Taksim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taksim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2019 Cumartesi

Gerçeğin Katli ve Ölümün Sardığı Yaralar


"Savaşa karşı barışı; baskı, şiddet ve zora karşı özgürlükleri ve demokrasiyi; hırsızlığa ve sömürüye karşı emeğin mücadelesini yaşamın her alanında yükselten, toplumsal sorumluluğumuzdan dolayı demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi de veren DİSK, KESK, TMMOB ve TTB olarak 'Savaşa İnat, Barış Hemen Şimdi!' sloganıyla düzenleyeceğimiz Emek, Barış Ve Demokrasi Mitingi 10 Ekim 2015 Cumartesi Ankara'da yapılacaktır.

Bu karanlık gidişata dur diyen; eşitliğin adaletin, barışın ve demokrasinin sesi olan emekçiler, işçiler, doktorlar, hemşireler, sağlık emekçileri, mimarlar, mühendisler, kadınlar, sanatçılar, gençler, aydınlar, ötekileştirilenler, dışlananlar, yüreği ülkesinin esenliği için atanlar 10 Ekim 2015 Cumartesi günü saat 10:00'da Ankara Tren Garı önünden hareket ederek, saat 12:00-16:00 arasında Sıhhiye Meydanı'na yapılacak "Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi”nde buluşuyor.

Tüm halkımızı 10 Ekim 2015 Cumartesi günü buluşmamıza davet ediyoruz.
EMEK, BARIŞ ve DEMOKRASİ MİTİNGİ:
Tarih: 10 Ekim 2015, Cumartesi
Buluşma Yeri: Tren Garı – Ulus/Ankara
Hareket Saati: 10:00
Miting Yeri: Sıhhiye Meydanı – Ankara
Miting Başlama Saati: 12:00"

Uzun hazırlıklar ve gerekli yasal süreçler tamamlanarak gerçekleştirilme aşamasına gelen etkinliğin duyurusu böyle yapılmış.

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB'nin çağrısıyla 10 Ekim'de Ankara'da yapılacak "Emek, Barış, Demokrasi Mitingi”nin katılımcıları, 1 Ekim 2015'te ortak bir basın toplantısı düzenlemişler. (1)

....

İnsanın çoğu etkinliği gibi, mitingler de uzun bir hazırlık süreci gerektirir. Görüşlerini duyurmak, tepkilerini göstermek isteyen kurumlar önce yaşananları anlamaya ve amaçlarını netleştirmeye çalışırlar. Sonra neleri, kimlere, nasıl duyuracaklarına karar verirler. Demokratik sistemlerde tüm bunlar coşkulu ve saygı duyulan süreçlerdir.

Mitingin duyurulması sırasında kadınların barış çağrısı yükselmiş. (2) "10 EKİM'DE ANKARA'DAYIZ!" denmiş. "Emek, Barış, Demokrasi Mitingi" için bir video hazırlanmış:

"Gözlerimizin rengi ne olursa olsun...

Gözyaşlarımızın rengi aynıdır."
(3)

Gözyaşları...

Gözyaşları...

Gözyaşları...

Gözyaşlarını dindirmeyi umarak miting hazırlıkları coşku ve kararlılıkla sürdürülmüş. Barışa karşı ille de savaş demeyen partilere ziyaretler yapılabilmiş.

....

Türkiye'de 2010 yılında tarihi bir seçim yapıldı.

Otuz yıl önceki 1980 gibi, 2010'un da bir dönüm noktası olduğu söylenebilir.

1980'de demokratik siyasete ara vererek yönetime el koyan Milli Güvenlik Konseyi'nin akan kanı durdurduğu öne sürülmüştü. 2010'da askeri vesayete son vererek devlet gücünü ele geçiren anlayışın yeni bir anayasayla hak ve özgürlüklerin önünü açacağı söylendi.

Tüm politik süreçler gibi, anayasa hazırlıklarında da kuşkulu, eksik, yanlış yanlar vardı. Farklı yorumlar yapılıyordu. Kimileri zaten hazırlayan veya kabul edilirse kazanacak olanlardı, destekliyorlardı. Kimileri yetersizlikleri olsa da demokrasinin önünü açabileceğini düşünüyor, "Yetmez ama evet" diyordu. Diğerleri, karşı çıkma gerekçeleri aynı olmasa da, geniş bir destek alarak temel hak ve özgürlükleri güvence altına alacak bir anayasa yapılmasının önemine inanıyor, öncelikle güvenin, açıklığın ve denetlenebilirliğin sağlanması, uzlaşma zemini yaratılması gerektiğini düşünüyorlardı.

Yeni anayasadan sonra biraz karışık bir dönem yaşandı. Şeffaflık pek yakın görünmüyordu. Yaşanan acıların dinmesi, bir daha yaşanmaması için sorumluların araştırılması, bulunması gerekiyordu. Ne yazık ki bu süreçler pek yavaş, adeta durarak ilerliyordu. (4)

Küçülen dünyada uzaklardaki acılar bile gelip vurabiliyor. Çok yakındaki sorunlarsa süreklileşebilecek ölümcül tehlikeler yaratabiliyor. Savaşın kendisi adından korkunç. Bunu görebilenler, ateşi hissettikleri anda söndürebilecek tek güç olan barışa sarılıyorlardı. (5)

21 Mart 2013'te Diyarbakır'da yeni bir resim çizildi. Uzak gibi görünen çözümlerin çok yakına gelebileceği, barışın, kardeşliğin, anlayışın, dostluğun, sevginin gücünün yükselebileceği düşünüldü. Derin devlet yüzeye çıkabilir, barışa, insana, halklarına dost olabilir miydi? (6)

Sorunun çözümünde atılabilecek adımları araştırmak, farklı kesimlerin düşüncelerini almak, uzlaşma yollarını araştırmak için bir heyet kuruldu. Ama bazı insanlar o kadar inatçıydı ki, keçiler bile onlara uzlaşma dersi verebilirdi. (7)

Mayısta rüzgarın yönü döndü. Taksim yine bir barış alanı olabilecekken, anlaşılmayan bir nedenle kent yaşamını durduran ve her yanı gaza boğan engellemeyle gözyaşı ve acı içinde kalmıştı. (8)

Taksim'de yaşananlar bununla kalmamış, Gezi Parkı toprağa ve yaşama sarılmanın, ayağa kalkmanın simgesi olmuş, güç vermiş, ama akıl almaz bir saldırıyla karşılaşarak büyük acılar da yaşamıştı. (9)

Ne yazık ki yaşamlarımızdan acı kayıtlar eksik olmuyordu. Soma'daki madende yitirilenlerin acısı sürerken Gezi Parkı olaylarının yıldönümü gelmişti. Başta Taksim, tüm Türkiye yeniden gaz bulutlarıyla örtülmüştü. Temel haklarını kullanarak yürüyüp açıklama yapmak isteyenler engellenmiş, yeni acıların yaşanacağı korkularını artırmıştı. (10)

Yaşananlar toplumsal belleğimize ulaşabildi mi? Geleceğin kararmaması için geçmiş deneyimlerimizden yararlanabiliyor muyuz?

Nasıl bir ülkede “Cinayette dokunmadılar yolsuzluk operasyonunda attılar” başlığı atılabilir? Hukukun, insan haklarının ve yasama yürütme yargı arasındaki kuvvetler ayrılığı dengesinin korunduğu, basının haber alabildiği ve verebildiği, seçmenlerin gelişmeleri öğrenerek gerektiğinde seslerini duyurabildiği bir yerde tüm bunlar yaşanabilir miydi? Nasıl bir ülkede yolsuzluğu soruşturanlar hain ve düşman ilan edilir, kimin ne yapmış olduğu bir yana bırakılıp olayın çözümü seçim propagandalarıyla kazanılacak bir başarıya bağlanır? (11)

Nasıl bir ülkede anayasa, gücü elinde tutanların istediği gibi yorumlayıp uyguladığı anlamını yitirmiş bir metne dönüşür? Nasıl bir ülkede yasama yürütmenin, yürütme başkanlık hayali kuranların karşısında çaresiz kalır? Nasıl bir ülkede yargı kılıf hazırlama sanatına dönüşür?

Nasıl bir ülkede tüm bu yaşananlardan sonra meclise giren milletvekilleri, geçmişin yaralarını sarmak ve geleceği aydınlatmak için güçlü ve kararlı bir duruş gösteremezler? Hangi partiden olurlarsa olsunlar bu toprakların güzel insanlarının iyiliği için birleşmezler? Uzlaşmak, demokratik sistemin işlemesini sağlamak, Kendilerini seçenlerin çıkarlarını korumaya çalışmak için adım atmazlar? Gerçeklerin güçlülerin istediği gibi gösterilmesine ses çıkarmazlar, katledilmesine sessiz kalırlar? Ne zaman ve nasıl biteceği belli olmayan korkunç bir çatışma ve savaş ortamının kalıcılaşması, bu toprakların üzerindeki tüm güzel insanları, çocukları ve torunlarını bile yutabilecek bir bataklığa dönüşmesi tehlikesine karşı birleşmezler?

Galiba Türkiye gibi insanlarının çoğunun yaşananları izlemekle yetindiği, insanları olup bitenleri tepedekilerin istediği gibi görmeye alıştırılmış, eğitimsiz bırakılıp baskıyla yönlendirilerek insanca durabilmesi engellenmiş, zenginliğiyle övündüğü halde çağın gereklerine uyamayan ve insanıyla barışamayan ülkelerde.

Ne yazık ki insanıyla barışamayan ülkelerin ödediği bedel çok ağır olabiliyor. 7 Haziran 2015 seçimleri toplumsal bir uzlaşma, tüm kesimleri kucaklama, daha iyi bir yolda hep birlikte yürüyebilme için tarihi bir barış fırsatı vermişti. Bunun değerlendirilmesi bir yana, acımasız bir çatışma ortamı adım adım getirildi.

Bu toprakların en güzel, en üretken, insana ve yaşama en çok sahip çıkan insanları daha kötüye gidilmemesi, barışa güçlü bir destek verilmesi için 10 Ekim 2015'te Ankara'da yapılacak mitingi düzenlediler.

İnsan olanlara insanca bir ses duyurmaya çalıştılar:

"Gözlerimizin rengi ne olursa olsun...

Gözyaşlarımızın rengi aynıdır."

Gözyaşları...

Gözyaşları...

Gözyaşları...

Gözyaşlarını dindirmeyi umarak miting hazırlıkları coşku ve kararlılıkla sürdürüldü.

Sonra... Sonra hiçbir şey olmadı. İki canlı bomba ellerini kollarını sallayarak buluşma alanına ulaşmadı, binlerce kişinin arasında, ölüm saçmadı. Kimse ölmedi. Onlar yaşıyor.

Tüm acılar, yönetmeye çalışanların yapmayı gerçekten bildiği belki de tek iş olan yasaklamalarla, bir anda siliniverdi!

Kimse ölmedi. Onlar yaşıyor.

....

Ölümün sardığı yaralar...

Seçimden ölüme gidilmesi normal midir?

Anayasa, yasalar, yasama, yürütme, yargı, basın, seçimler, partiler, milletvekilleri ne işe yarar?

Bu topraklarda yaşayan herkesin yaşama hakkını güvence altına alacak, barışın ve gelişmenin önünü açacak adımların atılmasını sağlamak kimin sorumluluğudur? Savaş barış getirebilir mi? Ölüm yara sarabilir mi? Ölümün sardığı yaralar kimin yaralarıdır?

Ölümün açtığı yaralar kapanabilir mi? Nasıl kapanır? Bir başka ölümle mi?

Ölüm yaraları sarabilir mi? Hangi ölüm, kimin yarasını sarar?

Biliyoruz. Belki de bilmiyoruz. Bildiğimizi sanıyor, anlayamıyoruz. İnsana ve yaşama bu kadar düşman yaklaşımların ısrarla, inatla, tüm güzelliklere meydan okuyarak sürdürülebilmesini aklımız almıyor. Utanıyoruz. Deliriyoruz. Yaşamanın ve yazmanın anlamları değişiyor. Doğanın güzelliğinde erimenin yerini yaratıkların dünyayı yok etmesinin karşısında durabilmek alıyor.

Yaşamla ölüm arasındaki ilişkiyi çözemediğimiz için mi yazıyoruz?

....

Gerçeğin katli...

Gerçekler katledilebilir mi?

Acımasızca, bir anda, geride en küçük bir kırıntı, onları yaşayıp hissetmiş tek bir canlı bırakmadan.

Gerçekçilik doğadan mı, toplumdan mı beslenmelidir? Doğa köyümüz müdür, kasabamız mı, kentimiz mi, yurdumuz mu, dünyamız mı, galaksimiz mi, evren mi, daha ötesi mi?

Gerçek bireyin mi, toplumun mu algısıyla biçimlenir?

Gerçekçiliğin farklı (kaba, doğal, ontolojik, kavramsal, bilimsel, şekilsel, ahlaki, anlamsal, bilgi kuramsal, politik) biçimleri olması gerçeği etkiler mi?

Peki "Toplumsuz Gerçekçilik" olabilir mi?

Politika için de benzer adlar verilmiş midir? Verilebilir mi? Toplumcu, toplumsal, fantastik, doğal, kaba politikalardan söz edilebilir mi?

En basit politika öldürmek ya da ölmek midir? Tüm yaşam bununla mı açıklanabilir?

Peki insansıların, insancıkların, insansızların, insanoburların birer gerçekleri var mıdır? Kimin içindir, kime hizmet etmektedir?

...

Son yıllarda çevremizde gördüğümüz polis sayısı epey arttı.

Kuşkusuz güvenlik kavramı orduları, istihbarat örgütlerini ve özel yapıları da kapsayabilen çok geniş bir konu. Ama genelde suç olaylarıyla ilgili edebiyat ürünleri polisiye başlığı altında değerlendiriliyor. Bireysel suçlarla toplumsal suçları ayırmak çok kolay olmayacağı için polisiye edebiyat genel bir tanımlama olarak düşünülebilir.

Feodal ve despotik toplumlarda, suçları “kanıtlama” ve suçlunun maskesini indirmenin başlıca yolu işkenceymiş. 19. yüzyılın ceza hukuku ile getirilen düzenlemelerle kanıt toplama süreci bir prosedüre bağlanmış. Suç takibi sürecinde skolastik tartışmanın yerini ipucu toplama almış. Suçluya verilecek hükmün dayanağı olarak işkenceyle alınmış itirafların yerin mahkeme tarafından kabul edilebilir resmi kanıt geçmiş. 19. yüzyıldan itibaren bilimin geldiği bu noktadaki veriler polisiye romanın doğuşu ve gelişmesinde etkili olmuş. (12) Polisiye romanlar, işkenceye ve sözlü itirafa dayalı yargılamadan, deliller ile yargılama sistemine geçilen modern dönemin hukuk, toplumsal düzen ve suç anlayışı üzerine kurulmuş. (13)

Polis romanlarında getirilen yaklaşımlar toplumsal olayların da çözümlenmesinde kullanılabilir mi? Bir suçun nasıl aydınlatıldığını sanatın tanıklığıyla okumak dünyanın daha iyi kavranmasına katkı sağlar mı?

"Kabahatin çoğu sende" diye sitem edilenler polisiye bir kitap okumuş mudur? Dayatılan dar bakış açıları yerine kendi düşüncelerini ve çözümlerini geliştirebilirler mi? Gerçeği aydınlatabilirler, görebilirler mi? Gerçeğin anlatılma biçimlerine verilen adlar, gerçekçiliğin türleri önemli midir? Gerçek, kuantum evreninde göreceli midir? İnsanın, kelebeğin ve penguenin gerçekleri farklı mıdır? Ya yaşamın ve ölümünkiler? Gerçeğin acılarını, son yılların süreklileşen ve yükselen ölümlerini, Suriye'yi Irak'ı Roboski'yi Reyhanlı'yı Gezi'yi Lice'yi Suruç'u Cizre'yi ve Ankara'yı, yaşamını yitirenler nereden ve kimden olurlarsa olsunlar, yakınlarında ve insanlık katında ne büyük acılara yol açtığını anlamaya çalışarak içinde duymayanın, gözyaşı dökmeyenin insanlığından söz edilebilir mi?

Oy verme hakkına sahip herkes en az bir polis romanını anlayarak okuyabildiğinde seçim sonuçları mı, seçime katılan partiler ve adaylar mı, yoksa yaşamla ve seçimlerle ilgili ne varsa tümü mü değişir?

....

Belki de yaşamla ölüm arasındaki ilişkiyi çözemediğimiz için yaşıyoruz. Bunu çözdüğümüz anda, bir gün çözebilirsek, yaşam bitecek.

Belki de yaşamla ölüm arasındaki çelişkiyi çözemediğimiz için ölüyoruz. Bunu çözdüğümüz anda, bir gün çözebilirsek, ölüm bitecek.

Ölüm yaraları sarar mı? Sarabilir mi? Hangi ölüm, kimin yarasını sarmıştır? Kimin yarasını sarabilir? Hangi ölümün kime yaradığını anlamak, bugün yaşananları geleceğe gidip geçmişe bakarak görmekle, yaşamı bir polisiye roman gibi okumakla mı mümkündür?

....

Erkekler ağlamaz, biliyorum.

Ama aradan geçen zamana karşın hatırladıkça gözyaşlarımı tutamıyorum.

Katledilen masum insanların acısını yüreğinde bir ateş gibi hissetmeyenlerin, durulması gereken yerde durmayanların, yaraları sarmak için adım atabilecekken atmayanların insanlıklarından kuşku duyuyorum.

....

Bu yazıyı kimler ne zaman okur, okuyanlar neler düşünür, önceden bildikleriyle daha sonra bilecekleri arasında yeni köprüler kurabilirler mi?

Bilmiyorum.

Ama bedeninin sıcaklığını henüz yitirmemiş her kişi,
yaşamın tüm ışıklarıyla birlikte insanlığından da ayrılıp ölümün karanlığına yaşarken gömülmüş olanlar bile,
barışın mı savaşın mı yanında olacağına dair kararını verdiğinde,
nefret ettikleriyle birlikte sevdiği herkesin de geleceğini kurtaracak ya da yok edecek bir seçim yapmış olacaktır.

1. 10 Ekim Mitingi Açıklama, https://www.youtube.com/watch?v=H79S3rXwNyM, 2 Ekim 2015
2. Kadınlar Barışa Çağırıyor, https://www.youtube.com/watch?v=saWAyF2ZkJw&feature=youtu.be, 2 Ekim 2015
3. 10 Ekim'de Ankara'dayız, https://www.youtube.com/watch?v=9pQdOcqwQbc, 3 Ekim 2015
4. Mehmet Arat, Müsteşarın kötü günü, http://blog.milliyet.com.tr/mustesarin-kotu-gunu/Blog/?BlogNo=356258
10. Mehmet Arat, Acı Kayıt, http://www.sanatlog.com/sanat/aci-kayit-yasananlarin-kisisel-ve-toplumsal-bellege-gonderilmesi/
11. Çocuklar ve Seçmenler, Mehmet Arat, http://www.sanatlog.com/sanat/cocuklar-ve-secmenler/
12. Ejder Çelik, Batı Edebiyatında Polisiye Romanın Gelişimi Sürecinde Düşünsel ve Sosyal Etkiler, http://www.sdergi.hacettepe.edu.tr/makaleler/Polisiye-Romanin-Gelisimi-Mayis-2015.pdf
13. Selin Atalay, http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt7/sayi35_pdf/1dil_edebiyat/atalay_selin.pdf, Modern Toplumun Edebi Ürünü Polisiye Romanlar ve Polisiye Romanlarda Cinsiyetçilik

25 Mayıs 2019 Cumartesi

Toz Bulutları


Bu yazıda bir yalnızlık senfonisinden söz etmek istiyorum. Ama amacım yalnızlığı değil, toz bulutlarının birliğini anlatmak.

Yazarların kendi çalışmalarından söz etmelerinin pek hoş karşılanmadığını biliyorum. Yine de, uzunca bir ön hazırlık döneminden sonra son metnini yazmaya başladığım sıralarda Yalnızlık Senfonisi'ne bir ayrıcalık tanımayı düşünmüştüm.

Cumhuriyetin onuncu yılında doğan Keriman Hanım'ın yaşadığı dönemden yaşam ve yalnızlık öyküleri anlatmayı amaçladığım Yalnızlık Senfonisi'ni yazarken, Taksim Gezi Parkı'nda ve her yerde yaşananlar kaçınılmaz biçimde aklıma ve öyküye girmişti. Yayıncılığın, dünyanın ve teknolojinin gelişmesine bağlı hızlı değişim sürecinde iletişim, yazma ve okuma biçimleri de yeni yollar buluyor. O dönemde güncellikle bağlantısı nedeniyle Toz Bulutları'nı paylaşmayı düşünmüş, ama yerini bulamadığım için sonuçlandırmamıştım.

Yaşananları dünyayla dolaysız bağ kurma ayrıcalığına sahip olanlar görüp biliyor. Ancak bir başkasının çevirisiyle algılayabilenlerse kendilerine verilenlerle yetinmek zorunda kalıyorlar.

Taksim Gezi Parkı'nda başlayarak tüm Türkiye'de yaşanan gelişmelerden (1, 2, 3, 4) sonra inanılmaz bir kutuplaşma gözlendi. Sanki görünmez eller, aşılmaz duvarlar örerek kendi kalelerini korumaya çalışıyorlardı.

Gelişen teknolojiler insanların daha kolay ve hızlı iletişim kurmasını, düşüncelerini iletebilmelerini, birleşebilmelerini ve gerektiğinde tepkilerini gösterebilmelerini sağlamıştı.

Normalde olması gereken, yöneticilerin bunu bir fırsat olarak görmesi, bilgiden ve farklı düşüncelerden yararlanarak geniş kesimlerin isteklerine en uygun çözümleri bulmaları değil midir?

Böyle olmadı. Gücü elinde tutanlar uzlaşmayı değil kendi çıkarlarını korumayı, ne pahasına olursa olsun yerlerini sağlamlaştırmayı seçtiler. Tepkiler ne kadar büyük olursa olsun, seçimleri kazanmış olmanın her istediklerini yapmalarına izin verdiğini, temel hak ve özgürlükleri yok sayabileceklerini söylediler. Karşı çıkanlara "Aldığın oy kadar konuş" dediler. Seçimlerin eşit ve sağlıklı koşullarda yapılmasının, seçmenlerin yaşanan gerçekleri bilmesinin ve değerlendirebilmesinin, kararlarını bilinçli verebilmesinin önünü açmak öncelikleri olmadı.

Bu koşullarda, başkalarını yok sayarak kendi isteklerini düşünüp çıkarlarını gözeten, sistemin sınırlı denetim mekanizmalarını bile olabildiğince etkisizleştirmeye çalışan anlayışa karşı bir oluşum ortaya çıktı. Yalnızca seçim güvenliğini sağlamayı, oyların özgürlüğünü ve sandıkları korumayı değil, ötesini, yönetici güçlerde pek sık rastlanmayan dürüst ve ilkeli yaklaşımları yaygınlaştırmayı amaçladı.

....

"Mart 2014’teki yerel seçim öncesi 'Oyuna sahip çık' diyerek yola çıktılar… Sandık başında gözetmenlik yapacak, bilgisayar sistemine girilen oy verilerini kontrol edecek yaklaşık 30 bin gönüllü topladılar. Bağımsız, sivil inisiyatif 'Oy ve Ötesi'nin 7 Haziran’daki genel seçimde hedefi 45 ilde, 12 bin okulda kurulacak 106 bin sandığın başında olmak. Bu da yaklaşık 120 bin gönüllü demek… Ancak seçime bir aydan az bir zaman kala, gönüllü sayısı 13 bin civarında." (5)

Aylin Yazan yaptığı haberde Oy ve Ötesi’nin sekiz kurucusu arasında yer alan Sercan Çelebi'nin sözlerini aktarıyor:

"HDP’nin baraja çok yakın olması, AKP’nin anayasaya değişikliğine ulaşacak güce erişip erişmemesi gibi çok temel şeyler bu seçim sonuçlarıyla ve sandık başında belli olabilir. Günün sonunda sandık başında etkilenebilecek oy miktarı yüzde 5’ler 10’lar filan değil. Bunu biz gördük; sandık başında seçim kazanılmıyor. Hastayı iyileştiriyor ama ölüyü diriltmiyor. Öyle bir dünya var."

Oy ve Ötesi'nin gönüllülerinin tek bir grup altında toplanmasının güç olduğunu, derneğin "Kim olursan ol gel" dediğini, ancak iktidarı destekleyen gönüllülerin AKP'den gözetmen olmayı tercih ettiklerini belirtiyor.

Aylin Yazan, 7 Haziran seçimlerinde ilk kez gönüllü müşahitlik yapacak olan Özgün Levent'in sözlerini de aktarıyor:

"Önceki seçimlerde sandıklarda yapılan yolsuzlukları evden elimiz kolumuz bağlı izliyorduk. Bu çaresizlik haline geldi. Eşim ve ben, oy verdikten sonra değişen seçim sonuçları, trafolara giren kediler gibi sosyal medyadan takip ettiğimiz durumları, yani neler döndüğünü kendi gözümüzle görmek, hem de müdahale edebilmek istedik. Çocuklarım da ileride 'Sen ne yaptın' dediğinde verebilecek bir cevabım olsun."

İşin sandık başında bitmediği, sandıktan çıkan sonuçların aktarıldığı SEÇSİS’teki (Bilgisayar Destekli Merkezi Seçmen Kütüğü Sistemi) verilerin kontrolünün de yapıldığı söyleniyor. Sandıklardan çıkan oylar sayıldıktan sonra tutanaklar ilçe seçim kuruluna gidiyor ve SEÇSİS sistemine giriliyor. Ancak sayıların girilmesi ile sonuçların açıklanması arasındaki süreç görülemiyor. Oy ve Ötesi, bu süreci geliştirdiği T3 adında özel bir yazılımla denetliyormuş. Her tutanaktaki sayılar, birbirinden habersiz üç kişi tarafından sisteme işleniyor, daha sonra bu sonuçlar SEÇSİS’tekilerle karşılaştırılıyormuş.

Oy ve Ötesi, 24 Nisan 2014'te dernekleşerek çalışmalarını tüzel bir kişilik altında sürdürmeye başlamış. (6) Oy ve Ötesi'nin 7 Haziran 2015 seçimlerinde görev aldığı iller ve partilerin net oy değişimi haritası görülebiliyor. (7) Basın bülteninde seçmen oylarının üçte birine doğrudan temas ederek hatadan caydıran bir gönüllü ağı kurulmuş olduğu, 7 Haziran'da bölge sorumluları, ilçe sorumluları, bina sorumluları, avukatlar ve sandık sorumlularından oluşan Oy ve Ötesi gönüllülerinin Türkiye’nin birçok noktasında kanunsuz işlemleri ve hataları tutanaklarla kayıt altına alarak usulsüzlüklere karşı caydırıcı bir rol oynadıkları, resmi sonuçlar karşılaştırmasında genel toplama etkisi olacak bir sapma tespit edilmediği belirtiliyor. (8)

....

"Seçimler yaklaşırken seçim hilelerinden ve seçimde muhtemel yolsuzluklardan bahsedilmeye başlandı. Varlıkları ve kuruluşları şaibeli parti ve siyasetçilerden namuslu icraatlar beklemiyoruz tabii. Burjuva sınıfı, eğitim kurumundan adalet kurumuna kadar her dokuyu kirleterek varlığını sürdürüp, ayakta kalabiliyor. Adam kayırma, torpilcilik, menfaatçilik, normal kabullerimiz arasına girmedi mi?" diye soran Hüseyin Kaplan, "Demirel’in hukuku hiçe sayan tutumları, Özal ahlâkı, Çiller zekâsı, AKP’ye sağlam bir zemin hazırlayarak bugünlere gelmemizi sağladı" demiş.

Yazısını Chamfort'un Soğuk Kül'ünden bir alıntıyla bitirmiş:

Dünya dediğimiz toplum, bir sürü karşıt küçük çıkarların çatışmasından başka bir şey değil; kendine güvenen, savaşan, biri öteki tarafından sırayla aşağılanmış, yaralanmış ve ertesi gün bir bozgunun tiksintisinde, uykusuzluğun zaferinde cezasını çekmiş bütün gururların sonsuz bir kavgasından başka bir şey değil. Ertesinde hemen ezilmiş olma pahasına bir an dikkatleri üzerimize çektiğimiz bu yerde yalnız yaşamak, bu sefil kavgada hiç yaralanmış olmamak, hiç yaşamamak, varoluşu olmamak demektir. Zavallı insanlık!” (9)

....

Miting alanlarının uzaktan çekilmiş fotoğraflarında küçücük noktalara dönüşerek toz bulutlarının birer üyesi olan insanların her biri birey olabiliyor mu?

Gidecekleri alanı nasıl seçiyorlar, hangi kaygılarla karar veriyor, hangi nedenlerle oraya gidiyorlar, kime karşı olacaklarına, kimi destekleyeceklerine nasıl karar veriyorlar? Yaşadıkları yakın ve uzak bölgeleri, oynanan oyunların baş ve yardımcı oyuncularını, figüranlarını yeterince tanıyorlar mı? Yalnızca kendi doğrularına inandıkları, yakın bulduklarını destekledikleri için bile başlarına büyük kötülükler getirilebileceğini biliyorlar mı?

Yapılan resmi açıklamalarda söylenenler ne olursa olsun, sessiz bir direnişle yaşamlarını korumaya çalışan bireylerin haklılığı tüm belgeleriyle tarihe geçti, geçiyor. Can güvenliğini sağlamakla yükümlü olan yöneticilerin sorumsuz davranışlarının yarattığı tehlikeleri, toplumun değişik kesimlerine yayılmış bireyler kendi sağduyularıyla önlemeye çalışıyorlar. (10)

Seçim öncesinde ancak önemli bedeller ödenerek atlatılan tehlikeler henüz geride kalmış gibi görünmüyor. Yaşamı ve geleceği savunmayı sürdürmek gerekiyor.

Toz bulutlarının en önemli özelliği, bütünün içinde eşit ve dengeli oldukları halde özgünlüklerini koruyabilmeleri, her birinin özgürce gelişebilmesi midir? Doğanın güçlü ve ayrılmaz bir parçası olarak insan olmanın en güzel yollarını bulabilmesi midir?

....

Toz bulutlarının birliği. Bir Neruda şiiriyle anlatılabilir mi, yaşanabilir mı?

Halkım ben, parmakla sayılmayan”

Largo. Ölü toprağı serpilmişti ülkenin ve kentin üzerine. Çok ağır, hüzünlü bir başlangıç yapıyordu kemanlar. Yalnız kadınlar güven duyacakları, inanacakları, sevecekleri birilerinin yanlarına gelmesini istiyorlardı. Uzun süre kimse görünmüyordu. Üstelik kalın üflemeli ve vurmalı çalgılar arada sert çıkışlarla korku salıyorlardı. Birden viyolalar güven veren duyarlı sesleriyle hüzne umut ekliyorlardı. Bölüm sıcak bir bekleyişle bitiyordu. Hülya bulutlardan ve sulardan kaçan insanları görüyor, annesini göremiyordu.

Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde”

Moderato. Yavaşça kıpırdadı ölüler. Henüz yaşıyoruz diye fısıldadılar. Yalnızlar viyolalarla aralarına katılan ince ışıkların peşinden gidiyor, ritm hafifçe hızlanıyordu. Kemanlar bu yeni dostlarla konuşuyor, bulutları nasıl dağıtacaklarını soruyorlardı. Obua yalnızlığın hüznünü tüm orkestraya anlatıyordu. Viyolonseller gözlerindeki ince yaşları silip duyarlı tonlarıyla yürüyüşe katılıyorlardı. Kontrbaslar onların peşine takılıyor, vurmalılar hızı ayarlamak için tempoyu her katılımdan sonra daha güçlü bir sesle veriyorlardı. Hülya “Nasıl böyle öfkeyle saldırabiliyor bu insanlar?” diye düşünüyordu.

Buğday nasıl filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne”

Vivace. Artık sokaklarda yürüyorlardı. "Bizi unutmayın, buradayız, aranızdayız" diyorlardı. Orkestra yola çıkmıştı artık. İlk kez şef olmadan çalıyorlardı. Coşkuya katılan şef piyanonun başına geçmiş, tüm çalgılarla tek tek konuşan ezgileriyle, gözleriyle, yüzündeki anlamla, başının hareketleriyle, arada ağzından dökülen duyulmaz sözlerle duygularını paylaşıyordu. Hülya Keriman Hanım’ı yine göremiyor, bu kargaşanın içerisinden kurtulabileceğinden umudunu kesmeye başlıyordu.

Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde.”

Allegro. Canlılıkları yeni umutlar getirmişti. Sokaklarda coşkuyla kaçıyor, yaşamı boğmaya çalışanlara inat özgürlük dansları yapıyorlardı. "Sesimizi kısamazsınız, yaşamak için buradayız, notalara can vermek için buradayız" diyen orkestra büyük finali hazırlıyordu. Hep birlikte çaldıkları güçlü ezgilerde yeni ve daha güzel senfonilerin saklı olduğunu hissediyorlardı.

....

Toz bulutlarına çağrı. Bulutlara saldıran devin kısacık öyküsüyle yapılabilir mi?

Ne zaman canavar olmaya başladığını bilmiyordu. Herkes gibi sıradan bir boyla başlamıştı yaşamaya. İçinde mi büyük bir açlık vardı, yaşamın labirentli yollarından geçerken karşısına çıkanlar mı ona inanılmaz bir yeme dürtüsü kazandırmıştı? Müthiş bir hızla büyümüştü, büyüyordu. Sonunda kimsenin yanına yaklaşamadığı, herkese korku salıp ürküten gövdesiyle yapayalnız kaldı. Karşısında titrensin, söyledikleri hemen yapılsın, ne isterse anında ona sunulsun istiyordu. Başı göklere yakınlaştıkça, sesini çıkaranı daha çabuk ezmeye başladı.

Bir gün, yüzünün hemen yanında, küçük bir bulut gördü. Küçücüktü, rüzgarda usulca uçuyor, değişik biçimlere giriyordu. Öfkelendi. Nasıl yaklaşabilirdi bu küstah bulut onun erişilmez gücünün bu kadar yakınına. Kocaman yumruğunu bulutun üstüne indirdi. Bulut rüzgar olup dağıldı. Bulutlara saldıran dev, sevinç ve gururla geri döndüğünde bir başka bulutla karşılaştı. Kızdı. Tam ondan kurtulmuşken yine nereden gelmişti bu iğrenç beyazlık? Çılgınca bir düşmanlıkla saldırmaya başladı. Gücü tükenecekken bulutun yine usulca dağıldığını görüp rahatladı. Dinlenmek için çekileceği sırada başka beyazlıklarla karşılaştı. Köpürdü. Bulutlar çevresinde dönerken erişilmez düşmanlarıyla savaşarak yumruklarını ve tekmelerini savuruyordu. Kulağına buhar damlacıklarının her birinden gelen farklı sesler çalındı. Ne kalan yüreği, ne aklı onların zengin ezgilerinin güzelliğini duyup anlayamıyordu. İyice çileden çıktı. Yorgunluktan yere çökene dek umutsuz dövüşünü sürdürdü.


1. Mehmet Arat, Bir Taksim Polisiyesi, http://www.sanatlog.com/sanat/bir-taksim-polisiyesi/

2. Mehmet Arat, Kadinlar Nerde, http://www.sanatlog.com/sanat/kadinlar-nerde/

3. Mehmet Arat, Türkiye CNN’de, http://blog.radikal.com.tr/kultur-ve-sanat/turkiye-cnnde-24247

4. Mehmet Arat, Gezi yılının son günü, http://blog.milliyet.com.tr/gezi-yilinin-son-gunu/Blog/?BlogNo=442827

5. Aylin Yazan, Oy ve Ötesi: Bu kez sandık başı daha da kritik, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/05/150512_oy_ve_otesi

6. Oy ve Ötesi, http://oyveotesi.org/hakkinda/biz-kimiz/

7. Partilerin net oy değişimi haritası, http://oyveotesi.org/wp-content/uploads/2015/06/il-bazinda-T3-resmi-sonuc-fark-analizi.pdf

8. Oy ve Ötesi Basın Bülteni, http://oyveotesi.org/wp-content/uploads/2015/06/OYveOTESI_SEC%C4%B0M2015_DEGERLEND%C4%B0RMELER_10062015.pdf, 10.06.2015

9. HDP mitingindeki patlama dünya basınında, http://www.radikal.com.tr/dunya/hdp_mitingindeki_patlama_dunya_basininda-1374035, 06.06.2015

10. Hüseyin Kaplan, İflah Olmaz Riyakârlığımız, http://www.sanatlog.com/manset/iflah-olmaz-riyakarligimiz/

22 Mart 2019 Cuma

Kadınlar Nerde?


"Bir Taksim Polisiyesi" (1), yaz aylarında uzun süre "Bir Türkiye Polisiyesi" olarak sürdü. Gezi Parkı'nda yaşananlar yeni bir sayfa açtı. Çeşitli yayınların arasında yazarların öykülerinin derlendiği, gelirleriyle Gezi Direnişi'nde yaşamını yitirenler ve yaralananlar adına anı fidanlığı oluşturulacak kitap dikkat çekti. (2) Hareketli bir dönem geçirdik. Nedense yöneticiler bir türlü yumuşamadı. Yaralanan, sakat kalan, yaşamını yitiren gençleri kendi insanları olarak görmedi. Sürekli yaptıklarını savunma ve eleştirenleri yıldırma eğiliminde oldular. En yukarıdan aşağılara kadar çeşitli kademelerde görevliler açıklamalar yaptı, suçlamalar getirdi. Söylenmesi gerekeni söyleyen çıkmadı. Kimse "Biz büyük bir hata yaptık, biraz anlayış göstererek olayların tırmanmasını önleyebilirdik. Gençlerimiz ölmez, sakat kalmazdı" demedi. Üstelik farklı düşünenleri ve demokratik haklarını kullananları suçlayan bir fezleke hazırlandı. Türkiye Barolar Birliği'nin düzenlediği basın toplantısında buna tepki gösterildi. "Avukatlar mahkeme salonlarından zırhlı polisler tarafından güç kullanılarak çıkarılmakta, savunma hakkını savunmak için kanuni yükümlülüklerini yerine getiren baro yöneticilerine, İstanbul Barosu örneğinde olduğu üzere, tarihe kara bir leke olarak geçecek davalar açılmakta, polis şiddetinin sorumlularını bulun ve şiddeti önleyin diye haykıran avukatlar insan hakları hiçe sayılarak bizim kutsal mekânımız olan adliyeden dövülerek dışarı çıkarılmaktadır. Geldiğimiz noktada hukuk devleti yerine kurulan polis devletinin açık bir ispatı Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün fezlekesi elimizdedir. Bu fezlekede Türkiye’deki bütün sivil toplum örgütlerine, bütün barolara ve özgür basına savaş açılmıştır" dendi. (3)

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin üçüncü maddesi "Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır" diyor. (4) İnsan Hakları Başkanlığı'nın sitesinde "İnsanın değişimi ve gelişmesinin sonucunda 10 Aralık 1948 yılında yayınlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi doğmuştur. Türkiye, Birleşmiş Milletlerin kurucu üyelerinden birisi olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ni ilk onaylayan ülkeler arasında yer almış ve insan hakları konusundaki önemlisözleşmelerin büyük bölümüne taraf olmuştur" bilgisi yer alıyor. (5)

Yöneticilerin konuşmalarındaysa haklar ve özgürlüklerden çok bunların nasıl sınırlandırılacağı, kötüye kullanılmasının nasıl önleneceği bulunuyor.

Resmi açıklamaları yapanların hepsinin erkek olduğunu söylemek yanlış olur mu?

Peki kadınlar nerede?

Kuşkusuz her yerdeler. Polisin de, göstericilerin de arasında varlar, evlerde ve sokaklardalar, işyerlerindeler, ulaşım araçlarındalar, birçok alanda erkeklerle birlikteler, zor koşullarda çalışıyor, toplantılara katılıyor, forumlarda konuşuyorlar. Yukarılara çıktıkça sayıları azalıyor. Yönetici olsalar bile belirli bir çizgiyi geçmeleri zor. Mecliste azlar, bakan olup erkekler dünyasını yönetmeleriyse hiç kolay değil.

Taksim Gezi Parkı'nda başlayan olayların yöneticilerin akıl almaz yaklaşımı nedeniyle girdiği yönü düşününce bir soruya takıldım. Başbakan koltuğunda bir kadın olsa, ama demir bir leydi değil, erkek davranışlarındaki kavgacı yanlışları bilen ve uzak duran birisi, daha doğru bir bakış açısıyla sertleşmenin önüne geçip tarafların birbirini anlamasını ve herkes için daha iyi bir sonuca varılmasını sağlayabilir miydi? Ölümlerin, sakatlanmaların, yaralanmaların, büyüyen nefretin, ötekileştirmenin, açılan derin uçurumların önüne geçebilir miydi? Yoksa toplumlar hep en doğruyu bildiğini sanan, çevresinde kendisini koşulsuz onaylayanlar dışında kimseyi istemeyen, boyun eğilince yumuşayıp en küçük bir karşı ses çıkınca aslan gibi kükreyerek karşıdakini korku içinde bırakan sert yöneticiler olmadan yönetilemez miydi?

Gönlüm de, aklım da yumuşaklıktan yanaydı. Yönetenlerse hep diğer uçta geziniyorlardı. Arada anlayış gösteren olduğunda hemen zayıflıkla damgalanıyordu. İnsanın öyküsünün acı yanı işte. Doğaya karşı yaşamını savunurken güçlenmiş, istediklerini yeni araçlar kullanarak daha kolay ve daha çok elde etmeye başlamıştı. Bu kez kendi içinde bölünmüş, başka insanları yola getirmeye çalışırken oyunu savaş boyutuna çıkarmıştı. Yumruklar, taşlar, sopalar, kılıçlar, mertliği bozantüfekler, toplar, bombalar, uçaklar, nükleer biyolojik kimyasal silahlar. Modern kentleri besleyebilmek ve koruyabilmek için büyük riskler alarak acımasızca tüketilen doğal kaynaklar. Söylenen hep şuydu: "Nasıl soğuktan ve fırtınadan korunmak için kapalı bir ortamda barınmamız gerekiyorsa, insandan gelen tehditleri uzak tutmak için de güçlü olmamız, kavga edip onları uzaklaştırabilmemiz gerekiyor" deniyordu. Toplumların tarihi iç ve dış düşmanlarla girilen sonu gelmez çatışmaların bitmemiş bir öyküsü olmuştu.

Kadına özgü değerlerin en sert sorunları bile çözerek daha iyi bir gelecek kurulmasını sağlayabileceği sonucuna varan Athena Doktrini çalışması (6), yaz boyunca yöneticilerin demokratik tepkilere karşı duydukları öfkeyi, amaçlarına ulaşmak için evrensel değerleri nasıl yok sayabildiklerini açıklayabilir miydi? Erkek egemen toplumların tarihi savaşlarla geçmişti. Güvenlik ancak güçle, silahla sağlanabiliyordu. Günümüzde de savaşlardan henüz kurtulamamıştık. Barış hala iki savaş arasındaki sessizlik olarak tanımlanıyordu. Bu çatışmalı ortamda, 21. yüzyılın işletim sistemi olarak nitelendirilen kadınca yaklaşım nasıl bir çözüm getirebilirdi? Kitabın adında söylendiği gibi kadınlar ve onlar gibi düşünen erkekler geleceğin egemenleri olabilirler miydi?

Tuğba Kıraç kitapla ilgili yazısında (7) kadına ve erkeğe özgü değerleri listelemiş. Bir gruba baskın, güçlü, analitik, kibirli, çalışkan, odaklı, inatçı, özgür, bencil, azimli, cesur, kendinden emin, sınırlayıcı, lider, mantıklı, katı, mesafeli, agresif deniyor. Diğeri nazik, yaratıcı, sadık, pasif, tutkulu, popüler, güvenilir, üst sınıf, dost, uzlaşmacı, esnek, uyumlu, yeniliklere açık, çevik, akıllı, fedakar, kırılgan, sevgi dolu, asil, takım oyuncusu, mütevazı, içten, gerçekçi olarak tanımlanıyor. Günümüz devletleri ve yöneticileri için kullanılabilecek sözcükler hangi gruba ait oldukları hakkında ipuçları verebilir. Gelecek kadınlara ve onlar gibi düşünen erkeklere ait olabilir. Bugün erkeklerin ve onlar gibi davranabilen kadınların gibi görünüyor.

Yine de günümüzün sürekli gelişen iletişim dünyası, yürürlükteki sistemin sert yapısına yaslananların uykularını kaçırıyor olmalı. Bağımsız bir tepki için bir araya gelenleri gaz ve suyla dağıtamayınca, sopayla dövüp yıldıramayınca, rasgele kişileri şafak baskınlarıyla evlerinden aldıkları halde olmayan ve bu yüzden hiçbir zaman bulamayacakları kışkırtıcıları bulamamanın şaşkınlığıyla sıradan insanlara saldırıyorlar. Yalnızca onurlu bireyler olmak, kendi seçimleridoğrultusunda özgürce yaşamak isteyen, bu çabalarıyla saygıyı hak eden gençleri hedef alıyorlar. Sorunları güç kullanarak çözmeye alışkın erkek düşüncesinin somut bir düşman göremeyince içine düştüğü çaresizlikle, 21. yüzyılın yükselen özgürlük düşüncesini sopaları ve gazlarıyla boğmaya, öldürmeye çalışıyorlar.

Özgün yaklaşımlarıyla gelecekte yükselecek kadınlar gerçekten var mı, neredeler?

Düşünen, çalışan, üreten, anlamak isteyen erkeklerle birlikte yaşamın içindeler. Şimdilik erkekler ve erkek gibi davranarak kitleleri hizaya sokan kadınlar kadar güçlü olmayabilirler. Ama sanırım Athena doktrini doğru. Gelecek onların olacak.

....

Yazarların öykülerinin derlendiği bir kitabın adında yazım yanlışı olması 2013 Türkiye'sinde yaşanan bu olayları bilmeyenler için şaşırtıcı olabilir. Ancak şimdiden İnternet sözlüklerinde yerini alan bu terim, yakın bir gelecekte başka kaynaklarda da görülebilir. Ekşi Sözlük'te verilen güzel tanımlar arasında "Düşündüğüm, söylemek istediğim ama söyleyemediğim her şeyin özet geçilmiş halidir. çünkü konuşsam tesiri belli ki yoktur, sussam gönül razı değildir" ve "Direnişte yazılmış kağrolsun bağzı şeyler sloganı, yağmur altında sadece yaşasın diyerek zıpladığımız zamanki naifliğimizi hatırlatıyor bana, istemsizce gülümsüyorum her gördüğümde" dikkat çekiyor. (8)

Bağzı Şeylere Öyküler'in arka kapağındaki tanıtım yazısında Gezi Direnişi'nin bu topraklarda yaşanmış en önemli toplumsal hareketlerden biri olduğu, ilk sayfasındaysa yaşamını yitiren Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ali İsmail Korkmaz, Medeni Yıldırım ve Mustafa Sarı'ya, yaralanan, sakat kalan ve yaşam mücadelesi verenlere adandığı belirtiliyor. Kitap Leylâ
Erbil'in Tuhaf Bir Erkek romanından bir alıntıyla başlıyor.

"şu da var
bütün acılara karşın
hayat
içimize bir nota bırakır ya
en bitik günümüzde
direnme notasını
bir zarfa mı koyar
bir deniz çırpıntısıyla mı
savurur
yüzümüze
neşe üşüşür hayatımıza
birden güç aşılar
iyi güçtür
baş eğdirmeyen
umut
altın kafesinden
çıkıverir
dolaşır tepemizde"

Girişte kitabı hazırlayan Kadir Yüksel'in "Öyküyü O Gençler Yazdılar" başlıklı bir sunumu var. "Asıl öyküyü o gençler yazdılar... En ustalıklı öyküyü, en acemi sanılan elleriyle yazdılar. Hepimize okumak düşüyor, dönüp dönüp yeniden okumak. Gençlerin sokakta yazdıklarını okudukça genç kalmak" diyor. Yazısının sonundaki notta öyküleri biraz farklı bir ölçütle sıraladığını, yazarların yayımlanan ilk öykü kitaplarını ölçü olarak aldığını, aynı yıl içinde öykü kitabı yayımlanan yazarlar arasında ise doğum tarihlerinin ölçüt olduğunu söylüyor.

Ferit Edgü Gezi-yorum'da "Herşey bir ilkle başlar" diyor. Adnan Özyalçıner "Alandaki Park", Necati Tosuner "Üstgeçit", Mehmet Zaman Saçlıoğlu "Düşsel Kahramanlarım Oradaydı", İlhan Durusel ve Tansu M. Gülaydın "Ayrı Düşmüş Metinler - Karşılıklı Metin Sergisi", Zafer Doruk "Kuş Bakışı", Aziz Gökdemir "Civan", Celal İlhan "Giriş Bu, Asıl Öykü Daha Sonra", Hakan Bıçakcı "İşten Eve Giden En Uzun Yol", Remzi Karabulut "Karşılık", Gamze Güller "Çok Daha Fazlası", Kerem Işık "Belkili İnsan Dolması", Zeynep Sönmez "Görünür Bir Kentte", Özcan Öztürk "Tamam, Mı? Devam, Mı?", Berna Durmaz "Sevdiğine Benziyor İnsan", Türker Ayyıldız "Tül", Mehmet Fırat Pürselim "Kompozisyon", Sinan Sülün "Büyük Başkan İçin Kötü Gün", Şenay Eroğlu Aksoy "Uzun ve Yoksul", Mahir Ünsal Eriş "Park Uykusu", Onur Çalı "Ağaç Baharı", Fuat Sevimay "Gelincik", Hakkı İnanç "Ağaçlar da Gürler", Zeynep Ünal "Düdük", Murat Taş "Son Barikat", Vuslat Çamkerten "Direnişte Aşk Başkadır" ve Semih Öztürk "Ateşböcekleri Yağmurda Sönmez" başlıklı öyküleriyle yer alıyorlar.

Kitabın ilk basımı 2013 Ağustos'unda yapılmış. Gezi Parkı'na iş makinelerinin 27 Mayıs'ta girdiği düşünülünce kısa sürede nitelikli bir çalışmanın gerçekleştirildiği, Gezi Parkı'nın edebiyatla buluştuğu rahatlıkla söylenebilir. Daha uzun bir zaman diliminde, insana ve yaşama duyarlı tüm yazarların katkısıyla kuşkusuz daha kapsamlı bir çalışma yapılabilirdi. Ama Kadir Yüksel'in yazısında belirttiği gibi bu derleme gerçekten "daha başlangıç" olabilir, "edebiyatımız bu diriliş
günlerine tanıklık etmekten geri" durmayıp yazmaya devam edebilir.

Kitapta değişik yaklaşım ve türlerde yazılmış kısa öykülerin yanında uzunca olanları da var. Yazıyı Gamze Güller'in "Çok Daha Fazlası" öyküsüyle, sıradan insanların yaz aylarında sıklıkla yaşadığı sahnelerden biriyle bitirmek istiyorum.

"Bir anda gaz bombaları düşüyor etraflarına. Göz gözü görmez oluyor. Nefes alamıyorlar. Kaçmak istiyor, kaçamıyorlar. Ceren'i arıyor Mert. Adını haykıracak, sesi çıkmıyor; gözleri, genzi, yüreği yanıyor. Ceren'in çadırına doğru koşmak istiyor. Bir yandan maskesini takmaya çalışıyor yüzüne. O tarafa gitme diyor bir arkadaşı. Mert onu dinlemiyor. Ceren'i bulmak zorunda. Ama yönünü bile bulamıyor. Ciğerleri yangın yeri. Birden püskürtülen suyla yere kapaklanıyor. Cehennemibildiğini zannederdi Mert, değilmiş, bu çok daha fazlası..."

1. Mehmet Arat, Bir Taksim Polisiyesi, http://www.sanatlog.com/sanat/bir-taksim-polisiyesi/

2. Kadir Yüksel, “Bağzı Şeylere Öyküler”: 28 Yazardan Gezi Parkı Öyküleri, http://www.edebiyathaber.net/bagzi-seylere-oykuler-28-yazardan-gezi-parki-oykuleri/

3. Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün Gezi Parkı Eylemleriyle İlgili Olarak Hazırladığı ve Ankara Barosu'nu Suçladığı Fezleke Baroları ve Avukatları Ayağa Kaldırdı, http://www.barobirlik.org.tr/Detay19625.tbb
4. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, http://insanhaklari.barobirlik.org.tr/

5. İnsan Hakları Nedir?, http://www.ihb.gov.tr/InsanHaklariNedir.aspx

6. John Gerzema, Michael D'Antonio, The Athena Doctrine: How Women (and the Men Who Think Like Them) Will Rule the Future, http://www.amazon.com/The-Athena-Doctrine-Women-Future/dp/111845295X

7. Tuğba Kıraç, Athena doktrini, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/tugba_kirac/athena_doktrini-1144746

8. 28, iinflack; 29, lykos; https://eksisozluk.com/kahrolsun-bagzi-seyler--3864484?p=3

16 Mart 2019 Cumartesi

Bir Taksim Polisiyesi


Bir Ankara dizisi bitti. Büyük bir olay olmuştu. Ama üzerine fazla gelindi. Alışılmadık yaklaşımı bazı kesimleri rahatsız ediyordu. Yorganı gönderip kavgayı sonuçlandırdılar. Oysa yaşamın içine en çok giren yayınlardan biriydi. "Yaşamın Dizileri" başlığıyla düşüncelerimi yazmak istiyordum.

Taksim Gezi Parkı'nda başlayarak kısa sürede dört bir yana yayılmakla kalmayıp Türkiye'yi dünyanın gündemine oturtan (1) hareketi görünce "Behzat Ç. buna bir bölüm ayırabilirdi" diye düşündüm. Ekip belki de bu kez soruşturma için değil, yalnızca destek olmak, gençleri korumak için oraya giderdi. Belki bölümde bir cinayet ve katil olmaz, gençlerin coşkulu çıkışlarının acımasızca bastırılmak istenmesinin nedenleri araştırılırdı. Özgürlükler sınırlandığında, insanlar dar kalıpların içine sıkıştırılıp genel düşünce ve yargıları kabul etmeye zorlandığında toplumda yükselen basınç ekibin dikkatini çekerdi. Kuşkusuz birçok konuda olduğu gibi bunda da çaresiz kalırlardı. Çocukların üzerine sürülen Toma'ları, sessizce duran insanlara böcek ilaçlar gibi sıkılan biber gazlarını anlayamazlar, acımasızca bastırılmak istenen gruplara yardım etmeye çalışırken kendileri de bunlarla karşılaşabilirlerdi. Toma'ya karşı Poma düşüncesi ilgilerini çeker, Toplumsal Olaylara Müdahale Araçları'nı Polis Olaylarına Müdahale Araçları'nın nasıl durdurabileceğini çözmeye çalışırlardı.

....

Düşündüğüm bir başka konu da İnternet'te gözüme çarpan bir kliple ilgiliydi. Richard Vezina'nın "Dört Bölümde David Lynch" (2) çalışması. David Lynch (3) 1980 yapımı "Fil Adam" (4) filmini yönetmiş ve senaryosuna katkıda bulunmuştu. Vezina David Lynch filmlerinden (Kullandığı filmler: Inland Empire, Mulholland Dr., The Straight Story, Lost Highway, Fire Walk with Me, Twin Peaks, Wild at Heart, Blue Velvet, Dune, The Elephant Man, Eraserhead, The Grandmother, The Alphabet, Pretty as a Picture: The Art of David Lynch, Blue Velvet - Mysteries of Love: Documentary olarak belirtilmiş) sahneler alarak bir video hazırlamış. Günümüz dünyasının ilginç olanaklarından biri. Geçmişte yönetmenler bile kendi filmlerini sinema dışında göremezken artık herhangi bir zaman ve yerde tüm ayrıntılara ulaşılabiliyor.

Behzat Ç. sonlanınca yaşamın dizilerini düşünmüştüm. Son dönemde izlenme oranları düşme eğiliminde ama diziler televizyonların kitlelerle kurduğu en önemli bağlardan biri olmayı sürdürüyorlar. Üstelik artık başka ülkelerde de gösteriliyorlar. Haftada birkaç gün yapılan siyah beyaz yayından başlayarak televizyonun Türkiye'deki gelişimi aklımdan geçti. Diziler hep önemli bir yer tutmuştu. Günümüz koşullarında yine de önemli etkileri olduğunu düşünüyorum. Yalnızların, yaşlıların yaşamına insan sıcaklığı getirmeleri olumlu, gerçek yaşamdan, gerçek sorun ve insanlardan uzaklaştırmaları da olumsuz etkilerine örnek olarak verilebilir. Tarihsel gelişimi içerisinde sanatın toplumdaki işlevi ve yeri epey değişti. Küçük topluluklara seslenen bir zamanların seyirlik köylü oyunları, halk ozanları artık eski biçimiyle yok. Ama kent konserleri, turneler, İnternet üzerinden konser, etkileşimli tiyatro gibi örnekler var.

İşin belki en acı yanı, sanata güzelliklerini paylaşmak ve gelişmek için yaklaşmaya gerek duymayanların onu sınırlamak, üretenleri karalamak ve yıldırmak için aşırı çaba göstermeleri. Meltem Arıkan’ın yazdığı, Mehmet Ali Alabora’nın yönettiği "Mi Minör" adlı oyun (5) birdenbire önemli bir gündem maddesi oldu. Oyun Ustream sitesinden izlenebiliyor, yorum yapılabiliyor, çekimler yüklenebiliyormuş. Yeni medya araçları ve tiyatronun bu buluşmasının Taksim Gezi Parkı'ndaki özgürlük sesleriyle ilişkilendirilmesi, sanırım komplo kuramcılarını bile şaşırtacak bir yaklaşım olmalı.

Televizyon yayınlarıyla birlikte başlayan ilk dizilerden beri dünya az değişmedi. Bir zamanların Görevimiz Tehlike, Uzay Yolu, Komiser Colombo, Kaygısızlar gibi yabancı dizileri, Atilla İlhan'ın senaryosuyla çekilen Yarın Artık Bugündür (6) çalışmasını şimdilerde pek hatırlayan olmayabilir. Yeni örneklerde niteliksizlik ve bolluk nedeniyle izlenme oranları düşüyor. Tek kanallı televizyon günlerinde ilgi gören bazı yapımların nasıl tüm ülkeyi ekran başına topladığını anlamak bu yüzden biraz zor gelebilir. Değişim her yeri etkiliyor.

....

Behzat Ç. olmasa bile yazarı Emrah Serbes Taksim'deymiş. O da bu aykırı komiserin orada olsa ne yapacağını düşünmüş.

"Behzat Ç. Taksim’de görevli olsaydı ne yapardı?"

"Rozetini, silahını bırakıp parka giderdi."

Dizinin bitmiş olmasına sevinen takipçileri bile varmış. Haftalardır süren Gezi Parkı eylemlerinden kendilerini alıkoyamadığı için! Yukarıdan gelen emirleri umursamayan milyonlar taleplerinin kabul edilmesini, polis şiddetinin sorumlularının cezalandırılmasını, öldürülenlerin katillerinin bulunmasını bekliyormuş. Behzat'ın yaratıcısı, yazarı Emrah Serbes de 31 Mayıs günü kendisini eylemlerin içinde bulmuş. Sonunda Behzat'ın Ç’sini de açıklamış. Çapulcu...

....

Taksim'de yaşananlar "Beyoğlu ilçesinde bulunan Taksim Gezi Parkı'nın Taksim Yayalaştırma Projesi kapsamında 28 Mayıs 2013 günü bir duvarının yıkılmaya başlanması ve bazı ağaçların kesilmesi, bu haberin sosyal medya üzerinden Topçu Kışlası inşaatına başlandığı şeklinde yayılması sonucu bazı aktivistlerin oturma eylemi yapmaya başlaması ve polisin eyleme orantısız müdahalesi sonucu geniş bir protestoya dönüşmüştür" sözleriyle tanımlanıyor. (8) "Bu maddenin tarafsızlığı konusunda kuşkular bulunmaktadır" notuyla. Kuşkusuz bu kadar yoğun yaşanan ve çıkarlar doğrultusunda çarpıtılmaya açık böylesi bir olaylar zincirinde soyut bir yansızlık olamaz. Nereden bakılacağını vicdanlar ve ilkeler belirler. Üstü nasıl örtülürse örtülsün, tarih sıradan insanların üzerine acımasızca gidilmesini bağışlamaz. Kapatılıp çürümeye bırakılan bir yara gibi, er ya da geç patlar, yüzeye çıkar. Toplumsal algıda yeni bir aşamaya varıldığı açıkça görülmektedir. Kitleler gerçekleri ortak bir beyin duyusuyla (9) görmekte, ölümlerin, binlerce kişinin yaralanmasının sorumlusunun temel hakların kullanılmasına katlanamayan, hesap vermekten korkan yöneticiler olduğunu bilmektedir.

Kimliklerinin tanınmasını, isteklerine saygı gösterilmesini isteyerek alanları dolduran insanlar değildir sorun. Verilen emirleri uygulayan, belirlenen stratejileri risk alarak yaşama geçiren polis de değildir yaşanan bu acıların nedeni. Aslında onlar da bu acımasız oyunun kurbanlarıdır. İpek İzci Emniyet-Sen’in kurucularından olan ve avukatlığını da yapan eski polis Emrullah Aksakal’la görüşmüş. Aksakal, 12 Eylül sonrasında Çevik Kuvvet’te yirmili yaşlardaki memurların görevlendirildiğini anlatmış. “Meslekte ikbal bekleyen yeni memurlar, emir verenin isteklerini fazlasıyla yapmak ister. Bunlar itaat etmezse aday memurluktan asil memurluğa geçemezler” demiş. "Amirler neden net bir şekilde görev tanımı yapmıyor, uygulamayı kontrol etmiyor diye sorgulanmalı. Siyasi otorite belirlediği derecenin aşılmaması için eğitim ve cezalandırma yapar. Sorun, eğitim ve cezalandırmanın yapılıp yapılmadığındadır. Kolluğun siyasi otoriteyle eylemci arasındaki rolüdür. Bir memur yanlış işler yaptıysa bile siyasi otorite onu eğitmek için ne yaptı şimdiye kadar? Hammaddeniz neyse, aldığınız ürün/hizmet de o olur. Gariban polisin ne suçu var, İstanbul gibi yerde yaşam savaşı veriyor" diye eklemiş. (10)

....

Yeni bir çağa giriyoruz.

Gördüklerimizi inanılmaz bir hızla paylaşabiliyoruz. Ama yine de yazının ayrı bir yeri var. Görüntüler gerçeği gösterse bile arkasında neler olduğunu ayrıntılandıramıyor.

Yazılanlar nasıl yayılıyor? Hangileri belleklerde kalıyor, hangileri siliniyor?

Son dönemde basında da hızlı bir değişim var. Yazarlar çalıştıkları kuruluşlardaki yerlerini koruyamıyor. Alternatif kanallarda yazıyorlar. Ama dinlemek isteyen yoksa konuşmanın bir anlamı olabilir mi? Farklı sesleri sanki tümüyle yok etmek isteyen bir saldırı var. Oysa toplumsal beyin ölümü gerçekleştiğinde yaşamın da sonu gelmiş demektir. (11)

Beni kaygılandıran iki olaydan biri Hasan Cemal'in aynı gün içinde birden fazla uyarı yazısı yazmak zorunda kalmasıydı. Bir sonuç getirmeyeceğini bildiği halde. Diğeriyse Can Dündar'ın insanlık uyarılarını dikkate almak bir yana, anlayabilecek bir yetkili bile olmamasıydı.

Hasan Cemal:

"Bir günde ikinci yazımı yazıyorum.
Ve uzatmak da istemiyorum.
Bu bir uyarı mektubu size.
Farkındayım, şu günlerde yazılarım hep size mektup şeklinde oluyor.
Nedeni malum:
Türkiye’nin bu son derece tehlikeli sürüklenmesini, bu ürkütücü cepheleşme halini bugün ancak siz durdurabilirsiniz.
Frene basabilecek olan sizsiniz.
Ama eğer siz de, yüzde ellinin bayrağını sallayarak barikatlara çıkarsanız, emin olun, yapacak bir şey kalmaz.
Yazık olur Türkiye’ye"

demişti. (12)

Can Dündar:

"Savaşın bile asgari bir ahlakı vardır. Hiçbir savaşta çocuklara gaz sıkılmaz mesela...
Elinde silahı olmayan, çadırı içinde oturan, barışçı bir gruba böyle saldırılmaz.
Yaralıların revire çevirdiği mekânlar gaza boğulmaz.
Bu emri verenler olabilir, ama o emir uygulanmaz.
Uygulamak zorunda kalanlar arasından vicdan sahibi birileri çıkar, istifa eder.
Savaş ahlakı bile çiğnendi dün"

diye yazmıştı. (13)

Bir konuda desteğin fazla olması doğruluk ve haklılık ölçüsü müdür? Ortaçağda dünya dönmüyordu, sonra mı dönmeye başladı? Hitler'in partisi seçilerek geldiği için dünyayı kana bulama hakkını kazanmış mı oluyordu? 12 Eylül anayasası ezici çoğunluk onaylandığı için sonsuza dek kalmalı mıydı?

Halka karşı alınan tavırların, yaşanan ölümlerin, çok sayıda yaralanmanın sorumlusu polisler değildir. Yönetimde bulunanlardır. Partiler yasasının liderlerin kontrolsuz davranışlarına neden olduğu gerçeği diğerlerinin de, eğer yapılanları aktif olarak savunuyorlarsa birinci, sessiz kalıyorlarsa ikinci dereceden yanlışların ortağı olduğu gerçeğini değiştirmez.

Yöneticilerin Avrupa Parlamentosu'nun sivil kitle hareketlerinde oransız güç kullanımıyla ilgili uyarılarını büyük bir aceleyle "yok saymaları" ısrarla savunulmaya çalışılan kontrolsuz başkanlık sisteminin sakıncalarını açıkça göstermektedir. Cumhurbaşkanı, meclis başkanının öneri ve uyarıları yok sayılmıştır. Sınırlı denetim mekanizmalarının bile kullanılmasının engellendiği, sistemin kişisel yanlışları kontrol etmekte yetersiz kaldığı koşullarda tüm yetkilerin tek noktada toplanması hiçbir kesim için olumlu sonuç getirmez.

Veriler Türkiye'nin demokrasi sınavından pek de başarıyla çıkmadığını gösteriyor. Türk Tabipler Birliği ulaşabildikleri bilgilere göre 13 ilde yaralılar olduğunu, kamu hastanelerine, özel hastane ve tıp merkezlerine ve çatışmaların yaşandığı alanlarda kurulan revirlere toplam 8041 kişinin yaralı olarak başvurduğunu bildirmiş. Yaralanmaların içeriğini biber gazına bağlı yüzeyel yangı, yanık, solunum sıkıntıları, astım krizi, epilepsi atakları, yakından atılan biber gazı kapsülleri, plastik mermiler ve darpa bağlı kas-iskelet sistemi yaralanmaları (yumuşak doku zedelenmeleri, kesiler, yanıklar, basit kırıklardan sekel bırakacak ciddiyete sahip açık/kapalı kırıklar), kafa travmaları, plastik mermilerden kaynaklı görme kayıplarına varan göz problemleri ve karın içi organ yaralanmaları oluşturuyormuş. Dört kişi yaşamını yitirmiş. Altmış ağır yaralı varmış. Yüzü aşkın kafa travması olmuş. On bir kişi gözünü kaybetmiş. Bir kişinin dalağı alınmış. Olaylar sırasında içinde yaralıların ve doktorların olduğu revirlere bile gaz bombasıyla müdahale edilmiş. (14)

Türkiye Barolar Birliği de Sağlık Bakanlığı yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulunmuş. Yaşanan son olaylarda yaralananlara kanuni görevleri gereği acil tıbbi müdahale yapan hekimlere yönelik ön incelemeyi başlatan, toplumsal olayların meydana geldiği yerlerde acil tıbbi müdahale birimleri kurmayan bakanlık yetkilileri hakkında işlem yapılmasını istemiş. (15)

Susurluk'tan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. (16) İşler pek umulduğu gibi gitmedi. Ama Taksim Gezi Parkı deneyiminden sonra gerçekten yeni ve güzel bir geleceğin yolu açılabilir. Merkezi egemenlik sisteminin yeni koşullara ve geniş kitlelerin beklentilerine uygun duruma getirilmesi ve partilerin iç yapısında demokratik işleyişin güvence altına alınması gibi konularda genel bir uzlaşma sağlanması, sonuçların en kısa sürede tüm kesimlerin seçimlerde eşit haklarla temsil edilmesini sağlayacak bir seçim yasası değişikliğine yansıtılması, daha özgür ve demokratik koşulları yaklaştırabilir.

1. Mehmet Arat, Türkiye CNN'de, http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/turkiye-cnnde-24247

2. Richard Vezina, David Lynch in Four Movements - A Tribute, http://vimeo.com/33993633

3. Biography for David Lynch, http://www.imdb.com/name/nm0000186/bio

4. David Lynch, "The Elephant Man", http://www.imdb.com/title/tt0080678/

5. Alabora'nın interaktif oyunu başlıyor, http://www.milliyetsanat.com/haberler/sahne-sanatlari/alaboranin-interaktif-oyunu-basliyor/638/7#.Uc5j2ztSiAg

6. Nejat Altınsoy, Yarın Artık Bugündür, http://www.kentyazilari.com/yarin-artik-bugundur

7. Devrim Acaroğlu / Çağdaş Günerbüyük, Behzat Ç. rozetini bırakıp Gezi Parkı’na giderdi, http://www.evrensel.net/news.php?id=59526

8. 2013 Taksim Gezi Parkı protestoları, http://tr.wikipedia.org/wiki/2013_Taksim_Gezi_Parkı_protestoları

9. Mehmet Arat, Beyin Duyusu, http://paylasim.lalabey.com.tr/yazihane/yazar-arsivi/183-mehmet-arat-kaleminden-beyin-duyusu.html

10. İpek İzci, Çevik Kuvvet: Genç, muhafazakâr ve itaatkâr, http://www.radikal.com.tr/turkiye/genc_muhafazakar_ve_itaatkar-1136152

11. Mehmet Arat, Toplumsal beyin ölümü, http://blog.milliyet.com.tr/toplumsal-beyin-olumu/Blog/?BlogNo=415657

12. Hasan Cemal, Erdoğan'a uyarı mektubumdur, http://t24.com.tr/yazi/erdogana-uyari-mektubumdur/6877

13. Can Dündar, Revire Biber Gazı, http://gundem.milliyet.com.tr/revire-biber-gazi/gundem/ydetay/1723563/default.htm

14. Türk Tabipleri Birliği, Göstericilerin Sağlık Durumları, (http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/veriler-3842.html)

15. Türkiye Barolar Birliği'nden Sağlık Bakanlığı Yetkilileri Hakkında Suç Duyurusu, http://www.radikal.com.tr/turkiye/barolar_birliginden_saglik_bakanligi_hakkinda_suc_duyurusu-1139629

16. Mehmet Arat, Güzel bir gelecek, http://blog.milliyet.com.tr/guzel-bir-gelecek/Blog/?BlogNo=344774