Can Dündar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Dündar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2019 Cumartesi

Bir Taksim Polisiyesi


Bir Ankara dizisi bitti. Büyük bir olay olmuştu. Ama üzerine fazla gelindi. Alışılmadık yaklaşımı bazı kesimleri rahatsız ediyordu. Yorganı gönderip kavgayı sonuçlandırdılar. Oysa yaşamın içine en çok giren yayınlardan biriydi. "Yaşamın Dizileri" başlığıyla düşüncelerimi yazmak istiyordum.

Taksim Gezi Parkı'nda başlayarak kısa sürede dört bir yana yayılmakla kalmayıp Türkiye'yi dünyanın gündemine oturtan (1) hareketi görünce "Behzat Ç. buna bir bölüm ayırabilirdi" diye düşündüm. Ekip belki de bu kez soruşturma için değil, yalnızca destek olmak, gençleri korumak için oraya giderdi. Belki bölümde bir cinayet ve katil olmaz, gençlerin coşkulu çıkışlarının acımasızca bastırılmak istenmesinin nedenleri araştırılırdı. Özgürlükler sınırlandığında, insanlar dar kalıpların içine sıkıştırılıp genel düşünce ve yargıları kabul etmeye zorlandığında toplumda yükselen basınç ekibin dikkatini çekerdi. Kuşkusuz birçok konuda olduğu gibi bunda da çaresiz kalırlardı. Çocukların üzerine sürülen Toma'ları, sessizce duran insanlara böcek ilaçlar gibi sıkılan biber gazlarını anlayamazlar, acımasızca bastırılmak istenen gruplara yardım etmeye çalışırken kendileri de bunlarla karşılaşabilirlerdi. Toma'ya karşı Poma düşüncesi ilgilerini çeker, Toplumsal Olaylara Müdahale Araçları'nı Polis Olaylarına Müdahale Araçları'nın nasıl durdurabileceğini çözmeye çalışırlardı.

....

Düşündüğüm bir başka konu da İnternet'te gözüme çarpan bir kliple ilgiliydi. Richard Vezina'nın "Dört Bölümde David Lynch" (2) çalışması. David Lynch (3) 1980 yapımı "Fil Adam" (4) filmini yönetmiş ve senaryosuna katkıda bulunmuştu. Vezina David Lynch filmlerinden (Kullandığı filmler: Inland Empire, Mulholland Dr., The Straight Story, Lost Highway, Fire Walk with Me, Twin Peaks, Wild at Heart, Blue Velvet, Dune, The Elephant Man, Eraserhead, The Grandmother, The Alphabet, Pretty as a Picture: The Art of David Lynch, Blue Velvet - Mysteries of Love: Documentary olarak belirtilmiş) sahneler alarak bir video hazırlamış. Günümüz dünyasının ilginç olanaklarından biri. Geçmişte yönetmenler bile kendi filmlerini sinema dışında göremezken artık herhangi bir zaman ve yerde tüm ayrıntılara ulaşılabiliyor.

Behzat Ç. sonlanınca yaşamın dizilerini düşünmüştüm. Son dönemde izlenme oranları düşme eğiliminde ama diziler televizyonların kitlelerle kurduğu en önemli bağlardan biri olmayı sürdürüyorlar. Üstelik artık başka ülkelerde de gösteriliyorlar. Haftada birkaç gün yapılan siyah beyaz yayından başlayarak televizyonun Türkiye'deki gelişimi aklımdan geçti. Diziler hep önemli bir yer tutmuştu. Günümüz koşullarında yine de önemli etkileri olduğunu düşünüyorum. Yalnızların, yaşlıların yaşamına insan sıcaklığı getirmeleri olumlu, gerçek yaşamdan, gerçek sorun ve insanlardan uzaklaştırmaları da olumsuz etkilerine örnek olarak verilebilir. Tarihsel gelişimi içerisinde sanatın toplumdaki işlevi ve yeri epey değişti. Küçük topluluklara seslenen bir zamanların seyirlik köylü oyunları, halk ozanları artık eski biçimiyle yok. Ama kent konserleri, turneler, İnternet üzerinden konser, etkileşimli tiyatro gibi örnekler var.

İşin belki en acı yanı, sanata güzelliklerini paylaşmak ve gelişmek için yaklaşmaya gerek duymayanların onu sınırlamak, üretenleri karalamak ve yıldırmak için aşırı çaba göstermeleri. Meltem Arıkan’ın yazdığı, Mehmet Ali Alabora’nın yönettiği "Mi Minör" adlı oyun (5) birdenbire önemli bir gündem maddesi oldu. Oyun Ustream sitesinden izlenebiliyor, yorum yapılabiliyor, çekimler yüklenebiliyormuş. Yeni medya araçları ve tiyatronun bu buluşmasının Taksim Gezi Parkı'ndaki özgürlük sesleriyle ilişkilendirilmesi, sanırım komplo kuramcılarını bile şaşırtacak bir yaklaşım olmalı.

Televizyon yayınlarıyla birlikte başlayan ilk dizilerden beri dünya az değişmedi. Bir zamanların Görevimiz Tehlike, Uzay Yolu, Komiser Colombo, Kaygısızlar gibi yabancı dizileri, Atilla İlhan'ın senaryosuyla çekilen Yarın Artık Bugündür (6) çalışmasını şimdilerde pek hatırlayan olmayabilir. Yeni örneklerde niteliksizlik ve bolluk nedeniyle izlenme oranları düşüyor. Tek kanallı televizyon günlerinde ilgi gören bazı yapımların nasıl tüm ülkeyi ekran başına topladığını anlamak bu yüzden biraz zor gelebilir. Değişim her yeri etkiliyor.

....

Behzat Ç. olmasa bile yazarı Emrah Serbes Taksim'deymiş. O da bu aykırı komiserin orada olsa ne yapacağını düşünmüş.

"Behzat Ç. Taksim’de görevli olsaydı ne yapardı?"

"Rozetini, silahını bırakıp parka giderdi."

Dizinin bitmiş olmasına sevinen takipçileri bile varmış. Haftalardır süren Gezi Parkı eylemlerinden kendilerini alıkoyamadığı için! Yukarıdan gelen emirleri umursamayan milyonlar taleplerinin kabul edilmesini, polis şiddetinin sorumlularının cezalandırılmasını, öldürülenlerin katillerinin bulunmasını bekliyormuş. Behzat'ın yaratıcısı, yazarı Emrah Serbes de 31 Mayıs günü kendisini eylemlerin içinde bulmuş. Sonunda Behzat'ın Ç’sini de açıklamış. Çapulcu...

....

Taksim'de yaşananlar "Beyoğlu ilçesinde bulunan Taksim Gezi Parkı'nın Taksim Yayalaştırma Projesi kapsamında 28 Mayıs 2013 günü bir duvarının yıkılmaya başlanması ve bazı ağaçların kesilmesi, bu haberin sosyal medya üzerinden Topçu Kışlası inşaatına başlandığı şeklinde yayılması sonucu bazı aktivistlerin oturma eylemi yapmaya başlaması ve polisin eyleme orantısız müdahalesi sonucu geniş bir protestoya dönüşmüştür" sözleriyle tanımlanıyor. (8) "Bu maddenin tarafsızlığı konusunda kuşkular bulunmaktadır" notuyla. Kuşkusuz bu kadar yoğun yaşanan ve çıkarlar doğrultusunda çarpıtılmaya açık böylesi bir olaylar zincirinde soyut bir yansızlık olamaz. Nereden bakılacağını vicdanlar ve ilkeler belirler. Üstü nasıl örtülürse örtülsün, tarih sıradan insanların üzerine acımasızca gidilmesini bağışlamaz. Kapatılıp çürümeye bırakılan bir yara gibi, er ya da geç patlar, yüzeye çıkar. Toplumsal algıda yeni bir aşamaya varıldığı açıkça görülmektedir. Kitleler gerçekleri ortak bir beyin duyusuyla (9) görmekte, ölümlerin, binlerce kişinin yaralanmasının sorumlusunun temel hakların kullanılmasına katlanamayan, hesap vermekten korkan yöneticiler olduğunu bilmektedir.

Kimliklerinin tanınmasını, isteklerine saygı gösterilmesini isteyerek alanları dolduran insanlar değildir sorun. Verilen emirleri uygulayan, belirlenen stratejileri risk alarak yaşama geçiren polis de değildir yaşanan bu acıların nedeni. Aslında onlar da bu acımasız oyunun kurbanlarıdır. İpek İzci Emniyet-Sen’in kurucularından olan ve avukatlığını da yapan eski polis Emrullah Aksakal’la görüşmüş. Aksakal, 12 Eylül sonrasında Çevik Kuvvet’te yirmili yaşlardaki memurların görevlendirildiğini anlatmış. “Meslekte ikbal bekleyen yeni memurlar, emir verenin isteklerini fazlasıyla yapmak ister. Bunlar itaat etmezse aday memurluktan asil memurluğa geçemezler” demiş. "Amirler neden net bir şekilde görev tanımı yapmıyor, uygulamayı kontrol etmiyor diye sorgulanmalı. Siyasi otorite belirlediği derecenin aşılmaması için eğitim ve cezalandırma yapar. Sorun, eğitim ve cezalandırmanın yapılıp yapılmadığındadır. Kolluğun siyasi otoriteyle eylemci arasındaki rolüdür. Bir memur yanlış işler yaptıysa bile siyasi otorite onu eğitmek için ne yaptı şimdiye kadar? Hammaddeniz neyse, aldığınız ürün/hizmet de o olur. Gariban polisin ne suçu var, İstanbul gibi yerde yaşam savaşı veriyor" diye eklemiş. (10)

....

Yeni bir çağa giriyoruz.

Gördüklerimizi inanılmaz bir hızla paylaşabiliyoruz. Ama yine de yazının ayrı bir yeri var. Görüntüler gerçeği gösterse bile arkasında neler olduğunu ayrıntılandıramıyor.

Yazılanlar nasıl yayılıyor? Hangileri belleklerde kalıyor, hangileri siliniyor?

Son dönemde basında da hızlı bir değişim var. Yazarlar çalıştıkları kuruluşlardaki yerlerini koruyamıyor. Alternatif kanallarda yazıyorlar. Ama dinlemek isteyen yoksa konuşmanın bir anlamı olabilir mi? Farklı sesleri sanki tümüyle yok etmek isteyen bir saldırı var. Oysa toplumsal beyin ölümü gerçekleştiğinde yaşamın da sonu gelmiş demektir. (11)

Beni kaygılandıran iki olaydan biri Hasan Cemal'in aynı gün içinde birden fazla uyarı yazısı yazmak zorunda kalmasıydı. Bir sonuç getirmeyeceğini bildiği halde. Diğeriyse Can Dündar'ın insanlık uyarılarını dikkate almak bir yana, anlayabilecek bir yetkili bile olmamasıydı.

Hasan Cemal:

"Bir günde ikinci yazımı yazıyorum.
Ve uzatmak da istemiyorum.
Bu bir uyarı mektubu size.
Farkındayım, şu günlerde yazılarım hep size mektup şeklinde oluyor.
Nedeni malum:
Türkiye’nin bu son derece tehlikeli sürüklenmesini, bu ürkütücü cepheleşme halini bugün ancak siz durdurabilirsiniz.
Frene basabilecek olan sizsiniz.
Ama eğer siz de, yüzde ellinin bayrağını sallayarak barikatlara çıkarsanız, emin olun, yapacak bir şey kalmaz.
Yazık olur Türkiye’ye"

demişti. (12)

Can Dündar:

"Savaşın bile asgari bir ahlakı vardır. Hiçbir savaşta çocuklara gaz sıkılmaz mesela...
Elinde silahı olmayan, çadırı içinde oturan, barışçı bir gruba böyle saldırılmaz.
Yaralıların revire çevirdiği mekânlar gaza boğulmaz.
Bu emri verenler olabilir, ama o emir uygulanmaz.
Uygulamak zorunda kalanlar arasından vicdan sahibi birileri çıkar, istifa eder.
Savaş ahlakı bile çiğnendi dün"

diye yazmıştı. (13)

Bir konuda desteğin fazla olması doğruluk ve haklılık ölçüsü müdür? Ortaçağda dünya dönmüyordu, sonra mı dönmeye başladı? Hitler'in partisi seçilerek geldiği için dünyayı kana bulama hakkını kazanmış mı oluyordu? 12 Eylül anayasası ezici çoğunluk onaylandığı için sonsuza dek kalmalı mıydı?

Halka karşı alınan tavırların, yaşanan ölümlerin, çok sayıda yaralanmanın sorumlusu polisler değildir. Yönetimde bulunanlardır. Partiler yasasının liderlerin kontrolsuz davranışlarına neden olduğu gerçeği diğerlerinin de, eğer yapılanları aktif olarak savunuyorlarsa birinci, sessiz kalıyorlarsa ikinci dereceden yanlışların ortağı olduğu gerçeğini değiştirmez.

Yöneticilerin Avrupa Parlamentosu'nun sivil kitle hareketlerinde oransız güç kullanımıyla ilgili uyarılarını büyük bir aceleyle "yok saymaları" ısrarla savunulmaya çalışılan kontrolsuz başkanlık sisteminin sakıncalarını açıkça göstermektedir. Cumhurbaşkanı, meclis başkanının öneri ve uyarıları yok sayılmıştır. Sınırlı denetim mekanizmalarının bile kullanılmasının engellendiği, sistemin kişisel yanlışları kontrol etmekte yetersiz kaldığı koşullarda tüm yetkilerin tek noktada toplanması hiçbir kesim için olumlu sonuç getirmez.

Veriler Türkiye'nin demokrasi sınavından pek de başarıyla çıkmadığını gösteriyor. Türk Tabipler Birliği ulaşabildikleri bilgilere göre 13 ilde yaralılar olduğunu, kamu hastanelerine, özel hastane ve tıp merkezlerine ve çatışmaların yaşandığı alanlarda kurulan revirlere toplam 8041 kişinin yaralı olarak başvurduğunu bildirmiş. Yaralanmaların içeriğini biber gazına bağlı yüzeyel yangı, yanık, solunum sıkıntıları, astım krizi, epilepsi atakları, yakından atılan biber gazı kapsülleri, plastik mermiler ve darpa bağlı kas-iskelet sistemi yaralanmaları (yumuşak doku zedelenmeleri, kesiler, yanıklar, basit kırıklardan sekel bırakacak ciddiyete sahip açık/kapalı kırıklar), kafa travmaları, plastik mermilerden kaynaklı görme kayıplarına varan göz problemleri ve karın içi organ yaralanmaları oluşturuyormuş. Dört kişi yaşamını yitirmiş. Altmış ağır yaralı varmış. Yüzü aşkın kafa travması olmuş. On bir kişi gözünü kaybetmiş. Bir kişinin dalağı alınmış. Olaylar sırasında içinde yaralıların ve doktorların olduğu revirlere bile gaz bombasıyla müdahale edilmiş. (14)

Türkiye Barolar Birliği de Sağlık Bakanlığı yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulunmuş. Yaşanan son olaylarda yaralananlara kanuni görevleri gereği acil tıbbi müdahale yapan hekimlere yönelik ön incelemeyi başlatan, toplumsal olayların meydana geldiği yerlerde acil tıbbi müdahale birimleri kurmayan bakanlık yetkilileri hakkında işlem yapılmasını istemiş. (15)

Susurluk'tan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. (16) İşler pek umulduğu gibi gitmedi. Ama Taksim Gezi Parkı deneyiminden sonra gerçekten yeni ve güzel bir geleceğin yolu açılabilir. Merkezi egemenlik sisteminin yeni koşullara ve geniş kitlelerin beklentilerine uygun duruma getirilmesi ve partilerin iç yapısında demokratik işleyişin güvence altına alınması gibi konularda genel bir uzlaşma sağlanması, sonuçların en kısa sürede tüm kesimlerin seçimlerde eşit haklarla temsil edilmesini sağlayacak bir seçim yasası değişikliğine yansıtılması, daha özgür ve demokratik koşulları yaklaştırabilir.

1. Mehmet Arat, Türkiye CNN'de, http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/turkiye-cnnde-24247

2. Richard Vezina, David Lynch in Four Movements - A Tribute, http://vimeo.com/33993633

3. Biography for David Lynch, http://www.imdb.com/name/nm0000186/bio

4. David Lynch, "The Elephant Man", http://www.imdb.com/title/tt0080678/

5. Alabora'nın interaktif oyunu başlıyor, http://www.milliyetsanat.com/haberler/sahne-sanatlari/alaboranin-interaktif-oyunu-basliyor/638/7#.Uc5j2ztSiAg

6. Nejat Altınsoy, Yarın Artık Bugündür, http://www.kentyazilari.com/yarin-artik-bugundur

7. Devrim Acaroğlu / Çağdaş Günerbüyük, Behzat Ç. rozetini bırakıp Gezi Parkı’na giderdi, http://www.evrensel.net/news.php?id=59526

8. 2013 Taksim Gezi Parkı protestoları, http://tr.wikipedia.org/wiki/2013_Taksim_Gezi_Parkı_protestoları

9. Mehmet Arat, Beyin Duyusu, http://paylasim.lalabey.com.tr/yazihane/yazar-arsivi/183-mehmet-arat-kaleminden-beyin-duyusu.html

10. İpek İzci, Çevik Kuvvet: Genç, muhafazakâr ve itaatkâr, http://www.radikal.com.tr/turkiye/genc_muhafazakar_ve_itaatkar-1136152

11. Mehmet Arat, Toplumsal beyin ölümü, http://blog.milliyet.com.tr/toplumsal-beyin-olumu/Blog/?BlogNo=415657

12. Hasan Cemal, Erdoğan'a uyarı mektubumdur, http://t24.com.tr/yazi/erdogana-uyari-mektubumdur/6877

13. Can Dündar, Revire Biber Gazı, http://gundem.milliyet.com.tr/revire-biber-gazi/gundem/ydetay/1723563/default.htm

14. Türk Tabipleri Birliği, Göstericilerin Sağlık Durumları, (http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/veriler-3842.html)

15. Türkiye Barolar Birliği'nden Sağlık Bakanlığı Yetkilileri Hakkında Suç Duyurusu, http://www.radikal.com.tr/turkiye/barolar_birliginden_saglik_bakanligi_hakkinda_suc_duyurusu-1139629

16. Mehmet Arat, Güzel bir gelecek, http://blog.milliyet.com.tr/guzel-bir-gelecek/Blog/?BlogNo=344774

15 Aralık 2018 Cumartesi

Şarlo 21. Yüzyılda


Gözünüzde canlanıyor mu? Şarlo 21. yüzyılda. Türkiye'ye geliyor. Bağlamanın yitirilen büyük bir ustasına gösterilen alışılmadık ilgiyi görüyor. Bu alçakgönüllü adamın niçin bu kadar sevildiğini anlamaya çalışıyor. Eline bir bağlama alıyor. Tellerini şöyle bir tıngırdatıyor. Çıkan sesle irkiliyor. Sonra bir daha dokunuyor. Yüzü ezgiler gibi yumuşuyor. Gözlerinde sevgi okunuyor. Sevdikçe daha bir coşkuyla çalıyor. Müzik yüreğine işledikçe daha çok seviyor. Bir halk ozanı olup düşüyor yollara. Neşet Ertaş'ın yaşadığı ayrı dünyayı görmeye, insanlarını ve müziğini tanımaya gidiyor.

Charlie Chaplin bugün yaşasa yolu buralara düşer miydi, önce Can Dündar'ın "Bir Ayrılık", "Bir Yoksuzluk", "Bir Ölüm" bölümlerinden oluşan "Garip" belgeselini izleyip sonra bir de kendisi görmek için yola koyulur muydu? Hakkında yazılan kitapları okur, araştırır ve yaşamı köy köy dolaşıp bağlamayla insanları eğlendirerek başlayan, bir dönem hastalığın ve unutulmuşluğun acılarını çeken bu usta ozanı duyarlı hareketleri ve hüzünlü bakışlarıyla canlandırır mıydı?

....

"Bir zamanların efsane yönetmen ve oyuncusu, senaristi, bestecisi, ışıkçısı ve set işçisi Charlie Chaplin, ünlü Şarlo, yakınlarda yitirdiğimiz Neşet Ertaş'ın ardından Türkiye'ye geldi."

Bu haberin ardından neler yaşanırdı?

Şarlo'yu görüyoruz. Anadolu'da bir ağacın altında durmuş, ufka bakıyor. Uzakta tepeleri karla örtülmüş dağların önünde elinde bağlamasıyla bir ozanın siluetini seçiyor. Neşet Ertaş'ı saygıyla selamlıyor. 20. yüzyılda bir süre dünyayı paylaştıkları saz üstadının yaşarken çektiği sıkıntıları ve ölümüyle yarattığı ilgiyi düşünüyor. Geleneksel müzik, hele Anadolu kültürü kendisine yabancı olsa da titreyen tellerden yüreklere işleyen acıyı hissediyor. İnsan sesinin bu müziğin anlattığı öykülere ne güzel uyduğunu görüyor.

Üç ozanın ardından bakıyor. Sert ve açık anlatımı ile devrimcilerin ozanı olarak tanındığı söylenen Aşık İhsani (1), Fikret Otyam'ın onun "duygulu sesinin, ustaların ustası tezene vuruşunun onbinlerce sevdalısından biri olduğunu" söylediği Aşık Mahzuni Şerif (2) ve sitesi "Neşet Ertaş Türkü demek; binlerce yıldır söylenen ve söylenecek olan... Neşet Ertaş bağlama demek; binlerce yıldır çalınan ve çalınacak olan" diye karşılayan Neşet Ertaş (3). Bakışları farklı olsa da sözlerini aynı sazın üzerine eklediklerini anlıyor.

....

Şarlo, İhsani, Mahzuni ve Neşet Ertaş aynı yazıda.

Pek alışıldık bir durum değil ama Charlie Chaplin de pek alışıldık işler yapan birisi değildi zaten.

Sanata ilgim, küçük yaşlarda gördüğüm bir Karagöz gösterisinin etkisinden olsa gerek, sinemayla başlamıştı.
Mahmut Tali Öngören'in yazdığı senaryo tekniklerini okumuş, Yılmaz Güney'in filmlerini ayrı bir ilgiyle izlemiştim. Ama sinema bireysel olarak girilemeyecek bir sanat dalı. Şimdinin elektronik kameralarının, bilgisayarlı kurgu olanaklarının bulunmadığı, yalnızca ham kimyasal film maliyetlerinin bile erişilemeyecek boyutlarda olduğu koşullarda bu alana başlayabilmek ise gerçekten çok büyük özveri gerektiriyordu. Bu yüzden benim sinema serüvenim de öğrencilik dönemlerinin düşleri arasında kaldı.

Öte yandan Charlie Chaplin'le aramda bazı benzerlikler olduğunu düşündüğüm zamanlar olmuştur. Elbette çok yanlış, öznel bir değerlendirme ama onun filmlerinin senaryosunu yazdığını, yönettiğini, müziklerini yaptığını, üstelik bir de oynadığını duyunca "İşte!" demiştim. "Yazıyı da, sinemayı da, müziği de çok seviyorum. Bunlar yüreğime işliyor. Ben de bunların hepsini yeteneklerimle birleştirip üstün işler yapabilirim."

Bugünün olanaklarının bir bölümünü bulabilseydim belki bir film denemesi yapabilirdim. O koşullarda ilgim bir ürüne dönüşemeyince yavaş yavaş başka alanlara kaydı.

Günümüzde uzmanlaşma çok üst boyutlara vardı. Bir filmin oluşmasında binlerce kişinin katkısı olduğunu söylemek abartılı olmaz. Yönetmen yine filmi biçimlendiren, ne olacağını ya da olamayacağını belirleyen kişi ama bu işi ağırlıklı olarak diğerlerinin başarılarını anlayarak, onları iyi değerlendirerek ve özgün bir bütünlükte birleştirerek yapıyor.

Charlie Chaplin bugün yaşasa yine her alanda var olur muydu? Nasıl bir yönetmen kişiliğini benimserdi?

Şarlo'yu 21. yüzyıla bu düşünceler getirdi. Kıvrak zekası, çok yönlü kişiliği, olup bitenleri kavrayışındaki inceliğin yarattığı gülümsemeyle yola çıkarak ışık hızıyla dünyayı dolaşıp insan denen yaratığın yaptığı saçmalıklara bakması için.

....

Sanatlog'da Charlie Chaplin'le ilgili epey kaynak birikmiş. Gözüme çarpan bazı ipuçlarını aktarmaya çalıştım.

....

"Charlot proleteri her zaman yoksulun çizgileri altında görmüştür; oyunlarının insansal gücü bundan kaynaklanır, ama siyasal bulanıklıkları da öyle. Şu hayranlık verici filmde, Modern Zamanlar’da (1936, The Modern Times), çok belirgindir bu. Charlot burada durmamacasına proletarya izleğine dokunur, ama hiçbir zaman siyasal olarak üzerine almaz bu izleği; gözlerimizin önüne serdiği şey gereksinimlerinin dolaysız niteliği ve efendilerinin (patronların ve polislerin) elinde yozlaşmasıyla tanımlanan, kör ve aldatılmış bir proleterdir daha. Charlot için, proleter hala aç bir insandır: açlık gösterimleri Charlot’da her zaman destansıdır: sandviçlerin ölçüsüz büyüklüğü, süt ırmakları, daha ısırılır ısırılmaz, umursamazlıkla atılan meyveler; acı bir alayla, yemek makinesi (patronsal özdendir) ancak çok ufak parçalara ayrılmış ve gözle görülür biçimde tatsız besinler sağlar. Charlot insanı, açlığına gömülmüş durumda, siyasal bilinçlenme düzeyinin hemen altında yer alır her zaman: onun için grev bir yıkımdır, çünkü açlığın gerçekten kör ettiği bir insanı tehdit etmektedir; bu insan işçi koşuluna yoksul ile proleterin polisin bakışları (ve tekmeleri) altında birleştikleri anda erişir ancak. Tarihsel açıdan, Charlot aşağı yukarı Restauration (1815–1830) dönemi işçisini, makineye karşı ayaklanmış, grev karşısında ne yapacağını şaşırmış, ekmek sorunuyla (sözcüğün gerçek anlamıyla) büyülenmiş, ama hala siyasal nedenleri anlayacak, ortak stratejinin zorunluluğunu kavrayacak düzeye gelmemiş, niteliksiz işçiyi canlandırır." (4)

"Charlot ise, Brecht’in görüşüne uygun olarak, körlüğü öyle bir biçimde gösterir ki, izleyici hem körü, hem de gösterisini görür; birinin görmemesini görmek, onun görmediğini yoğun bir biçimde görmenin en iyi yoludur: Guignol’da da Guignol’un görmüyormuş gibi yaptığını çocuklar gösterir. Örneğin Charlot hücresinde gardiyanlarca el üstünde tutulur, ülküsel bir Amerikan küçük kenteri yaşamı sürer: bacak üstüne atıp Lincoln’un portresi altında gazetesini okur, ama duruşundaki hayranlık verici kasılma onu tümüyle gözden düşürür, buraya sığınıp da içerdiği yeni yabancılaşmayı görmemenin olanaksız olmasını sağlar. En hafif tuzaklar bile boşa çıkarılır böylece ve yoksul durmamacasına baştan çıkmalardan uzaklaştırılır. Kısacası, insan-Charlot bunun için her şeyin üstesinden gelir: her şeyden sıyrıldığı, her türlü desteği teptiği, insanda yalnızca insana güvendiği için, Charlot’nun anarşisi siyasal açıdan tartışılabilir, ama sanatta devrimin belki de en etkin biçimini sergiler." (4)

Claude Lelouch: “Chaplin’in sineması, bugünkü siyasal sinemalardan daha önemlidir. Bence bu sinemanın modası geçmemiştir.” (5)

Eric Rohmer: “Sinemadan bulup çıkarılacak şeylerin hepsinin onun filmlerinin satır aralarında olduğunu sezmek mümkündür.” (5)

Vittorio de Sica: “Charlie Chaplin, Mark Donskoy ve Robert Flaherty’nin açtığı modern sinemanın yolu, gerçeklik yoludur.” (5)

....

Sinema görüntü merkezli bir sanat dalı. Gözümüzle gördüğümüze kolay inanırız ama bizi en çok da gözlerimiz yanıltır. Bu yüzden sinema gerçekleri göstermeye olduğu kadar çarpıtmaya da çok açık bir alandır. Yaşamın tümünü kapsayabileceği gibi toptan yadsıyabilir de.

Bu yüzden sinemada da doğru bakmak ve gerçeği aramak çok önemli bir sorumluluk. Charlie Chaplin yeteneklerini 21. yüzyılın olanaklarıyla birleştirse dünyanın her yerine ışık hızıyla yetişip nasıl bir film çekerdi? Twitter'da kaç takipçisi, Facebook'ta kaç arkadaşı olurdu? Cem Yılmaz gibi tek bir mesaj göndermeden milyonlarca izleyiciye ulaşır mıydı? Yoksa öncelikle söyleyecek bir sözü olması gerektiğini hatırlar, iletişim olanaklarını en azından sıcak bir merhaba için kullanır mıydı?

Dünyaya anlamak için bakan birisi sanırım nerede ve ne zaman yaşarsa yaşasın sorumlu davranmanın bir yolunu buluyor, duyarlılığını yitirmiyor.

1. http://tr.wikipedia.org/wiki/Aşık_İhsani
2. http://www.mahzuniserif.com
3. http://www.nesetertas.com.tr
4. http://www.sanatlog.com/sanat/roland-barthes-charlie-chaplin-uzerine
5. http://www.sanatlog.com/sanat/charlie-chaplin-ve-filmleri-uzerine/