polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2019 Cumartesi

Gerçeğin Katli ve Ölümün Sardığı Yaralar


"Savaşa karşı barışı; baskı, şiddet ve zora karşı özgürlükleri ve demokrasiyi; hırsızlığa ve sömürüye karşı emeğin mücadelesini yaşamın her alanında yükselten, toplumsal sorumluluğumuzdan dolayı demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi de veren DİSK, KESK, TMMOB ve TTB olarak 'Savaşa İnat, Barış Hemen Şimdi!' sloganıyla düzenleyeceğimiz Emek, Barış Ve Demokrasi Mitingi 10 Ekim 2015 Cumartesi Ankara'da yapılacaktır.

Bu karanlık gidişata dur diyen; eşitliğin adaletin, barışın ve demokrasinin sesi olan emekçiler, işçiler, doktorlar, hemşireler, sağlık emekçileri, mimarlar, mühendisler, kadınlar, sanatçılar, gençler, aydınlar, ötekileştirilenler, dışlananlar, yüreği ülkesinin esenliği için atanlar 10 Ekim 2015 Cumartesi günü saat 10:00'da Ankara Tren Garı önünden hareket ederek, saat 12:00-16:00 arasında Sıhhiye Meydanı'na yapılacak "Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi”nde buluşuyor.

Tüm halkımızı 10 Ekim 2015 Cumartesi günü buluşmamıza davet ediyoruz.
EMEK, BARIŞ ve DEMOKRASİ MİTİNGİ:
Tarih: 10 Ekim 2015, Cumartesi
Buluşma Yeri: Tren Garı – Ulus/Ankara
Hareket Saati: 10:00
Miting Yeri: Sıhhiye Meydanı – Ankara
Miting Başlama Saati: 12:00"

Uzun hazırlıklar ve gerekli yasal süreçler tamamlanarak gerçekleştirilme aşamasına gelen etkinliğin duyurusu böyle yapılmış.

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB'nin çağrısıyla 10 Ekim'de Ankara'da yapılacak "Emek, Barış, Demokrasi Mitingi”nin katılımcıları, 1 Ekim 2015'te ortak bir basın toplantısı düzenlemişler. (1)

....

İnsanın çoğu etkinliği gibi, mitingler de uzun bir hazırlık süreci gerektirir. Görüşlerini duyurmak, tepkilerini göstermek isteyen kurumlar önce yaşananları anlamaya ve amaçlarını netleştirmeye çalışırlar. Sonra neleri, kimlere, nasıl duyuracaklarına karar verirler. Demokratik sistemlerde tüm bunlar coşkulu ve saygı duyulan süreçlerdir.

Mitingin duyurulması sırasında kadınların barış çağrısı yükselmiş. (2) "10 EKİM'DE ANKARA'DAYIZ!" denmiş. "Emek, Barış, Demokrasi Mitingi" için bir video hazırlanmış:

"Gözlerimizin rengi ne olursa olsun...

Gözyaşlarımızın rengi aynıdır."
(3)

Gözyaşları...

Gözyaşları...

Gözyaşları...

Gözyaşlarını dindirmeyi umarak miting hazırlıkları coşku ve kararlılıkla sürdürülmüş. Barışa karşı ille de savaş demeyen partilere ziyaretler yapılabilmiş.

....

Türkiye'de 2010 yılında tarihi bir seçim yapıldı.

Otuz yıl önceki 1980 gibi, 2010'un da bir dönüm noktası olduğu söylenebilir.

1980'de demokratik siyasete ara vererek yönetime el koyan Milli Güvenlik Konseyi'nin akan kanı durdurduğu öne sürülmüştü. 2010'da askeri vesayete son vererek devlet gücünü ele geçiren anlayışın yeni bir anayasayla hak ve özgürlüklerin önünü açacağı söylendi.

Tüm politik süreçler gibi, anayasa hazırlıklarında da kuşkulu, eksik, yanlış yanlar vardı. Farklı yorumlar yapılıyordu. Kimileri zaten hazırlayan veya kabul edilirse kazanacak olanlardı, destekliyorlardı. Kimileri yetersizlikleri olsa da demokrasinin önünü açabileceğini düşünüyor, "Yetmez ama evet" diyordu. Diğerleri, karşı çıkma gerekçeleri aynı olmasa da, geniş bir destek alarak temel hak ve özgürlükleri güvence altına alacak bir anayasa yapılmasının önemine inanıyor, öncelikle güvenin, açıklığın ve denetlenebilirliğin sağlanması, uzlaşma zemini yaratılması gerektiğini düşünüyorlardı.

Yeni anayasadan sonra biraz karışık bir dönem yaşandı. Şeffaflık pek yakın görünmüyordu. Yaşanan acıların dinmesi, bir daha yaşanmaması için sorumluların araştırılması, bulunması gerekiyordu. Ne yazık ki bu süreçler pek yavaş, adeta durarak ilerliyordu. (4)

Küçülen dünyada uzaklardaki acılar bile gelip vurabiliyor. Çok yakındaki sorunlarsa süreklileşebilecek ölümcül tehlikeler yaratabiliyor. Savaşın kendisi adından korkunç. Bunu görebilenler, ateşi hissettikleri anda söndürebilecek tek güç olan barışa sarılıyorlardı. (5)

21 Mart 2013'te Diyarbakır'da yeni bir resim çizildi. Uzak gibi görünen çözümlerin çok yakına gelebileceği, barışın, kardeşliğin, anlayışın, dostluğun, sevginin gücünün yükselebileceği düşünüldü. Derin devlet yüzeye çıkabilir, barışa, insana, halklarına dost olabilir miydi? (6)

Sorunun çözümünde atılabilecek adımları araştırmak, farklı kesimlerin düşüncelerini almak, uzlaşma yollarını araştırmak için bir heyet kuruldu. Ama bazı insanlar o kadar inatçıydı ki, keçiler bile onlara uzlaşma dersi verebilirdi. (7)

Mayısta rüzgarın yönü döndü. Taksim yine bir barış alanı olabilecekken, anlaşılmayan bir nedenle kent yaşamını durduran ve her yanı gaza boğan engellemeyle gözyaşı ve acı içinde kalmıştı. (8)

Taksim'de yaşananlar bununla kalmamış, Gezi Parkı toprağa ve yaşama sarılmanın, ayağa kalkmanın simgesi olmuş, güç vermiş, ama akıl almaz bir saldırıyla karşılaşarak büyük acılar da yaşamıştı. (9)

Ne yazık ki yaşamlarımızdan acı kayıtlar eksik olmuyordu. Soma'daki madende yitirilenlerin acısı sürerken Gezi Parkı olaylarının yıldönümü gelmişti. Başta Taksim, tüm Türkiye yeniden gaz bulutlarıyla örtülmüştü. Temel haklarını kullanarak yürüyüp açıklama yapmak isteyenler engellenmiş, yeni acıların yaşanacağı korkularını artırmıştı. (10)

Yaşananlar toplumsal belleğimize ulaşabildi mi? Geleceğin kararmaması için geçmiş deneyimlerimizden yararlanabiliyor muyuz?

Nasıl bir ülkede “Cinayette dokunmadılar yolsuzluk operasyonunda attılar” başlığı atılabilir? Hukukun, insan haklarının ve yasama yürütme yargı arasındaki kuvvetler ayrılığı dengesinin korunduğu, basının haber alabildiği ve verebildiği, seçmenlerin gelişmeleri öğrenerek gerektiğinde seslerini duyurabildiği bir yerde tüm bunlar yaşanabilir miydi? Nasıl bir ülkede yolsuzluğu soruşturanlar hain ve düşman ilan edilir, kimin ne yapmış olduğu bir yana bırakılıp olayın çözümü seçim propagandalarıyla kazanılacak bir başarıya bağlanır? (11)

Nasıl bir ülkede anayasa, gücü elinde tutanların istediği gibi yorumlayıp uyguladığı anlamını yitirmiş bir metne dönüşür? Nasıl bir ülkede yasama yürütmenin, yürütme başkanlık hayali kuranların karşısında çaresiz kalır? Nasıl bir ülkede yargı kılıf hazırlama sanatına dönüşür?

Nasıl bir ülkede tüm bu yaşananlardan sonra meclise giren milletvekilleri, geçmişin yaralarını sarmak ve geleceği aydınlatmak için güçlü ve kararlı bir duruş gösteremezler? Hangi partiden olurlarsa olsunlar bu toprakların güzel insanlarının iyiliği için birleşmezler? Uzlaşmak, demokratik sistemin işlemesini sağlamak, Kendilerini seçenlerin çıkarlarını korumaya çalışmak için adım atmazlar? Gerçeklerin güçlülerin istediği gibi gösterilmesine ses çıkarmazlar, katledilmesine sessiz kalırlar? Ne zaman ve nasıl biteceği belli olmayan korkunç bir çatışma ve savaş ortamının kalıcılaşması, bu toprakların üzerindeki tüm güzel insanları, çocukları ve torunlarını bile yutabilecek bir bataklığa dönüşmesi tehlikesine karşı birleşmezler?

Galiba Türkiye gibi insanlarının çoğunun yaşananları izlemekle yetindiği, insanları olup bitenleri tepedekilerin istediği gibi görmeye alıştırılmış, eğitimsiz bırakılıp baskıyla yönlendirilerek insanca durabilmesi engellenmiş, zenginliğiyle övündüğü halde çağın gereklerine uyamayan ve insanıyla barışamayan ülkelerde.

Ne yazık ki insanıyla barışamayan ülkelerin ödediği bedel çok ağır olabiliyor. 7 Haziran 2015 seçimleri toplumsal bir uzlaşma, tüm kesimleri kucaklama, daha iyi bir yolda hep birlikte yürüyebilme için tarihi bir barış fırsatı vermişti. Bunun değerlendirilmesi bir yana, acımasız bir çatışma ortamı adım adım getirildi.

Bu toprakların en güzel, en üretken, insana ve yaşama en çok sahip çıkan insanları daha kötüye gidilmemesi, barışa güçlü bir destek verilmesi için 10 Ekim 2015'te Ankara'da yapılacak mitingi düzenlediler.

İnsan olanlara insanca bir ses duyurmaya çalıştılar:

"Gözlerimizin rengi ne olursa olsun...

Gözyaşlarımızın rengi aynıdır."

Gözyaşları...

Gözyaşları...

Gözyaşları...

Gözyaşlarını dindirmeyi umarak miting hazırlıkları coşku ve kararlılıkla sürdürüldü.

Sonra... Sonra hiçbir şey olmadı. İki canlı bomba ellerini kollarını sallayarak buluşma alanına ulaşmadı, binlerce kişinin arasında, ölüm saçmadı. Kimse ölmedi. Onlar yaşıyor.

Tüm acılar, yönetmeye çalışanların yapmayı gerçekten bildiği belki de tek iş olan yasaklamalarla, bir anda siliniverdi!

Kimse ölmedi. Onlar yaşıyor.

....

Ölümün sardığı yaralar...

Seçimden ölüme gidilmesi normal midir?

Anayasa, yasalar, yasama, yürütme, yargı, basın, seçimler, partiler, milletvekilleri ne işe yarar?

Bu topraklarda yaşayan herkesin yaşama hakkını güvence altına alacak, barışın ve gelişmenin önünü açacak adımların atılmasını sağlamak kimin sorumluluğudur? Savaş barış getirebilir mi? Ölüm yara sarabilir mi? Ölümün sardığı yaralar kimin yaralarıdır?

Ölümün açtığı yaralar kapanabilir mi? Nasıl kapanır? Bir başka ölümle mi?

Ölüm yaraları sarabilir mi? Hangi ölüm, kimin yarasını sarar?

Biliyoruz. Belki de bilmiyoruz. Bildiğimizi sanıyor, anlayamıyoruz. İnsana ve yaşama bu kadar düşman yaklaşımların ısrarla, inatla, tüm güzelliklere meydan okuyarak sürdürülebilmesini aklımız almıyor. Utanıyoruz. Deliriyoruz. Yaşamanın ve yazmanın anlamları değişiyor. Doğanın güzelliğinde erimenin yerini yaratıkların dünyayı yok etmesinin karşısında durabilmek alıyor.

Yaşamla ölüm arasındaki ilişkiyi çözemediğimiz için mi yazıyoruz?

....

Gerçeğin katli...

Gerçekler katledilebilir mi?

Acımasızca, bir anda, geride en küçük bir kırıntı, onları yaşayıp hissetmiş tek bir canlı bırakmadan.

Gerçekçilik doğadan mı, toplumdan mı beslenmelidir? Doğa köyümüz müdür, kasabamız mı, kentimiz mi, yurdumuz mu, dünyamız mı, galaksimiz mi, evren mi, daha ötesi mi?

Gerçek bireyin mi, toplumun mu algısıyla biçimlenir?

Gerçekçiliğin farklı (kaba, doğal, ontolojik, kavramsal, bilimsel, şekilsel, ahlaki, anlamsal, bilgi kuramsal, politik) biçimleri olması gerçeği etkiler mi?

Peki "Toplumsuz Gerçekçilik" olabilir mi?

Politika için de benzer adlar verilmiş midir? Verilebilir mi? Toplumcu, toplumsal, fantastik, doğal, kaba politikalardan söz edilebilir mi?

En basit politika öldürmek ya da ölmek midir? Tüm yaşam bununla mı açıklanabilir?

Peki insansıların, insancıkların, insansızların, insanoburların birer gerçekleri var mıdır? Kimin içindir, kime hizmet etmektedir?

...

Son yıllarda çevremizde gördüğümüz polis sayısı epey arttı.

Kuşkusuz güvenlik kavramı orduları, istihbarat örgütlerini ve özel yapıları da kapsayabilen çok geniş bir konu. Ama genelde suç olaylarıyla ilgili edebiyat ürünleri polisiye başlığı altında değerlendiriliyor. Bireysel suçlarla toplumsal suçları ayırmak çok kolay olmayacağı için polisiye edebiyat genel bir tanımlama olarak düşünülebilir.

Feodal ve despotik toplumlarda, suçları “kanıtlama” ve suçlunun maskesini indirmenin başlıca yolu işkenceymiş. 19. yüzyılın ceza hukuku ile getirilen düzenlemelerle kanıt toplama süreci bir prosedüre bağlanmış. Suç takibi sürecinde skolastik tartışmanın yerini ipucu toplama almış. Suçluya verilecek hükmün dayanağı olarak işkenceyle alınmış itirafların yerin mahkeme tarafından kabul edilebilir resmi kanıt geçmiş. 19. yüzyıldan itibaren bilimin geldiği bu noktadaki veriler polisiye romanın doğuşu ve gelişmesinde etkili olmuş. (12) Polisiye romanlar, işkenceye ve sözlü itirafa dayalı yargılamadan, deliller ile yargılama sistemine geçilen modern dönemin hukuk, toplumsal düzen ve suç anlayışı üzerine kurulmuş. (13)

Polis romanlarında getirilen yaklaşımlar toplumsal olayların da çözümlenmesinde kullanılabilir mi? Bir suçun nasıl aydınlatıldığını sanatın tanıklığıyla okumak dünyanın daha iyi kavranmasına katkı sağlar mı?

"Kabahatin çoğu sende" diye sitem edilenler polisiye bir kitap okumuş mudur? Dayatılan dar bakış açıları yerine kendi düşüncelerini ve çözümlerini geliştirebilirler mi? Gerçeği aydınlatabilirler, görebilirler mi? Gerçeğin anlatılma biçimlerine verilen adlar, gerçekçiliğin türleri önemli midir? Gerçek, kuantum evreninde göreceli midir? İnsanın, kelebeğin ve penguenin gerçekleri farklı mıdır? Ya yaşamın ve ölümünkiler? Gerçeğin acılarını, son yılların süreklileşen ve yükselen ölümlerini, Suriye'yi Irak'ı Roboski'yi Reyhanlı'yı Gezi'yi Lice'yi Suruç'u Cizre'yi ve Ankara'yı, yaşamını yitirenler nereden ve kimden olurlarsa olsunlar, yakınlarında ve insanlık katında ne büyük acılara yol açtığını anlamaya çalışarak içinde duymayanın, gözyaşı dökmeyenin insanlığından söz edilebilir mi?

Oy verme hakkına sahip herkes en az bir polis romanını anlayarak okuyabildiğinde seçim sonuçları mı, seçime katılan partiler ve adaylar mı, yoksa yaşamla ve seçimlerle ilgili ne varsa tümü mü değişir?

....

Belki de yaşamla ölüm arasındaki ilişkiyi çözemediğimiz için yaşıyoruz. Bunu çözdüğümüz anda, bir gün çözebilirsek, yaşam bitecek.

Belki de yaşamla ölüm arasındaki çelişkiyi çözemediğimiz için ölüyoruz. Bunu çözdüğümüz anda, bir gün çözebilirsek, ölüm bitecek.

Ölüm yaraları sarar mı? Sarabilir mi? Hangi ölüm, kimin yarasını sarmıştır? Kimin yarasını sarabilir? Hangi ölümün kime yaradığını anlamak, bugün yaşananları geleceğe gidip geçmişe bakarak görmekle, yaşamı bir polisiye roman gibi okumakla mı mümkündür?

....

Erkekler ağlamaz, biliyorum.

Ama aradan geçen zamana karşın hatırladıkça gözyaşlarımı tutamıyorum.

Katledilen masum insanların acısını yüreğinde bir ateş gibi hissetmeyenlerin, durulması gereken yerde durmayanların, yaraları sarmak için adım atabilecekken atmayanların insanlıklarından kuşku duyuyorum.

....

Bu yazıyı kimler ne zaman okur, okuyanlar neler düşünür, önceden bildikleriyle daha sonra bilecekleri arasında yeni köprüler kurabilirler mi?

Bilmiyorum.

Ama bedeninin sıcaklığını henüz yitirmemiş her kişi,
yaşamın tüm ışıklarıyla birlikte insanlığından da ayrılıp ölümün karanlığına yaşarken gömülmüş olanlar bile,
barışın mı savaşın mı yanında olacağına dair kararını verdiğinde,
nefret ettikleriyle birlikte sevdiği herkesin de geleceğini kurtaracak ya da yok edecek bir seçim yapmış olacaktır.

1. 10 Ekim Mitingi Açıklama, https://www.youtube.com/watch?v=H79S3rXwNyM, 2 Ekim 2015
2. Kadınlar Barışa Çağırıyor, https://www.youtube.com/watch?v=saWAyF2ZkJw&feature=youtu.be, 2 Ekim 2015
3. 10 Ekim'de Ankara'dayız, https://www.youtube.com/watch?v=9pQdOcqwQbc, 3 Ekim 2015
4. Mehmet Arat, Müsteşarın kötü günü, http://blog.milliyet.com.tr/mustesarin-kotu-gunu/Blog/?BlogNo=356258
10. Mehmet Arat, Acı Kayıt, http://www.sanatlog.com/sanat/aci-kayit-yasananlarin-kisisel-ve-toplumsal-bellege-gonderilmesi/
11. Çocuklar ve Seçmenler, Mehmet Arat, http://www.sanatlog.com/sanat/cocuklar-ve-secmenler/
12. Ejder Çelik, Batı Edebiyatında Polisiye Romanın Gelişimi Sürecinde Düşünsel ve Sosyal Etkiler, http://www.sdergi.hacettepe.edu.tr/makaleler/Polisiye-Romanin-Gelisimi-Mayis-2015.pdf
13. Selin Atalay, http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt7/sayi35_pdf/1dil_edebiyat/atalay_selin.pdf, Modern Toplumun Edebi Ürünü Polisiye Romanlar ve Polisiye Romanlarda Cinsiyetçilik

25 Mayıs 2019 Cumartesi

Toz Bulutları


Bu yazıda bir yalnızlık senfonisinden söz etmek istiyorum. Ama amacım yalnızlığı değil, toz bulutlarının birliğini anlatmak.

Yazarların kendi çalışmalarından söz etmelerinin pek hoş karşılanmadığını biliyorum. Yine de, uzunca bir ön hazırlık döneminden sonra son metnini yazmaya başladığım sıralarda Yalnızlık Senfonisi'ne bir ayrıcalık tanımayı düşünmüştüm.

Cumhuriyetin onuncu yılında doğan Keriman Hanım'ın yaşadığı dönemden yaşam ve yalnızlık öyküleri anlatmayı amaçladığım Yalnızlık Senfonisi'ni yazarken, Taksim Gezi Parkı'nda ve her yerde yaşananlar kaçınılmaz biçimde aklıma ve öyküye girmişti. Yayıncılığın, dünyanın ve teknolojinin gelişmesine bağlı hızlı değişim sürecinde iletişim, yazma ve okuma biçimleri de yeni yollar buluyor. O dönemde güncellikle bağlantısı nedeniyle Toz Bulutları'nı paylaşmayı düşünmüş, ama yerini bulamadığım için sonuçlandırmamıştım.

Yaşananları dünyayla dolaysız bağ kurma ayrıcalığına sahip olanlar görüp biliyor. Ancak bir başkasının çevirisiyle algılayabilenlerse kendilerine verilenlerle yetinmek zorunda kalıyorlar.

Taksim Gezi Parkı'nda başlayarak tüm Türkiye'de yaşanan gelişmelerden (1, 2, 3, 4) sonra inanılmaz bir kutuplaşma gözlendi. Sanki görünmez eller, aşılmaz duvarlar örerek kendi kalelerini korumaya çalışıyorlardı.

Gelişen teknolojiler insanların daha kolay ve hızlı iletişim kurmasını, düşüncelerini iletebilmelerini, birleşebilmelerini ve gerektiğinde tepkilerini gösterebilmelerini sağlamıştı.

Normalde olması gereken, yöneticilerin bunu bir fırsat olarak görmesi, bilgiden ve farklı düşüncelerden yararlanarak geniş kesimlerin isteklerine en uygun çözümleri bulmaları değil midir?

Böyle olmadı. Gücü elinde tutanlar uzlaşmayı değil kendi çıkarlarını korumayı, ne pahasına olursa olsun yerlerini sağlamlaştırmayı seçtiler. Tepkiler ne kadar büyük olursa olsun, seçimleri kazanmış olmanın her istediklerini yapmalarına izin verdiğini, temel hak ve özgürlükleri yok sayabileceklerini söylediler. Karşı çıkanlara "Aldığın oy kadar konuş" dediler. Seçimlerin eşit ve sağlıklı koşullarda yapılmasının, seçmenlerin yaşanan gerçekleri bilmesinin ve değerlendirebilmesinin, kararlarını bilinçli verebilmesinin önünü açmak öncelikleri olmadı.

Bu koşullarda, başkalarını yok sayarak kendi isteklerini düşünüp çıkarlarını gözeten, sistemin sınırlı denetim mekanizmalarını bile olabildiğince etkisizleştirmeye çalışan anlayışa karşı bir oluşum ortaya çıktı. Yalnızca seçim güvenliğini sağlamayı, oyların özgürlüğünü ve sandıkları korumayı değil, ötesini, yönetici güçlerde pek sık rastlanmayan dürüst ve ilkeli yaklaşımları yaygınlaştırmayı amaçladı.

....

"Mart 2014’teki yerel seçim öncesi 'Oyuna sahip çık' diyerek yola çıktılar… Sandık başında gözetmenlik yapacak, bilgisayar sistemine girilen oy verilerini kontrol edecek yaklaşık 30 bin gönüllü topladılar. Bağımsız, sivil inisiyatif 'Oy ve Ötesi'nin 7 Haziran’daki genel seçimde hedefi 45 ilde, 12 bin okulda kurulacak 106 bin sandığın başında olmak. Bu da yaklaşık 120 bin gönüllü demek… Ancak seçime bir aydan az bir zaman kala, gönüllü sayısı 13 bin civarında." (5)

Aylin Yazan yaptığı haberde Oy ve Ötesi’nin sekiz kurucusu arasında yer alan Sercan Çelebi'nin sözlerini aktarıyor:

"HDP’nin baraja çok yakın olması, AKP’nin anayasaya değişikliğine ulaşacak güce erişip erişmemesi gibi çok temel şeyler bu seçim sonuçlarıyla ve sandık başında belli olabilir. Günün sonunda sandık başında etkilenebilecek oy miktarı yüzde 5’ler 10’lar filan değil. Bunu biz gördük; sandık başında seçim kazanılmıyor. Hastayı iyileştiriyor ama ölüyü diriltmiyor. Öyle bir dünya var."

Oy ve Ötesi'nin gönüllülerinin tek bir grup altında toplanmasının güç olduğunu, derneğin "Kim olursan ol gel" dediğini, ancak iktidarı destekleyen gönüllülerin AKP'den gözetmen olmayı tercih ettiklerini belirtiyor.

Aylin Yazan, 7 Haziran seçimlerinde ilk kez gönüllü müşahitlik yapacak olan Özgün Levent'in sözlerini de aktarıyor:

"Önceki seçimlerde sandıklarda yapılan yolsuzlukları evden elimiz kolumuz bağlı izliyorduk. Bu çaresizlik haline geldi. Eşim ve ben, oy verdikten sonra değişen seçim sonuçları, trafolara giren kediler gibi sosyal medyadan takip ettiğimiz durumları, yani neler döndüğünü kendi gözümüzle görmek, hem de müdahale edebilmek istedik. Çocuklarım da ileride 'Sen ne yaptın' dediğinde verebilecek bir cevabım olsun."

İşin sandık başında bitmediği, sandıktan çıkan sonuçların aktarıldığı SEÇSİS’teki (Bilgisayar Destekli Merkezi Seçmen Kütüğü Sistemi) verilerin kontrolünün de yapıldığı söyleniyor. Sandıklardan çıkan oylar sayıldıktan sonra tutanaklar ilçe seçim kuruluna gidiyor ve SEÇSİS sistemine giriliyor. Ancak sayıların girilmesi ile sonuçların açıklanması arasındaki süreç görülemiyor. Oy ve Ötesi, bu süreci geliştirdiği T3 adında özel bir yazılımla denetliyormuş. Her tutanaktaki sayılar, birbirinden habersiz üç kişi tarafından sisteme işleniyor, daha sonra bu sonuçlar SEÇSİS’tekilerle karşılaştırılıyormuş.

Oy ve Ötesi, 24 Nisan 2014'te dernekleşerek çalışmalarını tüzel bir kişilik altında sürdürmeye başlamış. (6) Oy ve Ötesi'nin 7 Haziran 2015 seçimlerinde görev aldığı iller ve partilerin net oy değişimi haritası görülebiliyor. (7) Basın bülteninde seçmen oylarının üçte birine doğrudan temas ederek hatadan caydıran bir gönüllü ağı kurulmuş olduğu, 7 Haziran'da bölge sorumluları, ilçe sorumluları, bina sorumluları, avukatlar ve sandık sorumlularından oluşan Oy ve Ötesi gönüllülerinin Türkiye’nin birçok noktasında kanunsuz işlemleri ve hataları tutanaklarla kayıt altına alarak usulsüzlüklere karşı caydırıcı bir rol oynadıkları, resmi sonuçlar karşılaştırmasında genel toplama etkisi olacak bir sapma tespit edilmediği belirtiliyor. (8)

....

"Seçimler yaklaşırken seçim hilelerinden ve seçimde muhtemel yolsuzluklardan bahsedilmeye başlandı. Varlıkları ve kuruluşları şaibeli parti ve siyasetçilerden namuslu icraatlar beklemiyoruz tabii. Burjuva sınıfı, eğitim kurumundan adalet kurumuna kadar her dokuyu kirleterek varlığını sürdürüp, ayakta kalabiliyor. Adam kayırma, torpilcilik, menfaatçilik, normal kabullerimiz arasına girmedi mi?" diye soran Hüseyin Kaplan, "Demirel’in hukuku hiçe sayan tutumları, Özal ahlâkı, Çiller zekâsı, AKP’ye sağlam bir zemin hazırlayarak bugünlere gelmemizi sağladı" demiş.

Yazısını Chamfort'un Soğuk Kül'ünden bir alıntıyla bitirmiş:

Dünya dediğimiz toplum, bir sürü karşıt küçük çıkarların çatışmasından başka bir şey değil; kendine güvenen, savaşan, biri öteki tarafından sırayla aşağılanmış, yaralanmış ve ertesi gün bir bozgunun tiksintisinde, uykusuzluğun zaferinde cezasını çekmiş bütün gururların sonsuz bir kavgasından başka bir şey değil. Ertesinde hemen ezilmiş olma pahasına bir an dikkatleri üzerimize çektiğimiz bu yerde yalnız yaşamak, bu sefil kavgada hiç yaralanmış olmamak, hiç yaşamamak, varoluşu olmamak demektir. Zavallı insanlık!” (9)

....

Miting alanlarının uzaktan çekilmiş fotoğraflarında küçücük noktalara dönüşerek toz bulutlarının birer üyesi olan insanların her biri birey olabiliyor mu?

Gidecekleri alanı nasıl seçiyorlar, hangi kaygılarla karar veriyor, hangi nedenlerle oraya gidiyorlar, kime karşı olacaklarına, kimi destekleyeceklerine nasıl karar veriyorlar? Yaşadıkları yakın ve uzak bölgeleri, oynanan oyunların baş ve yardımcı oyuncularını, figüranlarını yeterince tanıyorlar mı? Yalnızca kendi doğrularına inandıkları, yakın bulduklarını destekledikleri için bile başlarına büyük kötülükler getirilebileceğini biliyorlar mı?

Yapılan resmi açıklamalarda söylenenler ne olursa olsun, sessiz bir direnişle yaşamlarını korumaya çalışan bireylerin haklılığı tüm belgeleriyle tarihe geçti, geçiyor. Can güvenliğini sağlamakla yükümlü olan yöneticilerin sorumsuz davranışlarının yarattığı tehlikeleri, toplumun değişik kesimlerine yayılmış bireyler kendi sağduyularıyla önlemeye çalışıyorlar. (10)

Seçim öncesinde ancak önemli bedeller ödenerek atlatılan tehlikeler henüz geride kalmış gibi görünmüyor. Yaşamı ve geleceği savunmayı sürdürmek gerekiyor.

Toz bulutlarının en önemli özelliği, bütünün içinde eşit ve dengeli oldukları halde özgünlüklerini koruyabilmeleri, her birinin özgürce gelişebilmesi midir? Doğanın güçlü ve ayrılmaz bir parçası olarak insan olmanın en güzel yollarını bulabilmesi midir?

....

Toz bulutlarının birliği. Bir Neruda şiiriyle anlatılabilir mi, yaşanabilir mı?

Halkım ben, parmakla sayılmayan”

Largo. Ölü toprağı serpilmişti ülkenin ve kentin üzerine. Çok ağır, hüzünlü bir başlangıç yapıyordu kemanlar. Yalnız kadınlar güven duyacakları, inanacakları, sevecekleri birilerinin yanlarına gelmesini istiyorlardı. Uzun süre kimse görünmüyordu. Üstelik kalın üflemeli ve vurmalı çalgılar arada sert çıkışlarla korku salıyorlardı. Birden viyolalar güven veren duyarlı sesleriyle hüzne umut ekliyorlardı. Bölüm sıcak bir bekleyişle bitiyordu. Hülya bulutlardan ve sulardan kaçan insanları görüyor, annesini göremiyordu.

Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde”

Moderato. Yavaşça kıpırdadı ölüler. Henüz yaşıyoruz diye fısıldadılar. Yalnızlar viyolalarla aralarına katılan ince ışıkların peşinden gidiyor, ritm hafifçe hızlanıyordu. Kemanlar bu yeni dostlarla konuşuyor, bulutları nasıl dağıtacaklarını soruyorlardı. Obua yalnızlığın hüznünü tüm orkestraya anlatıyordu. Viyolonseller gözlerindeki ince yaşları silip duyarlı tonlarıyla yürüyüşe katılıyorlardı. Kontrbaslar onların peşine takılıyor, vurmalılar hızı ayarlamak için tempoyu her katılımdan sonra daha güçlü bir sesle veriyorlardı. Hülya “Nasıl böyle öfkeyle saldırabiliyor bu insanlar?” diye düşünüyordu.

Buğday nasıl filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne”

Vivace. Artık sokaklarda yürüyorlardı. "Bizi unutmayın, buradayız, aranızdayız" diyorlardı. Orkestra yola çıkmıştı artık. İlk kez şef olmadan çalıyorlardı. Coşkuya katılan şef piyanonun başına geçmiş, tüm çalgılarla tek tek konuşan ezgileriyle, gözleriyle, yüzündeki anlamla, başının hareketleriyle, arada ağzından dökülen duyulmaz sözlerle duygularını paylaşıyordu. Hülya Keriman Hanım’ı yine göremiyor, bu kargaşanın içerisinden kurtulabileceğinden umudunu kesmeye başlıyordu.

Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde.”

Allegro. Canlılıkları yeni umutlar getirmişti. Sokaklarda coşkuyla kaçıyor, yaşamı boğmaya çalışanlara inat özgürlük dansları yapıyorlardı. "Sesimizi kısamazsınız, yaşamak için buradayız, notalara can vermek için buradayız" diyen orkestra büyük finali hazırlıyordu. Hep birlikte çaldıkları güçlü ezgilerde yeni ve daha güzel senfonilerin saklı olduğunu hissediyorlardı.

....

Toz bulutlarına çağrı. Bulutlara saldıran devin kısacık öyküsüyle yapılabilir mi?

Ne zaman canavar olmaya başladığını bilmiyordu. Herkes gibi sıradan bir boyla başlamıştı yaşamaya. İçinde mi büyük bir açlık vardı, yaşamın labirentli yollarından geçerken karşısına çıkanlar mı ona inanılmaz bir yeme dürtüsü kazandırmıştı? Müthiş bir hızla büyümüştü, büyüyordu. Sonunda kimsenin yanına yaklaşamadığı, herkese korku salıp ürküten gövdesiyle yapayalnız kaldı. Karşısında titrensin, söyledikleri hemen yapılsın, ne isterse anında ona sunulsun istiyordu. Başı göklere yakınlaştıkça, sesini çıkaranı daha çabuk ezmeye başladı.

Bir gün, yüzünün hemen yanında, küçük bir bulut gördü. Küçücüktü, rüzgarda usulca uçuyor, değişik biçimlere giriyordu. Öfkelendi. Nasıl yaklaşabilirdi bu küstah bulut onun erişilmez gücünün bu kadar yakınına. Kocaman yumruğunu bulutun üstüne indirdi. Bulut rüzgar olup dağıldı. Bulutlara saldıran dev, sevinç ve gururla geri döndüğünde bir başka bulutla karşılaştı. Kızdı. Tam ondan kurtulmuşken yine nereden gelmişti bu iğrenç beyazlık? Çılgınca bir düşmanlıkla saldırmaya başladı. Gücü tükenecekken bulutun yine usulca dağıldığını görüp rahatladı. Dinlenmek için çekileceği sırada başka beyazlıklarla karşılaştı. Köpürdü. Bulutlar çevresinde dönerken erişilmez düşmanlarıyla savaşarak yumruklarını ve tekmelerini savuruyordu. Kulağına buhar damlacıklarının her birinden gelen farklı sesler çalındı. Ne kalan yüreği, ne aklı onların zengin ezgilerinin güzelliğini duyup anlayamıyordu. İyice çileden çıktı. Yorgunluktan yere çökene dek umutsuz dövüşünü sürdürdü.


1. Mehmet Arat, Bir Taksim Polisiyesi, http://www.sanatlog.com/sanat/bir-taksim-polisiyesi/

2. Mehmet Arat, Kadinlar Nerde, http://www.sanatlog.com/sanat/kadinlar-nerde/

3. Mehmet Arat, Türkiye CNN’de, http://blog.radikal.com.tr/kultur-ve-sanat/turkiye-cnnde-24247

4. Mehmet Arat, Gezi yılının son günü, http://blog.milliyet.com.tr/gezi-yilinin-son-gunu/Blog/?BlogNo=442827

5. Aylin Yazan, Oy ve Ötesi: Bu kez sandık başı daha da kritik, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/05/150512_oy_ve_otesi

6. Oy ve Ötesi, http://oyveotesi.org/hakkinda/biz-kimiz/

7. Partilerin net oy değişimi haritası, http://oyveotesi.org/wp-content/uploads/2015/06/il-bazinda-T3-resmi-sonuc-fark-analizi.pdf

8. Oy ve Ötesi Basın Bülteni, http://oyveotesi.org/wp-content/uploads/2015/06/OYveOTESI_SEC%C4%B0M2015_DEGERLEND%C4%B0RMELER_10062015.pdf, 10.06.2015

9. HDP mitingindeki patlama dünya basınında, http://www.radikal.com.tr/dunya/hdp_mitingindeki_patlama_dunya_basininda-1374035, 06.06.2015

10. Hüseyin Kaplan, İflah Olmaz Riyakârlığımız, http://www.sanatlog.com/manset/iflah-olmaz-riyakarligimiz/