhaf paragrafı kim, ne zaman yazmıştı? Bu konuda bilgi yoktu. Ama şu an içinde oldukları kardeşlik ortamından çok önce olmalıydı mutlaka. Çünkü gördükleri diğer yazılar, haberler hiç de güzel bir ilişkiyi anlatmıyordu. Çıkar çatışmasıyla beslenen nefret ve hoşgörüsüzlüğün getirebileceği sonuçların en acı örneklerini görüyorlar, bunlarla karşılaşmaya alışmamış yürekleri derin bir acıyla yanıyordu.

....

Pak Parti'yle ilgili araştırmalarından bir sonuç alamadan bu kez bir Akça Parti'yle karşılaştılar.

Buldukları not "Akça Parti kararıyor mu?" diye başlıyor ve içinde şöyle deniyordu:

"Öteden beri AKP'nin kısaltma olarak Akça Parti kullanılmasını istemesini pek anlayamadım. Aydınlanma ve Kurtuluş Partisi'ne niçin böyle densin ki? Ya PKK bu kısaltma bizi kötü gösteriyor, bize Pak Parti densin derse ne olacak? Ama sonuçta her bireyin, her kurumun başkalarına zarar vermediği sürece dilediğini düşünme, söyleme ve isteme hakkı vardır."

Daha sonra anayasa tartışmalarından söz ediliyordu. Notları okumadan önce bunun anlamını öğrenmeleri gerekti. Çünkü yaşamlarında yasaların ne kendisi, ne anası, ne de babası vardı. Epey çaba harcadıktan sonra bunların ilkel toplumlardaki insanlar ve gruplar arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar dizisi olduğunu anlar gibi oldular. Bir gezegende yaşayanların ne kendilerine, ne birbirlerine, ne geçmişlerine, ne de çocuklarının geleceğine saygısı yoksa, davranışlarını tümüyle bencillikleri ve çıkarları belirliyor, çatışmalarda üstün gelen her istediğini yapabiliyorsa işlerin çok da kötüye gitmemesi için bazı önlemler alınması gerekiyordu. Hukuk denilen genel bir doğruya uymaya çalışarak önce genel, sonra özel kurallar hazırlanıyordu. Yine de bu uygulamalar kesin çözüm getirmiyordu, çünkü gücü eline geçiren hepsini dilediği gibi çarpıtıyor, değiştiriyor, bildiğini okuyordu.

Anayasayı araştırırken bir yazıda (1) karşılaştıkları sansür sözcüğü başlarına iş açtı. Bunun ne olduğunu anlamak için epey kafa yordular.

O koşulları tümüyle anlamaları olanaksızdı. Yine de bir an için orada olduklarını düşündüklerinde büyük bir üzüntü duydular. Acımasız kalabalığın içine düşmüş duyarlı, güzel insanlar büyük zorluklara katlanmış olmalıydı.

Sonra insanların hak ve özgürlüklerini korumayı güvence altına alması beklenen anayasayla ilgili buldukları notları anlamaya çalıştılar.

"Ama anayasanın eşitlikle ilgili maddesinde yürütme ve yasama gücünü elinde tutan tarafın mutlak anlamda eşitliğe, ayrımcılık yasağına, sosyal dışlanmaya karşı güvence verilmesine, devletin pozitif yükümlülüğü ve kadın erkek eşitliği gibi temel kavramlarda düzenleme yapılmasına karşı çıkmasına bir anlam veremedim. Yönetimde olmak, güç, insanı değiştirebilir. Ama yine de sorumluluk, sağduyu ağır basmalı. Haklı isteklere kulak tıkamak, zorla, baskıyla, katı sınırlarla insanları ve toplumu dönüştürmeye çalışmak olumlu sonuçlar vermiyor. Üstelik çok ağır bedeller ödenmesine yol açabiliyor. İletişimin, düşüncenin, bilimin önünün en azından teknik olarak böylesine açılmış olduğu bir çağda özgür bir gelecek diliyorum."

Geçmişi anlamak kolay değildi. İletişim, düşünce ve bilim sözcüklerinde bir sorun yoktu. Artık bunların tümü sonsuz bir özgürlüğe kavuşmuştu. Yeryüzünü paylaşan insanlar doğanın bir parçası olduklarının bilincindeydiler. Hem birbirlerini, hem de gezegeni paylaştıkları tüm canlıları her an yüreklerinde hissediyorlardı. Ama baskı ve sınır kavramları onlar için bir anlam taşımıyordu. Ancak çok uzun bir araştırma ve okuma programından sonra biraz olsun atalarının bir zamanlar yaşadığı sıkıntıları anlayabildiler.

Bir başka notta "Anayasayı cinsellik ve mahalle baskısı tıkadı" deniyordu. Cinselliğin yalnızca nüfus artışı sağlamak ve çocuk yapmak için yaşanması isteniyor, bunun dışındaki yaklaşımların yanlış olduğu söyleniyordu. Özgürlüklerinin gücüyle yaşadıkları mutluluğu düşününce bunu da anlamaları kolay değildi.

"En az üç çocuk önerisi batıda kabul görse bile artış hızı uzak bölgelerdekine yetişemez. On yıl, yirmi yıl sonra oradaki nüfus ezici bir çoğunluğa ulaşabilir. Geçmişte bugünün güçlü partisine kayan avantaj o bölgede yaşayanların destekleyeceği bir başkasına kayabilir."

Burada ne söylendiğini pek anlamadılar. Seçim, propaganda, oy almak ya da satın almak, yönetimi ele geçirmek için her türlü yolu deneyerek kendi çıkarlarına yatırım yapmak tanıdıkları kavramlar değildi. Fazla üzerinde durmadan geçtiler.

Beynin değişkenliği ve aşkı konu alan not epey ilgilerini çekti. Onlar için geçmişten gelen böyle bir not bulmak, taş devrinden kalmış bir bilgisayar bulmaktan farksızdı. Notta bilim insanlarının cinsel tercih konusundaki çalışmalarından söz ediliyor, bazıları cinsel tercihin doğuştan geldiğini söylese de yıllarca heteroseksüel olan ve hiçbir biseksüel geçmişi olmayan insanların bile homoseksüel aşk yaşayabildiği anlatılıyordu.

Notlardan birinde insanın doğaya verdiği zarardan söz ediliyordu. (2)

Çevreye ve topluma karşı duyarlı olmaya çağıran notlar onları duygulandırıyor, kendilerini borçlu hissediyorlardı. Yaşadıkları güzel dünyayı işte bu tür kişilere borçluydular, kim olduklarını bilmeseler de onları kendi ataları olarak kabul ediyor, seviyor, saygı ve minnet duyuyorlardı.

....

"PKK kendisine Pak Parti denmesini istedi."

Haberin kaynağı olan notta böyle yazıyordu.

Tarih 29 Ekim 2023 olarak atılmıştı ama ayrıntılı bir inceleme yapmadan bunun gerçekten bu zamanda mı, yoksa çok daha önce mi yazıldığını bilebilmek olanaksızdı.

Amed adı verilen bir yerde yapılan açıklamadan söz ediliyordu.

Yazıda geçmişte karşılıklı yanlışlar yapıldığı, ancak dönemin başbakanının önerilerini dikkate alan yoksul bölge insanlarının üstün doğurganlığının önce bölgede, sonra da genelde diğerlerini azınlık durumuna getirdiği belirtiliyordu. Bundan sonra yeni bir sayfa açılacağı, partinin eski kısaltmasının hem kötü çağrışımlar yapan söyleniş biçimi, hem de geçmişte yaşanan üzücü olayları anımsatması nedeniyle artık kullanılmayacağı söyleniyordu.

"Partilerin Kardeşlik Kuruluşu olarak açıldığımızda kısaltmamızın PKK olacağını hiç düşünmemiştik. Geçen yıllarda kısaltmamız adımızdan çok yıprandı. Sorunları geride bıraktığımız, gerçek kardeşlik, barış ve dayanışmanın ışıklarını gördüğümüz bu koşullarda yaptığımız değişiklikle "Partiler Arası Kardeşlik" oluşumunun yaşama geçmesinin mutluluğunu yaşıyoruz."

....

Gördükleri haberle ilgili gerçeği araştıranların buldukları son not bu oldu. Geçmişle ilgili yeni izler taşıyarak günlük yaşamlarına döndüler.



1. Burcu Cebesoy, Sinemada Sansür, http://www.sanatlog.com/etiket/sansur-sistemi-ve-anayasa/
2. Mehmet Arat, Doğanın En Büyük Yanlışı: İnsan, http://blog.milliyet.com.tr/doga-nin-en-buyuk-yanlisi--insan/Blog/?BlogNo=352989