seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2019 Cumartesi

Üç Beyaz: Ruhlar Evi


Son dönemde dünyadaki algılarda Irak Şam İslam Devleti adındaki örgütün önemli bir yer bulduğuna kuşku yok. Beyin duyusu, yerini bir tür IŞİD duyusuna bıraktı. Adından Irak ve Şam'ın çıkarılması küreselleşme isteklerine bağlı olsa gerek. İnsan, neresi ağrırsa oradan başka bir yeri düşünemiyor. Şu anda yaşanan vahşet, insanlığını yitirmemiş herkese dayanılmaz sancılar veriyor. Tüm bunların nasıl yapılabildiğini, ortada gerçekten Frankeştayn gibi yaratılıp kontrolden çıkmış bir canavar olup olmadığını, dünyanın her yerinden gelip masum insanları öldürebilenlerin dünyayı nasıl bir beyin duyusuyla algıladığını merak etmemek olanaksız.

Ruhlar Evi'nin kitap arkası yazısının başlığının "Pinochet Seçilseydi" olabileceğini düşünmüştüm. Son dönemde seçimleri yüceltme eğilimi epey arttı. Seçilmiş olmanın her türlü hakkı verdiği algısı yaratılıyor. Ama seçim sistemi sorgulanmıyor, özgürlük kavramından ayrılıyor, politik ve ekonomik bağlarla kontrol edilen toplumlarda, hele sistemin izin verdiği demokrasi kavramları bile dikkate alınmıyorsa, yapılacak seçimlerin kimi, nasıl seçtiği hep tartışmalı kalıyor. Hitler seçilmişti. Pinochet darbeyle geldi. Bu farkın bir anlamı olabilir mi? Önemli olan iktidara gelme yöntemi midir? İlkeler ve iş yapma biçimi midir? Seçimle veya ne şekilde gelinirse gelinsin, eleştiri ve denetime kendini kapatınca, insanların ve toplumların soluk alabileceği küçük alanları bile daraltmaya kalkınca sonuç hep aynı değil midir?

Dünya algımızı oluşturan bilgi sağanağında sanatsal bilgi, bilimsel bilgi ve kişisel bilgi kavramlarının ayrı bir yerleri, önemleri var. Toplumlar sanata ve bilime yaklaştıkça gerçeği daha nesnel görebiliyorlar. Kişisel bilgileri en yeni ve ileri bilgilere, düşüncelere dayanabiliyor. Uzaklaştıkça sorunlar artıyor. İnsanların kişisel bilgileri dış etkilerle belirleniyor. Egemen ve sığ söylemlerin peşine kolayca takılıyorlar.

Kişilerin, ister en gelişmiş ülkenin en tepesindeki kişi, ister her türlü fırsatı sonuna dek değerlendirerek güçlenmek isteyen bir başka lider, ister Afrika'nın dışlanmış ve aç bir çocuğu olsunlar, algıları bu üç kanaldan geçen bilgilerin toplamıyla oluşuyor, belirleniyor. Bilim ve sanatla beslenmeyen bilgi yanlış temellere oturuyor. Kişiyi yanlış yerlere, bakışlara, davranışlara götürüyor. Heykellerin ucube bulunması ya da sanatın içine tükürülmesi, sıradan insanın Einstein kuramına anlaşılmaz demesinden çok farklı değildir.

Oysa sanat, geçmişi ve bugünü anlayabilmenin, aydınlık ve güzel bir geleceği düşleyebilmenin en etkili yollarından biridir. Karanlıklardaki ışığı, pırıltı sanılan yansımalardaki çamuru gösterebilir. Öfkeye, baskıya, yasağa, yok saymaya meydan okur. Yepyeni sayfalar açar, açtıkça daha iyilerini, güzellerini bulur.

Yazının başlığı bu yüzden kitaptaki üç kuşağın üç kadını için "Üç Beyaz" oldu. Dünyada olabilecek her türlü kötülüğe ve zulme karşı duru, sessiz ve kararlı kalabilen bir temizliği simgelediği için.

....

Ruhlar Evi (1) birçok açıdan önemli bir kitap. Bir ailedeki üç kuşakla 20. yüzyıldaki değişime tanıklık etmesi, Amerika kıtasında ve Şili'de yaşandığı halde dünyanın her yerinde de geçmiş olabileceği, Latin Amerika edebiyatının özgün yanlarını taşıması ve aynı zamanda dünya ölçeğinde çok satması bu nedenlerden yalnızca birkaçı. Kitabın her bölümü, hatta her paragrafı da bunlara eklenebilir.

Kitabın Bille August'ün yönettiği, Meryl Streep, Glenn Close, Jeremy Irons, Winona Ryder ve Antonio Banderas'ın oynadığı bir filmi de var. (2) Konusuyla ilgili iki özet verilmiş. Filmi biri "Şili, 20. yüzyılın ikinci yarısı. Yoksul Esteban Clara'yla evlenir ve bir kızları olur. Esteban çok çalışır ve kendisini bir hacienda almaya ve yerel bir patriark olmaya götürecek parayı kazanır. Çok tutucu olur, işçileri ondan korkar. Blanca büyüyünce genç bir devrimciye, işçileri sosyalizm için savaşmaları için yönlendiren Pedro'ya âşık olur. Pedro ve Esteban'ın karşı karşıya gelmeleri kaçınılmazdır" girişiyle tanıtıyor. Diğeriyse Esteban'ın Clara'nın kardeşi Rosa'yla evlenmek istemesinden, para kazanmak için altın madeninde çalışmasından, Clara'nın ailede bir ölüm olacağını önceden bilmesinden, Rosa beklenmedik bir biçimde ölünce sessizliğe gömülmesinden de söz ediyor.

Ruhlar Evi ve Bille August, 1994'te Havana Film Festivali'nde "Latin Amerikalı Olmayan Bir Yönetmenin Bir Latin Amerika Konusunda Gerçekleştirdiği En İyi Yapım" ödülünü almış.

Televizyon için 2012'de çekilmiş "American Horror Story - Amerikan Korku Öyküsü" filminin Türkçe'deki adının "Ruhlar Evi" olarak verilmesi de Isabelle Allende ve Bille August imzalı "Ruhlar Evi" kitabı ve filmi için bir haksızlık, özgün başlıkları İnternet dünyasında korumanın zorluğuyla ilgili bir örnek olmuş.

....

Işık hızıyla iletişim çağında tüm kavramlar gibi sanat da sürekli bir değişim içinde. Üretilme, paylaşılma ve tüketilme biçimleri eskisinden farklı. Geleceğe yeni yaklaşımların damgasını vuracağı şimdiden görülüyor. Bir romanın filme çekilmesi, sanatın en güçlü dallarından bu ikisi arasında her zaman özel bir ilişkiye neden olmuştur. Günümüzde yeni bir etkileşim süreci olduğu söylenebilir. Bir romanın kitabı ve filmi eskiden adeta ayrı dünyalarda yaşarken, günümüzde filmi çekilmiş bir roman, kitabı henüz okumamış okuyucuların her an ulaşabileceği bilgilerle, üstelik zengin bir görsel dünyayla birlikte bulunuyor. Ruhlar Evi'ni filminden bağımsız olarak okuyabilecek bir okurla, kafasında Esteban Trueba için Jeremy Irons, Clara için Meryl Streep, Ferula için Glenn Close, Pedro için Antonio Banderas görüntüleriyle okuyacak okurun kuracakları gerçeklik sanırım aynı olmayacaktır.

Konusunu Şili'de yaşanmış gerçek olaylardan alan Ruhlar Evi'nde okurun, bazı karakterlerin yüzlerini gerçek dünyadaki karşılıklarından alarak yerleştirmesi de kaçınılmaz.

....

"Anneme, büyükanneme ve bu öyküdeki bütün olağanüstü kadınlara."

Ruhlar Evi bu sunuşla başlıyor. Sonra Pablo Neruda'dan bir alıntı var:

"İnsan dediğin kaç zaman yaşar sonunda?
Bin gün müdür yaşadığı tek gün mü yoksa?
Bir haftacık mı? Yüzlerce yıl mı?
Kaç zaman sürer kişinin ölmesi?
Ya sonsuzluk, onun anlamı ne?"

Ruhlar Evi, büyülü bir dünyanın gerçeğe hiç de uzak olmayan kapısını açıyor. Kitapta öykünün olağanüstü kadınlarından üçünün ayrı bir yeri var. Üç beyazın, temizliğin ve iyiliğin simgeleri Clara'nın, Blanca'nın ve Alba'nın. Anlatılan ana öykü Esteban Trueba'nın, nişanlısı Rosa'yla evlenmek için zengin olmayı kafasına koyan ve çabalarına bir madende başlayıp büyük bir çiftlikte başarıya ulaşan genç bir adamın uzun sürecek yaşamına dayanıyor. Romanın ana kahramanının Şili ve onun 20. yüzyıldaki değişim süreçlerinde acılar içinde varlıklarını sürdürmeye çalışan çileli insanları olduğunu söylemek de yanlış olmaz.

Isabelle Allende'nin kitabı, gerçekliğin özgün bir yansımasını büyülü dünyasında kurabilmiş olmanın çok ötesine geçiyor. Yaşamın, toplumsal ve bireysel ilişkilerin, yirminci yüzyıla damgasını vurmuş sistemlerin ve içinde bulundukları değişim sürecinin öyküsü oluyor.

Yazarın kitaplarında anlattığı olayların geçtiği yerler arasında on beşinci, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllar boyunca Şili, 1960 Venezüella'sının gerilla hareketi, Vietnam Savaşı ve 18. yüzyılda Haiti'deki köle ayaklanması bulunuyormuş.

1981'de Allende hâlâ Şili'de yaşayan sevgili büyükbabasının ölmekte olduğunu öğrenmiş. Onların evindeki yaşamıyla ilgili çocukluk anılarını öyküleştirdiği bir mektup yazmaya başlamış. Dedesi mektubu okuyamadan ölmüş. Ama mektup, 40 yaşındayken onun yazarlık yaşamını başlatacak olan "Ruhlar Evi" kitabı için temel olmuş. Roman, 1920'lerle 1973'teki askeri darbe arasındaki dönemde Şili'de yaşayan iki ailenin yaşamlarını ayrıntılandırıyormuş. Hem bir aile destanı, hem de politik bir tanıklık olarak tanımlanmış.

Isabel Allende yazarları iyi hırsızlara benzetiyor. Bir gerçeği aldıklarını ve bir büyü numarasıyla onu tümüyle tümüyle yeni bir başka şeye dönüştürdüklerini söylüyor. Yazmanın en iyi yanlarını gizli hazineler bulmak, unutulmuş olayların üzerine bir ışık tutabilmek, yorgun ruhları düş gücüyle canlandırabilmek, bir çok yalandan bir tür gerçek yaratabilmek olarak sıralıyor.

Ruhlar Evi'ni yazmaya götürecek yolun başlangıcını şöyle anlatıyor:

"Yaşamımın ilk bölümü 11 Eylül 1973'te sona erdi. O gün Şili de acımasız bir darbe oldu. Başkan Salvador Allende, demokratik bir seçimle gelen ilk sosyalist başkan, öldü. Birkaç saat içinde ülkemdeki demokrasi yüzyılı sona erdi ve yerini bir terör rejimi aldı. Binlerce kişi tutuklandı, işkence gördü, öldü. Birçoğu ortadan yok oldu ve cesetleri hiçbir zaman bulunamadı. Allende ailesi kaçmak zorunda kaldı ve yurtdışında olanlar geri dönemedi. Ben, giden son kişiydim. Artık dayanamayacak hale gelene kadar kaldım, 1975'te eşim ve çocuklarımızla birlikte kaçtım."

Ardından kitabın ortaya çıkış sürecini özetliyor:

"Kaderim 8 Ocak 1981 günü değişti. Karakas'ta büyükbabamın ölmekte olduğunu bildiren bir telefon aldığım gün. Ona veda etmek için Şili'ye gidemezdim, bu yüzden o akşamüstü o sevgili yaşlı adam için bir tür manevi mektuba başladım. Onun bunu okuyacak kadar yaşamayacağını biliyordum, ama bu durum yazmamı engellemiyordu. İlk cümleyi bir trans durumunda yazdım: 'Barrabas bize denizden geldi.' Barrabas kimdi, niçin denizden gelmişti? En küçük bir fikrim bile yoktu ama şafağa dek bir çılgın gibi yazmayı sürdürdüm, bitkinliğin beni alt ettiği ve yatağıma kıvrıldığım zamana dek. Eşim 'Ne yapıyordun?' diye mırıldandı. 'Büyü' diye yanıtladım. Ve gerçekten büyüydü bu. Sonraki akşam yemeğinden sonra yazmak için yine kendimi mutfağa kilitledim. Her gece yazdım, büyükbabamın ölmüş olduğu gerçeğine aldırmadan. Metin birçok ince dalı olan devasa bir organizma gibi büyüdü, yılın sonunda mutfaktaki sayaç beş yüz sayfayı gösteriyordu. Artık bir mektuba benzemiyordu. İlk romanım, Ruhlar Evi, doğmuştu. Gerçekten yapmak istediğim tek şeyi bulmuştum: öyküler yazmak."

Yazmanın kendisi için önemini vurguluyor:

"Geçen yirmi yıldan fazla zamanda, dostlarım, öğrendiğim yalnızca tek bir şeyin kesin olduğudur. Hiçbir şey ruhumu yazmaktan fazla coşturamaz. Yazmak kendimi genç, sağlam, güçlü, mutlu hissetmemi sağlıyor. Müthiş! Benim yaşımda hemen hemen olanaksız olsa da, kusursuz bir âşıkla sevişmek kadar can katan bir iş."

Yazma sürecinin zorluklarına değiniyor:

"Yaşamın dokusundan romanlar yapılır. Bir roman, uzun ve sabırlı bir anlatıdır, Çok iplikli ve çok renkli ince bir duvar halısının dokunması gibidir. Sezgilerle çalışırım, ne yaptığımı çok iyi bilmeden, günün birinde dönüp çıkan tasarıma bakarım. Bir kitabı hiçbir zaman gerçekten bitirmem, yalnızca vazgeçerim. Her zaman söylenebilecek daha fazla şey vardır, olayın yeni bir yöne dönmesi, başka bir şaşırtıcı karakter çıkması, değiştirilecek, düzeltilebilecek, derinleştirilebilecek pek çok ayrıntı. Bir öykü, kendi yolu olan yaşayan bir canlıdır, benim işim onun kendisini anlatmasına izin vermektir. Ulaşılacak sonucu fazla düşünmeden yazma sürecini seviyorum. Bunlar temsilcimin ve yayıncımın ilgilendiği konulardır."

Bir romanın tutku, sabır ve kendini tümüyle vermeyi gerektirdiğini belirtiyor:

"Tam bir bağlılıktır, âşık olmak gibi. Yazmayı tetikleyen ilk itici güç benim için hep, uzun süredir benimle birlikte yaşayan çok güçlü bir duygudur. Zaman motivasyon kaynaklarını ortaya çıkarır ve onu anlatabilmem için gereken uzaklığı, belirsizliği ve ironiyi sağlar. Fırtınanın ortasında yazmak zordur. Öyküyü sert rüzgarlar geçtikten ve fazlalıkları sezebilecek duruma geldikten sonra yeniden yaratmak, öncelik verilmesi gereken bir yaklaşımdır. Mücadele, kaybetmek, bellek. Bunlar yazma etkinliğimin hammaddeleridir."

Yaptığı bir konuşmaya sevdiği bir Yahudi atasözünü aktararak başlıyor:

"Soru: Gerçekten daha gerçek olan nedir?
Yanıt: Öykü."

Allende üzerindeki Marquez etkisi için şunlar dile getirilmiş:

"Allende'nin 'büyüsel gerçekçi' anlatım tekniği anında ve kaçınılmaz olarak Ruhlar Evi'nin Latin Amerika edebiyatının devi Yüz Yıllık Yalnızlık (1970) yapıtıyla karşılaştırılmasını getirdi. Önceki söyleşilerinden birinde Allende'nin kendisi de bu noktaya değindi, Garcia Marquez'in başyapıtının kendi kuşağındaki yazarların hemen hemen tümü gibi onu da etkilemiş olduğunu belirtti."

"Bugün Allende adı, çağdaş Latin Amerikan Edebiyatı'nın en büyükleri katında daha önce yer bulan 1960'lar ve 1970'ler Latin Amerikan Patlaması'yla ilgili adlar Gabriel García Marquez, Carlos Fuentes, Julio Cortázar ve Mario Vargas Llosa'nın yanında en çok tanınan seslerden biridir."

....

Ruhlar Evi'nde seçilen bir başkan var, ama tarihe özgürlüğün acılı yollarının önemli yürüyüşçülerinden biri olarak geçen Salvadore Allende'nin adı geçmiyor. Büyük bir şairin cenaze töreni anlatılıyor ama Pablo Neruda, radyo denen mucize sayesinde kadife sesi ülkenin en uzak köşelerine ulaşabilen bir Pedro Tercero Garcia var ama Victor Jara yok.

Kitabın her bölümü öykünün üç beyazının ve Şili'nin yakın tarihinin belirli kesitlerine karşılık geliyor.

İlk beyaz Clara'nın babası Severo del Valle "bir dinsiz ve mason", annesi Nivea "Tanrıyla aracısız alışveriş etmeyi yeğlerdi" sözleriyle tanıtılıyor. Clara içinse "Küçük Clara durmadan okuyordu. Ayrım tanımayan bir kitap sevgisi vardı. Marcos Dayısının o sihirli sandıklarındaki büyülü kitapları sevdiği kadar babasının çalışma odasındaki Liberal Parti belgelerini okumayı da seviyordu" deniyor.

İkinci beyaz Blanca "Çoğu çocukların daha kıçlarında bezle dolaştıkları yaşta Blanca zeki bir cüceyi andırıyordu" sözleriyle sahneye çıkıyor.

Üçüncü beyaz Alba okula gitmiyor. Anneannesi, onun kadar yıldızı barışık ve kısmetli birinin okuma yazma dışında hiçbir şey bilmesine gerek olmadığını, bunları da evde öğrenebileceğini düşünüyor. Alba beş yaşındayken kahvaltı masasında gazeteleri okumaya ve haberleri dedesiyle tartışmaya başlıyor. Altı yaşındayken büyük dayısı Marcos'un sihirli sandıklarındaki büyülü kitapları keşfediyor ve imgelerin dönüşü olmayan dünyasına tümüyle giriyor.

Küçük bir çocukken Alba, Esteban Garcia'yla karşılaşıyor. Delikanlı bu küçük kız çocuğundan neredeyse Trueba'dan nefret ettiği kadar nefret ediyor, Alba'nın onun hiçbir zaman elde edemeyeceği, olamayacağı şeyleri simgelediğini düşünüyor. İçinden onu incitmek, kırıp ortadan kaldırmak geliyor ama bir yandan da yumuşak tenini elinin altında bulundurmak istiyor.

Aday'ın başkanlık seçimlerini kazanmasından sonra yapılan kutlamalar anlatılıyor:

"Görülmedik bir manzaraydı bu: sıradan vatandaşlar -kalın tabanlı iş kunduralarıyla fabrika işçileri, kucakları bebeli kadınlar, ceketsiz öğrenciler- eskiden kırk yılda bir girdikleri ve tamamen yabancısı oldukları o zenginlere özgü semtte serinkanlılıkla yürüyorlardı. Şarkılarının yankısı, ayak sesleri, meşalelerinin parıltısı panjurları kapanmış sessiz evlerin içine sızıyordu."

Darbe sonrası içinse şunlar söyleniyor:

"Askeri yönetim bir kalem vuruşuyla dünya tarihini değiştirdi, rejimin hoş görmediği kaç olay,ideoloji ve kişi varsa hepsini sildi. Haritaları yeniden düzenlediler, çünkü Kuzeyin tepede, sevgili anavatandan uzaklarda olmasına hiçbir nedence yoktu; aşağıya yerleştirilirse göze daha hoş görünürdü. Yetkililer elleri değmişken uçsuz bucaksız kıyı suları da çizdiler."

Şair'in cenaze töreni ölümsüzleştiriliyor:

"Şair deniz kıyısındaki evinde ölüyordu. Sağlığı epeydir bozuktu ve son olaylar onun yaşama arzusunu tüketmişti. Askerler kapısını kırıp evine girmişler, kaçak silah ve komünist aramak bahanesiyle onun salyangoz koleksiyonunu, deniz kabuklarını, kelebeklerini, şişelerini, yedi denizden bulup getirmiş olduğu gemi süslerini, kitaplarını, tablolarını, bitmemiş şiirlerini yağmalamaya girişmişlerdi, öyle ki göğsünün içinde çarpan şair yüreği teklemeye başlamıştı. Onu başkente götürdüler, Şair dört gün sonra burada öldü. Yaşama türkü söylemiş olan bu adamın son sözleri, 'Onları vuracaklar! Onları vuracaklar!' oldu. Ölüm saatinde dostlarının hiçbiri başucuna gelemedi: hepsi kaçak, sürgün ya da ölüydüler. Sırttaki mavi evi yarı harabe durumundaydı, zemini yakılmış, pencereleri kırılmış. Bu, komşuların dediği gibi askerlerin işi miydi, yoksa askerlerin dediği gibi komşuların işi miydi, kimse bilmiyordu. Dünyanın her köşesinden cenazesinde bulunmak üzere gelen gazetecilerin yanında gelmek yiğitliğini gösteren bir avuç insanın katılımıyla cenaze töreni yapıldı. Senatör Trueba ideolojik yönden onun düşmanıydı, ne var ki onu çok zaman evinde ağırlamıştı ve şiirlerini ezbere biliyordu. Yanında torunu Alba'yla tepeden tırnağa siyahlar giymiş olarak törene katıldı."

"Sessizlik içinde yürüyorlardı. Birden birisi boğuk bir sesle Şair'in adını çağırdı ve herkes bir ağızdan yanıtladı: 'Burda! Şimdi ve her zaman!' Sanki bir sübap açılmış ve o günlerin olanca acısı, korku ve öfkesi oradakilerin bağırlarından kopup sokağa dökülerek müthiş bir haykırışla kapkara bulutlara yükselmişti. Bir başkası 'Companero Başkan!' diye bağırdı ve hep bir ağızdan yas tutanların vaveylasıyla yanıtladılar: 'Burada! Şimdi ve her zaman!' Şairin cenaze töreni özgürlüğün simgesel törenine dönüşmüştü."

"Alba, 'Yaşamasını bildiği gibi ölmesini de bildi!' diye karşılık verdi."

....

Salvadore Allende seçilmişti. Ama kendileri seçilince seçimleri kutsal bulanlar, bir başkası seçilince sonucu kabul etmediler.

....

Kitaptaki ruhlara gelince...

Evet, Ruhlar Evi'nde ruhlar var, ama pek de fazla çıkmıyorlar karşınıza. Üstelik dünya üstündeki insanın acımasızlığı karşısında çoğu kez çaresiz kalıyor, ancak sevgiyle bakan dost bir bakışın sıcaklığını hissettirebiliyorlar.


1. Mehmet Arat, Kitap Arkası/Ruhlar Evi, http://kitapdili.blogspot.com.tr/2014/10/ruhlar-evi.html

2. Bille August, The House of the Spirits, 1993, http://www.imdb.com/title/tt0107151/

31 Mart 2019 Pazar

Çocuklar ve Seçmenler


İnsanlardan umudu kestiğim zamanlar oluyor. Bu acı düşünce yazdıklarıma da yansıyabiliyor. (1) Ama çocuklardan hiç vazgeçmedim. Çoğu kez en az büyükler kadar bencil de olsalar, benim doğrularımı beğenmeyip ayrı bir dünyada yaşasalar da, kara bulutların ardına saklanan güneşin neredeyse gökyüzünü terk ettiği, en küçük bir ışığın sızmadığı, tüm yolların kapanıp geçilebilecek en ince patikaların da silindiği günlerde bile içimi yaşama sevinciyle doldurabiliyorlar. Zor bir yılın ardından yine belirsizliklerle dolu aylara hazırlandığımız bir dönemde "Çocukların bu karanlık dönemin geride kalmasına katkısı olur mu?" diye düşündüm. Dünyanın erkek egemenliğine girdiği günlerden beri yaşanan zorunlu acıların sonunu getirmek için kadınlara ve onların yumuşaklığını benimseyen erkeklere destek olarak. (2) Geleceğe ilişkin en doğru kararları aldığını öne süren sakallı, bıyıklı, temiz tıraşlı, genç, yaşlı, takım elbiseli ya da kendi giyim tarzını dayatan koca adamlar yüreklerini sağırlaştırıp yalnızca güce, kendi doğrularını benimsetmeye ve çıkarlarını sonsuza dek korumaya odaklanmışken, çocukları "Baba ne oluyor, ne yapıyorsun, dur artık!" diye haykırabilirler mi? Haykırsalar seslerini duyan olur mu? Yoksa sert bir tokatla "Sen de ölen, sakat kalan genç direnişçilerden biri mi olacaksın yoksa?" sorusuyla susturulurlar mı?

....

Epey zaman önce BBC Dünya Haberleri kanalında bir çocuk kitapları yazarıyla yapılan söyleşiye rastlamıştım. Ne Hardtalk programını yapan Sarah Montague, ne de Jacquiline Wilson tanıdığım kişiler değildi. Ama Wilson'ın "Böyle davranmalısınız demek için yazmıyorum, yalnızca benim karakterlerim böyle yapıyor diyorum" sözü dikkatimi çekmişti. Bilginin yabancılaştığı, yalnız eğitim sistemi ve çocukların geleceğiyle (3) değil tüm iletişim kanallarıyla acımasızca oynandığı koşullarda bu yaklaşımın önemli olduğunu düşünmüştüm.

Konuşmayı duyduğum sırada bilmiyordum, Türkçe'de epey Jacquiline Wilson kitabı yayımlanmış. "Hepimiz Birimiz İçin", "Kardeşimle Başım Dertte", "Bay Havalı", "Kızlar Aşık Oluyor", "Anneme Neler Oluyor?" ve "Dinozorun Beslenme Çantası" başlıklarına rastladım. (4) Yazarın bir de hoş İnternet sitesi var. Çocuklar burada üye olup kendi odalarına girebiliyor, yazarın kendisinden özel bir mesaj alabiliyor, yeni kitapları gönderilen bültenlerle öğrenebiliyorlar. (5) Şu anda sitede Wilson'ın yıl sonu mesajı var. Bu yıl gecikmiş olduğunu, Noel armağanlarını henüz almadığını, tek bir Noel kartı bile yazmadığını, ağacını alıp süslemediğini, börek ve Noel pudingini yapmadığını söylüyor. Yeni kitabı için yoğun bir çalışmanın içindeymiş. Kahramanı Opal zor bir dönemden geçiyormuş. "Umarım onun için mutlu bir son yazmayı başarabilirim" diyor. Sabahları elle yazdığını, öğleden sonra da biraz değiştirerek daktilo ettiğini belirtiyor. Yazdığı ilk bölümleri ne tür bir kapak tasarlayacağını düşünmeye başlaması için Nick Sharrat'a gönderiyormuş. Galeri bölümünde onun hazırladığı kitap kapakları görülebiliyor. Siteye üye olan çocuklar da Jacqueline'in kitapları için tasarladıkları kitap kapaklarını yükleyebiliyor. (6)

Kuşkusuz Türkiye'de de bu tür çalışmaları yapabilecek, düşünüp üretebilecek çocuklar var. Ne yazık ki eğitimle ilgili politikalar bunların sayısını artırmayı amaçlamıyor. Belki de tam tersini yapıp olan ışıkları bile söndürmeye, davranışları kontrol etmeye, herkesi kendine benzetmeye, yaşamdan soğutmaya, sorgulamadan itaat etmeyi öğretmeye çalışıyor. Geleceği biçimlendirmek için atılan adımlar umut vermiyor. Özgür düşüncenin önü açılmadıkça eğitime yapılan tüm yatırımların boşa gittiği, gideceği görmezden geliniyor.

Kemal İnal eğitim sistemindeki başarısızlığı dört temel nedene bağlıyor. (7)

İlk olarak bilgi, yetenek ve beceri sahibi, çok iyi yetişmiş uzman kadroların son dönemlerde MEB merkez ve taşra teşkilatından sürüldüğünü söylüyor. Neredeyse tüm okulların müdür ve yardımcıları eğitim bilimleri, pedagoji, psikoloji, sosyoloji ve antropoloji konusunda bilgisiz kişilerden seçilmiş. Eğitime geleneksel açıdan bakan ilahiyat temelli bu yapıyla eğitim sistemi, artık partizanlık, patronaj, hemşerilik, tarikatçılık gibi ayrımlar üzerinden temellendirilmeye ve işletilmeye başlanmış. Eğitim-Sen gibi sendikalar, MEB merkez ve çevre örgütlerinde kalitesizleşme sonucu oluşan çarpık işgücü istihdam politikalarına dikkat çeken araştırmalar, raporlar ve eylemlerle kamuoyunda farkındalık çalışmaları gerçekleştirmiş. MEB, bu tür çalışmaları ideolojik olarak etiketleyip kulak ardı etmiş, suçlamış.

İkinci neden olarak laik, demokratik ve bilimsel eğitimin bu dönemde hiç olmadığı kadar geriletildiğini gösteriyor. Kuran kurslarının aşırı artışı, orta düzeydeki imam hatip okullarının açılışı ve zorunlu din dersinin yanı sıra seçmeli üç din dersinin daha müfredata konulması sonucu öğrencilerin mistik bilgilere yönlendirildiğini, derslerde bilimsel evrim teorisinden bahsetmenin artık kahramanlık gerektirdiğini söylüyor. Bu teoriden bahseden öğretmenler ya veliler ve okul yönetimleri tarafından kınanmış, ya da MEB teşkilatı haklarında soruşturma açmış. Artık din eğitimi, en az fen eğitimi kadar prestijli olmuş.

Üçüncü başlığı “teknoloji fetişizmi”. F@TİH gibi projelerde ileri teknolojinin dersliklerde kullanımıyla eğitimde ilerleme sağlanacağı sanılmış. Oysa öğrencilere ücretsiz dağıtılmaya başlanan tablet bilgisayarlar, sınıflara yerleştirilen akıllı tahtalar gibi aletler gereken tutarlı bir eğitim içeriği olmayınca işe yaramamış. Teknoloji fetişizmiyle teknolojiden rasyonel biçimde yararlanma arasındaki fark anlaşılamadığı için başarısızlığın nereden kaynaklandığı da görülemiyormuş. İnal, ileri teknolojiyi kullanacak olan öğretmenlerin ağır çalışma koşullarının düzeltilmediği ve teknolojiyle demokratik ve bilimsel değerler aktarılmadığı sürece ilerleme sağlanamayacağını söylüyor.

Dördüncü bölümde “çarpık sınav mantığı” çelişkisini işliyor. Tüm eğitim sistemi, sınav mantığı üzerine her geçen sene daha güçlü biçimde temellendirilmiş, sınavlar eğitim sistemini esir almış. Öğrencinin ilgi ve yeteneklerini ortaya çıkarması gereken bu değerlendirme aracı, yalnızca iyi okullara girişin önündeki aşılması gereken engel olarak algılanmış. Sınav sayısı sürekli artırılırken dershane, etüt merkezi, okuma salonları gibi özel öğretim kuruluşlarının sayısı ikiye katlanmış. “İnsan olmak”, “ülkesine faydalı biri haline gelmek”, “insanlık için iyi şeyler yapmak” gibi değerlerden kimse bahsetmez olmuş.

....

Günümüzde iş yapmanın tüm biçimleri gibi eğitimin de değişmesi kaçınılmaz. Yaşamımız her an hızlanırken "Işık Patlamaları" ayrı bir önem kazanıyor. Binlerce yıl karanlıkta yaşayan insanlar ateşle aydınlandıklarında, eskiden el yazmaları ve duman işaretleriyle iletilen bilgiler matbaa ve elektrikten yararlanarak iletildiğinde başlamış değişim sürecinin yeni bir aşamasına girildi. Işık hızıyla haberleşen bir dünyada yaşamanın yeniden tanımlanması gerekiyor. (8) Işıktan düşen notlar şu anda İnternet dünyasında dolaşıyor, kimi yayılıp büyüyor, kimi sessizleşip siliniyor. Suya düşen taşın yarattığı dalgaların sönmesi kaçınılmazdır. Düşünceler de bu modelin dışında değildir. Bireyin kafasında dönüp duran yansımalar yok oluyorlardı, sözcükler ve yazı onları kalıcı kılmıştı. Artık iletişimin yeni bir aşamasındayız. İronik olarak, kafamızdakilerle onları aktardığımız ortam arasındaki farklar azaldı. İkisi de suya yazılmış, her an silinebilecek yazılar olarak elektriğin dalgalarında buluştu.

İnternet olmasa İpek Paraşüt'ü (9) duyar mıydım, ne zaman duyardım, bilmiyorum. The Paris Review 1953'te kurulmuş ve sayfalarında Adrienne Rich, Philip Roth, V. S. Naipaul, T. Coraghessan Boyle, Mona Simpson, Edward P. Jones ve Rick Moody gibi günün önemli yazarlarına yer vermiş. Jack Kerouac'ın Meksikalı Kız öyküsünü 1955'te yayımlayarak onun çalışmalarını ilk fark edenlerden olmuş. John McPhee'nin en çok ilgi gören çalışmalarından İpek Paraşüt'ün adı burada yazarla yapılan bir söyleşide geçiyor. Kurgudışı edebiyattaki sanatsal yöne bir örnek olarak McPhee'nin işlediği konu ne olursa olsun buna özgün bir yaklaşımla baktığı söyleniyor. McPhee yazısına kişisel bir yan katıyor, onu konuyla ilgili yazmaya itenin ne olduğunu bir biçimde dile getiriyormuş, böylece her konu ipek bir paraşüt gibi açılıyormuş, yükseğe uçarak ve birdenbire renklere ve değişik biçimlerle bezenmiş olarak ortaya çıkıvererek.

Yaşamda da ince ayrıntılar düşünülerek hazırlanmış gizli paraşütler zamanı geldiği anda birdenbire açılıp gökyüzünde beliriveriyor, tüm dünyamızı kaplıyor.

Bu yeni koşullar olmasa yolsuzluk operasyonları böyle gündeme gelip yayılabilir miydi? Düşünüp gören insanlar kime (Hırsıza mı, yakalayana mı, ev sahibine mi, yoksa korkak bir karanlık içinde akrep gibi yaşayan dünyanın en tuhaf mahlukuna mı?) kızacaklarını bilemeden olup bitenlere yine çaresizlik içinde bakarlar mıydı? Serçe gibi telaşlı, midye gibi kapalı ve rahat yaşayıp seçim sandığı sürülerine hemen katılıveren kardeşlerini anlayabilirler miydi? (10) Peki bu şiir kime, ne anlatabilirdi? Akrebe mi, yoksa hüzünlü bir sessizliğe gömülüp kara kara düşünenlere mi bir mesaj verirdi?

Yaşamını barış içinde sürdürmek isteyen çoğunluk için bu olup bitenlerin anlamı ne? Filler tepişirken bir kez daha çimenler mi eziliyor?

Nasıl bir ülkede "Cinayette dokunmadılar yolsuzluk operasyonunda attılar" başlığı atılabilir? (11) Bunun yazılabilmesini basın özgürlüğünün bir göstergesi olarak görüp sevinmeli miyiz? Yoksa daha karanlık günlere hazırlananların şimdilik zararsız buldukları için sonucu etkilemeyecek bir haber diye ses çıkarmadıklarını mı düşünmeliyiz?

Hukukun, insan haklarının ve yasama yürütme yargı arasındaki kuvvetler ayrılığı dengesinin korunduğu, basının haber alabildiği ve verebildiği, seçmenlerin gelişmeleri öğrenerek gerektiğinde seslerini duyurabildiği bir yerde tüm bunlar yaşanabilir miydi?

Nasıl bir ülkede yolsuzluğu soruşturanlar hain ve düşman ilan edilir, kimin ne yapmış olduğu bir yana bırakılıp olayın çözümü seçim propagandalarıyla kazanılacak bir başarıya bağlanır? Bir oylama yapılıp yüzde doksan dokuzun desteğini alsa katil artık katil olmayacak mıdır? Seçim kazanan hırsızın çaldıkları artık soruşturulmamalı mıdır?

Nasıl bir ülkede "İstanbul’da Bakanların çocuklarının da aralarında bulunduğu 'yolsuzluk ve rüşvet' iddiaları ile ilgili operasyonun başlaması ile birlikte önce İstanbul Emniyeti'nde kar yumağı şeklinde başlayan süreç, adeta bir çığa dönüşerek Türkiye çapına ulaştı" (11) haberleri yapılırken utanç duyulmaz, üstelik tepki gösterenler engellenir?

Nasıl bir ülkede bu olaylar yaşanabilir, yolsuzluk güçler savaşında önemsenmeyecek küçük bir ayrıntı olarak görülerek unutturulmaya çalışılır, tüm söylenenlere kulak tıkanıp inanılmaz yorumlar yapılabilir?

Yaşamları tüm olanların dışında sürüp giden çimenlerin olup bitenden haberi yok. Bilseler, anlamaları kolay değil. Yazılanları, yorumları (12) okusalar bile işleri zor.

"Yolsuzluk operasyonu, bazen sadece bir yolsuzluk operasyonu değildir."

"Neye niyet, neye kısmet... Açıkçası bu satırların yazarı dahil 'Cemaat' merkezli gerginlikleri izleyen pek çok kişi, iktidar kanadındaki bazı önemli kişilere ait cinsel içerikli kasetlerin siyaset piyasasına sürülmesini bekliyorduk. Bunun yerine yolsuzluk iddialarına dayalı gözaltılar geldi."

"Aralarında 3 bakanın oğlunun da olduğu iddia edilen dünkü operasyonun böyle bir hakkaniyeti ortaya çıkarmak için yapıldığından çok emin değilim. Haa... Bu operasyon normal bir zamanda yapılmış olsaydı eğer, doğruluğundan şüphe duymak bir yana, emin olun "o operasyon sonuna kadar gitsin" diye elimden gelen desteği verirdim. Ama böyle bir zamanda... Emniyet ve yargı içinde konuşlu olduğu bilinen derin yapının, çetelerin mevcut hükümeti şantaj yaparak sindirmeye, diz çöktürtmeye çalıştığı bir dönemde yaptığı bu operasyon maalesef hiç inandırıcı gelmedi bana."

"Bu 37 kişinin içerisinde ne yazık ki hâlen babaları bakanlık görevinde olan isimler de var. İçişleri Bakanı Muammer Güler'in oğlu Barış Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'ın oğlu Salih Kaan Çağlayan ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar da ne yazık ki gözaltına alınanlar arasında bulunuyorlar. Bu kişiler gerçekten yolsuzluk ve rüşvet suçu işlemişlerse, elbette cezalarını çekmelidirler. Tabiatıyla genç ve iyi eğitilmiş insanımızın içine düştüğü bu durum çok üzücüdür. Lâkin ben en çok da bu oğulların babalarının durumuna üzülüyorum."

"Bir operasyon hükümete kadar uzanıyorsa bunu yapanlar ya çok çılgın olmalı ya da ellerinde şek ve şüphe götürmeyecek, inkâr edilemeyecek, tevil yapılamayacak netlikte belgeler bulunmalı. Zaten yargının görevi hukuka aykırı olan, yasaların suç saydığı, kriminal vakaların üzerine gitmek değil midir? Böyle konuların üzerine gitmemek, yargının bizzat kendisinin suç işlemesi anlamına gelir."

"Türkiye’de bir köşe yazarıysanız dünkü ‘Yolsuzluk operasyonu’nu es geçemezsiniz. Bu operasyona değinen yazınızı ise ‘Ak Parti iktidarı’ ve ‘Cemaat’ ya da ‘Hizmet’ sözcüklerini geçirmeden yazamazsınız. Öyle yaparsanız, Bizans kuşatıldığı sırada şehrin içinde ‘meleklerin cinsiyeti’ni tartışan bir piskopos ile aranızda pek bir fark kalmaz." Biz öyle yapmayalım. Farklı bir açıdan ‘konu’ya yaklaşmayı deneyelim. İngilizce bir söz vardır ‘Power corrupts’ diye; devamı da şöyledir: ‘Absolute powers corrupts absolutely.’ Türkçeye şöyle çevrilebilir: “İktidar bozar” ve “Mutlak iktidar mutlaka bozar.”

"Dün başlayan yolsuzluk operasyonları ile kentsel dönüşümün nihayet ekonomisini de konuşmaya başlıyoruz."

"Türkiye 17 Aralık sabahına bambaşka bir haberle uyandı. Tanınmış işadamları, bankacılar, siyasetçi ve siyaset bağlantılı birçok isim gözaltına alınmıştı. Aralarında son dönem parlayan inşaatçı Ali Ağaoğlu’dan İran Azerisi işadamı Reza Sarrab’a (Türk vatandaşlığına geçiş sonrası Rıza Sarraf), Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan, İstanbul Fatih’in AK Partili Belediye Başkanı Mustafa Demir’in yanı sıra, üç bakanın çocuklarının da bulunduğu bildiriliyordu."

"Evet, Türkiye'de devlet iktidarını denetleme üzerine kurulu müthiş bir iktidar kavgası var. Bir tarafta seçilmiş meşru bir iktidar, diğer tarafta bu iktidarın alanını daraltmaya, mümkünse tasfiye etmeye yönelen bir irade.. Hemen her zayıf nokta, zaaf üzerinden, iktidar alanına yönelik müthiş ve sofistike bir saldırı organize ediliyor. Önce bir muhalefet dili oluşturuluyor. Kamuoyu algısı ciddi biçimde yönlendiriliyor. Ardından bu algıya yönelik operasyonlar servis ediliyor. Devlet iktidarını denetlemeye, bu denetleme kampanyasının önünde duranları tasfiye etmeye yönelik irade hiçbir şekilde Türkiye ile sınırlı değil. Sınırı aşan, çok yönlü, çok taraflı bir mücadele izliyoruz. Bu kanaat kişisel değil, toplumsal bir zemin bulmuş durumda."

"Öncelikle ilkeyi net ortaya koyalım: Yolsuzluğa bulaşmış olan babam da olsa, cezasını çeksin. Bu cümleyi kurmak, benim gibi hâlâ kirada oturan birisi için en rahatı ve en kolayı. Şimdi gelelim zor kısmına; yerel seçim sathı mailine girilmişken yapılan bu operasyonun perde arkasında başka siyasî-iktisadî motivasyonların olması ihtimaline..."

"Hukukun üstünlüğüne dayalı rejimlerin vatandaşları ayrıcalığa sahiptirler. Çünkü sabah karanlığı kapıları çalındığı zaman, gelenin sütçüden başka biri olamayacağını bilirler. Öyle bir rüyanın gerçekleştiğini görmek için kim bilir kaç yıllar bekleyeceğiz?"

"Fethullah Gülen cemaatiyle AKP hükümeti arasında 2007’de kurulmuş gibi gözüken ittifakta birçok kırılma noktasına tanık olmuştuk. Bunların ilk akla gelenleri ÇYDD Başkanı Prof. Türkan Saylan’ın evinin Ergenekon soruşturması kapsamında polis tarafından basılması (13 Nisan 2009); Mavi Marmara olayının (31 Mayıs 2010) ardından Gülen’in Wall Street Journal’a mülakat vererek İsrail yanlısı pozisyon alması; gazeteciler Ahmet Şık ile Nedim Şener’in Odatv soruşturması kapsamında tutuklanmaları (3 Mart 2011); Prof. Büşra Ersanlı ve yayıncı Ragıp Zarakolu’nun KCK soruşturması kapsamında tutuklanmaları (28 Ekim 2011) ve nihayet MİT Müsteşarı Hakan Fidan başta olmak üzere eski ve görevdeki bazı MİT yöneticilerinin PKK ile Oslo görüşmelerini yürüttükleri için özel yetkili savcı Sadrettin Sarıkaya tarafından ifadeye çağırılması (7 Şubat 2012)."

"Ankara toz duman dersek abartı olmaz. Dershanelerle başlayan gerginlik dün başlayan yolsuzluk operasyonu ile zirve yaptı."

"Demokratikleşme tarihini geriye doğru yazamazsınız. Önce 'hükümet medyası görmüyor, penguenler…' falan edebiyatına başladılar. Yurttan sesler korosu bu ezgiyi okurken, yandaş dedikleri televizyonlar bırakın haberi her bültende son dakika geçmeyi, operasyonların piyasalara etkisini konuşmaya başlamıştı bile."

Yolsuzluk operasyonu dünya basınında da yer almış. (13)

....

Tüketim toplumlarında galiba yalnızca deterjan ve diş macunu değil, düşünceler ve algılar da halkla ilişkiler çalışmalarıyla pazarlanıyor. Reklamlar öncelikle kadınları ve çocukları hedef alıyor. Tüm topluma yayılıp kök salmak, vazgeçilmez olmak istiyorlar. Marka değerinin yükselmesi üründen bile önemli oluyor. İnsanlar yolda görseler üzerine basıp geçecekleri bir kumaş parçasına yoksul bir ailenin aylık harcamasının üstünde paralar ödeyebiliyor.

Türkiye'de son dönemlerde ortalığın bu denli karışmasının nedeni güçler savaşında yeni bir aşamanın başlaması, yakında gerçekleşecek yerel ve genel seçimler. Güçlüler bu yüzden konumlarını korumak, yerlerini sağlamlaştırmak istiyorlar. Güçsüzlerinse hep güçsüz kalmaları için önlerini kesiyorlar, susturuyorlar, sindirmeye çalışıyorlar. Çoğunluğun oranların dışına çıkmamasını, hep izleyici kalmasını, yalnızca oy kullanarak bir sayının içinde kaybolmasını istiyorlar. "Özgürlük" diye haykıran kitlelerin ne dediğini umursamıyorlar. "Verdiğimiz kadar özgürlükle istediğimiz gibi yaşayacaksınız, kesin sesinizi!" diye azarlıyorlar.

Oysa özgürlüğün önünü kesmek sanıldığı kadar kolay değildir. Düşünüp kendi yolunu seçebilen kitleler oranların içine hapsedilemezler, en az su kadar güçlüdürler. Yollardan çağlayarak akarlar. Karşılarına çıkan kayaların çevresinden dolaşırlar, önleri alışveriş merkezi inşaatlarıyla kesildiği için geçemezlerse toprağın altına inerler, sabırla uzun bekleyişlere katlanırlar. Er ya da geç denize ulaşırlar.

....

Gelecek daha güzel olacaksa çocukların yorulmadan akan bir ırmak olmayı, denize kavuşmayı, deniz olmayı öğrenmesi gerek. Bu yüzden çocuklar için edebiyat çok önemli. İnsanı ve yaşamı, geçmişi ve geleceği bencil yaşlıların öfkeli yalanlarından değil, bilimin ve sanatın duru gerçekliğinden öğrenebilmeleri için.

Seçimler yaklaşıyor. Yıllarca cehaletin kör karanlığına itilmiş insanlar belki de son ve kesin yürüyüşlerine sessizce hazırlanıyorlardır. Kadınların ve onların yumuşaklığına saygı gösteren erkeklerin gizli güçlerini çocukları için kullanmayı düşünüyorlardır. Bunun "Geleceğimizi karartmayın!" diyen çocuklarını dinlemek için son şansları olabileceğini belki de anlamak üzeredirler.

Çocuklar, kadınlar ve erkekler, seçmenler, seçebilenler, seçemeyenler. Artık yaşama sahip çıkmanın yeni yollarını bulmalı, geleceklerini başkalarının eline bırakıp sessiz bir bekleyişe girmemelidirler. Ortak akıl, gücünü kendi çıkarlarını korumak için kullanan birkaç kişinin gerçek yüzünü çoktan görmüştür. Bu gerçeği demokrasi oyununun sayılarına yansıtması zor olmayacaktır.


1. Mehmet Arat, Doğanın En Büyük Yanlışı: İnsan, http://blog.milliyet.com.tr/doga-nin-en-buyuk-yanlisi--insan/Blog/?BlogNo=352989

2. Mehmet Arat, Kadınlar Nerde?, http://www.sanatlog.com/sanat/kadinlar-nerde/

3. Mehmet Arat, Bilginin yabancılaşması, http://blog.milliyet.com.tr/bilginin-yabancilasmasi/Blog/?BlogNo=356091

4. Jacqueline Wilson - arama sonuçları, http://www.kabalci.com.tr/index.php?p=Products&q=+Jacqueline+Wilson&search=1

5. My Room, http://www.jacquelinewilson.co.uk/myRoom.php

6. Your Work, http://www.jacquelinewilson.co.uk/gallery.php?g=2

7. Kemal İnal, Mesele sadece teknoloji değil, http://www.radikal.com.tr/radikal2/mesele_sadece_teknoloji_degil-1166059

8. Mehmet Arat, Işıktan Düşen Notlar, http://mehmetarat.blogspot.com/

9. John McPhee, The Art of Nonfiction No. 3, Interviewed by Peter Hessler, http://www.theparisreview.org/interviews/5997/the-art-of-nonfiction-no-3-john-mcphee , Spring 2010 No. 192

10. Nâzım Hikmet, Dünyanın En Tuhaf Mahluku, http://www.siir.gen.tr/siir/n/nazim_hikmet/dunyanin_en_tuhaf_mahluku.htm

11. Toygun Atilla, Cinayette dokunmadılar yolsuzluk operasyonunda attılar, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25407568.asp

12. 10 gazeteden 22 yazar yolsuzluk operasyonu hakkında ne yazdı?, http://t24.com.tr/haber/10-gazeteden-20-yazar-yolsuzluk-operasyonunu-yazdi/246349

13. Yolsuzluk Operasyonu Dünya Basınında, http://www.haber3.com/yolsuzluk-operasyonu-dunya-basininda-haberi-2374965h.htm