çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2019 Cumartesi

Gerçeğin Yalanı


Çocukken Türkiye'de yaşayan herkesin Türk olduğunu sanırdım. Dünyanın tüm güçlülerine, yedi düvele karşı verilen Kurtuluş Savaşı'nın ve önderi Mustafa Kemal'in öyküsünü dinlediğimde çok etkilenmiş, hep güçsüzün yanında olma özelliğimi belki de bundan kazanmıştım. Okuldaki ilk arkadaşlarımdan birinin adının bizimkilerden farklı oluşu, adıyla diğer çocukların dalga geçmesi bile Ermeni olduğunu anlamama yetmemişti. Türkiye topraklarında yaşayan halklardan Kürtleri ilk ne zaman duyduğumu hatırlamıyorum. Ama üniversite yıllarımda halklarının sorunlarına duyarlı olduklarını bilerek sevdiğim Kürt arkadaşlarım vardı.

Aradan yıllar geçti. Pek çok halkın ve inanç grubunun adını duydum. Çerkezler, Lazlar, Ezidiler, Aleviler, Sünniler, Şiiler; insanların yalnız etnik kökenleriyle değil, dinleri ve dünyaya bakışlarıyla da ayrıldığını gördüm. Sonunda bunların hiçbirinin önemli olmadığını anladım. Tek değer insan olmaktı. Aslında insan olmak bile değil, doğanın canlı ve cansız, yaşayan ve yaşamayan her parçasına saygılı olmak, evrenin sonsuz görünen sınırlı akışı içerisinde üzerine düşeni yapmak, alabileceklerini almak, verebileceklerini vermek, gerekenleri yerine getirmiş ve tüm bunlardan tat ve gönül rahatlığı almış biri olarak yerini zincirin başka bir halkasına bırakmaktı.

Ne yazık ki insan olmak bu topraklarda, bu dünyada pek kolay değildi. Bu yüzden zor bulunuyordu insanlar. Ve insan olarak yaşamaya çalışanlar büyük zorluklar çekiyorlardı.

İnsan olmak zordu, çünkü herkes yalnız kendisini biliyor, tanıyor ve seviyordu. Başkalarını kendine benzetmeye çalışıyordu. Hele ellerine bir güç geçirdilerse başkalarının tüm haklarıyla birlikte, insanlıklarını da ellerinden alıyorlardı. Bunu yaptıklarında kendi insanlıklarını da yitirmiş olduklarını bir türlü anlamıyorlardı.

Kadın erkek eşitliği, cinsel kimlik özgürlüğü, pozitif ayrımcılık gibi konuların konuşulması yaşamda yer bulmalarını sağlamıyordu. Toplumsal mekanizmalar ekonomik bir altyapının üzerinde çalışıyordu. Sözler ne derse desin, olup bitenleri mülkün paylaşımı belirliyordu.

....

"Adalet mülkün temelidir."

Adaletle ilgili bu sözü ilk duyduğumda epey şaşırmıştım. Mülkü "dünya malı" olarak algılıyordum. Koskoca adalet sisteminin insanların malıyla mülküyle uğraşmasının nedenini pek anlayamamıştım. Yunus Emre'nin sözü mülkü açıklıyor muydu?

Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi.”

Mülk eğer dükkân, arazi gibi taşınmaz mallar ise, adaletin temelinin yalnızca buna dayanması doğru olabilir miydi?

Mülk, devletin egemenliği altında bulunan toprakların tümü olarak alındığında durum değişiyor muydu? Adalet yalnızca kaynakların paylaşımıyla mı ilgiliydi?

Artık bu sözü şaşırtıcı bulmuyorum. İnsanların zenginlikleri nasıl sahiplenip kullandıkları, gelecek kuşaklara nasıl miras bıraktıkları yaşamlarının biçimini ve yönünü belirliyor. Günümüz toplumsal yaşamının temel birimi tekeşli aile de bu sistemin temelini oluşturmak için çıkmamış mıydı? (1)

Toplumdaki çatışmaların neredeyse tümü ekonomik değerlerin paylaşımıyla ilgili sorunlardan kaynaklanmıyor mu? Kurulu düzenin dengelerini değiştirmek isteyen bir karşı akım toprakların halka dağıtılması için bir kampanya yürütürse, ya da yönetimde olan bir parti çıkardığı yasalarla madenlerin kullanım haklarını belirli gruplara verirse, her ikisi de dayandıkları kesimlerin çıkarlarını korumuş olmazlar mı?

Yönetme gücünü ve yetkisini elinde tutanlar, mülkün paylaşımının ve aktarılmasının kurulu sistemin kuralları içinde düzen sınırları dışına taşmadan yapılmasını sağlamaya çalışırlar. Zenginlikleri elde tutmanın, sistemin uyumlu çalışmasını sağlamanın temel kuralı budur.

Son yıllarda gözlenen şaşırtıcı kuraltanımazlık, yapılan uygulamaların ve alınan kararların arkasında düzeni sarsmak isteyen gizli güçler mi olduğu sorusunu akla getiriyor. Yönetenler bilerek ve isteyerek mülkün temelini sarsıyor mu? Anayasanın, yasaların sınırlarını zorlayarak, güç ve paylaşım dengelerini aşırı derecede değiştirerek bir kaos yaratmak, kendi katmanlarının lehinde değişmez yeni bir denge mi oluşturmak istiyorlar?

Adalet mülkün temeli olmazsa nasıl bir düzen kurulur? Hukuk ve özgürlükler mi belirleyici olur? Tarafların güçleri ve ellerinde tuttukları kaynakların çokluğu mu?

....

Ayşen Seymen Çakar, adaletin mülkün temeli olmadığını söylüyor.

'Adalet mülkün temelidir' cümlesinde mülk kelimesi, devlet anlamında kullanılmaktadır. Devlet ise, unsurları genel kabul görmüş, hukuki bir kavramdır. Devlet kısaca 'belli bir toprak parçası üzerinde egemenlik kurmuş, belli bir insan topluluğunun oluşturduğu, kendisini meydana getiren farklı bir kişiliğe sahip örgütlenme' olarak tanımlanabilir. Devlet bu egemenlik unsuru ve tüzel kişi vasfı sebebiyle pek çok yetkiyi bünyesinde barındırmaktadır. Devletin bu yetkileri bizzat anayasadan kaynaklanmaktadır. Bu sebeple anayasa, devletin, hukuki ve biçimsel formudur da denilebilir. Devletin, kişi hak ve hürriyetleri dahil pek çok alana müdahale edebildiği düşünülürse, sınırsız bir kavram olmaması ve somut şekilde çizilmiş sınırlarının olması gerekir. Bunun için 'adalet, mülkün temelidir' cümlesini ve genel olarak adalet kelimesini duygusallıktan uzak, doğru bir değerlendirmeye tabi tutmak gerekir. Adalet mülkün temelidir cümlesinde kanaatimce, adalet, hukuk anlamında kullanılmaktadır; böyle olunca da 'hukuk, devletin temelidir' şeklinde doğru bir cümle ile karşılaşıyoruz. Fakat yukarıda ısrarla üzerinde durduğumuz üzere, bu sadece benim değer
yargımdır ve başka bir kişi bu cümleyi çok farklı anlama gelecek şekilde yorumlayabilir. Adalet, en üstün erdem şeklinde anlaşılırsa da, böylesine üst ve sınırsız bir kavramın, mutlaka sınırlandırılması gereken bir kavrama temel teşkil ettiği söylenemez. Pek çok ulusal veya uluslararası hukuk belgesine girmiş olan bu kavramın değerlendirilmesinde ve hem de temel hak ve özgürlükler ile birlikte değerlendirilmesinde ölçülü olmak gerekir. Bir değer yargısı belki bir kişi için, devletin temeli olabilir ve fakat herkes için bunun böyle olması mümkün değildir. Bu sebeple, devletin temeli, adalet değildir hukuktur." (2)

Devl” kökünden gelen devlet sözcüğünün "el değiştirme, elden ele geçme anlamına" geldiğini belirtiyor.

Mülk ve devlet ilişkisini bir yana bırakacak olursak, "Hukuk mülkün temelidir" denebilir. Bir bölgede yaşayan insanların kaynaklarını nasıl paylaşıp kullanacaklarına, kendi aralarında ve komşu bölgelerle nasıl ilişkiler kuracaklarına karar vermelerini sağlayacak ilkeler ve kurallara dayanarak tasarlanıp uygulanacak bir sistem; özgürlüğün, barışın ve insanca bir yaşamın kapısını açabilir mi?

Hem bireylerin hem toplulukların, hem azınlıkların hem ezici çoğunluğun, hem güçsüzün hem güçlünün, tüm hakları korunabilir mi?

Yoksa, hukuk ne derse desin, korunan yalnızca güçlünün hakkı mıdır?

....

Gerçek nerededir?

Ya da geçmişe bakacak olursak, gerçek neredeydi?

Günümüzün gerçeğini anlatan gördüklerimiz midir, yoksa okuduklarımız mı?

Geçmişin gerçeği nerededir? Binlerce yıllık kitapların sayfalarında mı, yoksa dünyadan çoktan ayrılıp evrenin gizli derinliklerine doğru yol alan ışık demetlerinde mi?

Gerçeği nasıl taşırdık? Şimdi nasıl taşıyoruz?

Önce çizgiler ve şekiller, sonra resimler ve yazılar mıydı aktarmak istediğimiz?

Bir yaprağa, bir kağıda, bir manyetik şeride, ışıkla okunan bir diske, taşınabilir küçücük bir belleğe, küresel iletişim ağının dağıtılmış yapılarına yazdığımız bilgilerin gerçekle ilişkisi nedir?

Gerçeği hapsedebilir miyiz?

Özenle saklanan bilgileri ne kadar koruyabiliriz?

....

Filiz Aygündüz'ün "Kaç Zil Kaldı Örtmenim?" kitabının kısa tanıtımı şöyle:

"Diyarbakır’ın küçük bir kasabasına atanan yirmi üç yaşında bir öğretmen… İstanbul’daki güvenli evinde, televizyon haberlerinde seyrettiği uzaktaki köyde yeni bir hayata başlıyor. O köyün ne dili tanıdık ne de alışkanlıkları. Bu yeni dünyanın içinde ona rehberlik edenler ise otuz iki küçük çocukla bir büyük aşk…
Filiz Aygündüz’ün samimi anlatımıyla farklılıkları, kimlikleri, dili, ölümü ve hayatı sorguladığı Kaç Zil Kaldı Örtmenim?, Türkiye’nin en önemli meselelerinden birine siyasetin değil, insan öykülerinin içinden bakıyor.

Duyduğum ilk Kürtçe kelime ‘gel’ anlamına gelen ‘were’...

Kafa karışıklığı. Ne yani, burada insanlar, anlamadığım bir dilden mi konuşuyor? Birkaç saat önce yerliyken birkaç saat sonra yabancıydık; aynı ülkenin sınırlarında. Sırf insanlar anadillerini konuşuyorlar diye… Tuhaf bir kızgınlık duyuyordum. Anlamamaktan.

Dilin yoksa yalnızmışsın meğer.” (3)

Necmiye Alpay kitapla ilgili yazısında yazarın "kurcalamalar" bırakmasından söz ediyor:

"Kurcalamalardan biri şu: 1995 yılında Diyarbakır’da 23 yaşındaki bir öğretmen adayının, duyduğu ilk Kürtçe sözcükler karşısında 'Ne yani, burada insanlar, anlamadığım bir dilden mi konuşuyor' diye şaşırmasını, bugünün (2010 sonunun) okuru olarak ilk anda inandırıcı bulmuyoruz. Ancak, olayın vahameti kısa sürede bütün ağırlığıyla üzerimize çöküyor: Öyle ya, 1990’lı yıllarda toplum şimdikinden çok daha mutlak bir yarılmanın içindeydi. Bir yanda Kürt olma özgürlüğü adına kan gövdeyi götürürken diğer yanda bunun üstü, ne idüğü belirsiz bir hastalık adı gibi 'terör' sözcüğüyle örtülüyordu. ‘Kürt’ sözcüğünü belirli bir rahatlıkla telaffuz edebileli şunun şurasında kaç yıl oldu ki? ‘Kaç Zil Kaldı Örtmenim?’, bunun gibi çok sayıda ve değerli okur deneyimi sağlıyor." (4)

Ayça Örer'in yaptığı röportajda Aygündüz, Silvan'da yaptığı öğretmenlikten söz ediyor, yaşadıklarıyla ve kitapla ilgili bilgi veriyor:

"Evet, 1995’te hakikaten Silvan’da, ikinci sınıfa giden çocuklara öğretmenlik yaptım. Ben karakterden farklı olarak matematik mezunuyum, o fizik mezunu. O yüzden bu roman, gazeteci gibi oraya gidip notlar tutup yazdığım bir roman değil. Kitabın tamamında kurgusal karakterler de var ama çocuklarla yaşadığım ilişki bire bire yakın. Bir de, ben yaşamasam bile kurgu malzemesi olarak kitabın içine giren şeyler var."

"1990’ları yaşayan Silvan, faili meçhullerin, kayıpların, gözaltıların, köy boşaltmaların da çok sık yaşandığı bir coğrafya. Romanda da o günlerin izlerini bulmak mümkün… Oraya gittiğinizde bütün bu saydıklarınızı korkuyla öğrenmeye başlıyorsunuz. Bugün koşullar çok farklı. Ama o gittiğim dönemde korku vardı. Korkunun rengi, sesi olur mu? Olurmuş. Ben bunu orada gördüm. Gittiğimde Silvan’daki iki evden birinden ölü çıkmıştı. Çocuklarda, ilçede dolaşan insanlarda ilk adımımı attığım andan itibaren korkuyu anladım. Kitaptaki karakter de oraya gidip o havayı görünce, kendini 'korkacak bir şey yok' diye teskin eder."

"Romanda kadınların kendilerini ancak ev içinde ifade edebildiğini görüyoruz. Öğretmenler de çok ciddi sıkıntılar yaşıyorlar… O dönem çok özel bir dönemdi çünkü Hizbullah hâlâ varlığını sürdürüyordu. Silvan’ın gerçeğiyse çok farklı. Benim gördüğüm fotoğraflarda kadınlar, mini etekli, şapkalı. Eskiden Diyarbakır’ın en modern ilçelerinden biriymiş. Bugün de benim gördüğüm zamanki gibi değil. Kadınlar gayet rahat dışarı çıkıyorlar. Ben oradayken o kadar az kadın gördüm ki… Veliler okula da gelmezdi. Çok azı Türkçe biliyordu zaten. Eve kapanmak zorunda da kalmışlardı. Mesela orada silah sesi duyunca antreye çökmek gerektiğini biliyor insanlar. Hep o seslerle geçmiş 5-6 yılları. Çocukları da var böyle bir bilgisi. Daha sonra birkaç tane öğrencimle bir araya geldik. O zamanları anlatırken, 'Bizim için oyun gibi geliyordu' dedi. Bana çok dokunmuştu."

"Çocukların yaptığı resimlerde panzerlerin, bombaların olması yaşadıklarını nasıl normalleştirdiğini gösteriyor… Çocuklar hep gördükleri için panzer koyuyor resmine. En belirgin karelerden biri o. Öğretmen için çok ürkütücü bir şey. İlk resim dersinde, anne, baba, kırmızı çatılı ev, iki dağın arasından doğan bir güneş yapmalarını bekliyordum… Önüme panzerler, bombalar geldi. Ama dönüşmeye de çok elverişli çocuk aklı. Öğretirseniz o panzerlerin yerini hemen çiçekler alabiliyor." (5)

Filiz Aygündüz'ün "Kentli Kadının Erkeklik Sınavı" kitabının tanıtımıysa gerçekliğin farklı bir alanından kesitler getiriyor:

"Aşk falan yok demiştim kızlara ama bal gibi de ilk görüşte aşktı bu. Hiç aklımdan çıkmıyordu Ömer. Son görüşmenin ardından, o ilk günlerin şanından sayılan, 'arayacak mı, ya aramazsa' telaşı başladı. Bu günlerin kurbanı bir kız arkadaş hep olur malum. Benimki de Suna’ydı. Günde kırk kez, telefon, mesaj, mail marifetiyle yiyip bitiriyordum Suna’yı. Bütün hikâyeyi en baştan gözden
geçiriyor, Ömer’in her bir sözüne kırk tane anlam yüklüyor, bakışlarını yorumluyor, arayacağı zamanı kestirmeye çalışıyordum. Arada umudumu kaybedip kesin aramayacak diye karaları bağladığım da oluyordu, arasın diye akşamları totem yaptığım da…"

"Genç Mimar Deniz, bir hastanenin acil servisinde gördüğü Doktor Ömer’e âşık olur. Bir 'ilişki' istemediğini açıkça söyleyen Ömer, kırmızı çizgilerini koruyarak onunla birlikteliğini sürdürür. Ömer’le olabilmek için adamın bütün kurallarını kabul eden Deniz, ne gidebilir ne de kalabilir. Kendisini mutlu etmeyen bu aşkın içine hapsolmuştur." (6)

Filiz Aygündüz 'ün günümüzün kadın-erkek ilişkilerini masaya yatırırken, (bağlılık-bağımlılık, değersizlik-suçluluk duygusu, anlam arayışı-anlamsızlık kaygısı, sevilme arzusu-kaybetme korkusu ile) insan psikolojisinin de derinliklerine indiği belirtiliyor.

Asu Maro, Filiz Aygündüz'ün ikinci romanında bağımlı bir aşk yaşayan Deniz’in, aslında hayatının anlamını başkasında arayan kadınların hikayesini anlattığını söylüyor.

"O kadar çok beklediğim bir romandı ki bu. Numara yapacak değilim, yıllardır Milliyet ve Milliyet Sanat’ta birlikte çalışan, sabah kahvelerini karşılıklı içen, işten güçten, hayattan ve tabii ki aşktan meşkten konuşan, mutluluklarını ve de dertlerini paylaşan, kendi işlerine yaramayan 'parlak fikirleri' birbirine cömertçe veren iki arkadaşız biz Filiz Aygündüz’le. Dolayısıyla, onun 'Kaç Zil Kaldı
Örtmenim?'in üzerine yeni bir roman yazmakta olduğunu, bunun bir bağımlı aşk hikayesi anlatacağını, hepimizin hayatına ucundan kıyısından değeceğini elbette uzun süredir biliyordum. Yüzüp yüzüp kuyruğuna geldiğimizi de... Yine de 'Prens Prensesi Sevmedi' gerçek bir sürpriz oldu benim için. Allah için ser verip sır vermemişti bir kere, beni okur heyecanından mahrum bırakmamıştı, o yüzden meraktan ölerek bir solukta okudum Deniz’in hikayesini. Arada kıkırdayarak, arada gözlerimi silerek, sahiden sağlam ve işe yarar 'fikirler' edinerek... Ayrıldığımıza üzülerek de bitirdim. Çünkü doktor Ömer’e bir görüşte âşık olup kendisini mutsuz eden ilişkinin içerisinde kanırta kanırta kalan Deniz, arkadaşları Suna ve Nazlı, o kadar kanlı canlı karakterlerdi, o derece bildik dertleri, tasaları vardı ve Filiz bunları o kadar güzel anlatmıştı ki bayağı arkadaşlarımdan ayrı düşmüş gibi oldum." (7)

Filiz Aygündüz'ün özgeçmişi daha çok ikinci romanındaki gerçeklerle ilişkili gibi görünüyor:

"1971 yılında İstanbul’da doğdu. Mimar Sinan Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Matematik bölümü mezunu. Çeşitli liselerde matematik öğretmenliği yaparken, Topaz, Go, Cosmopolitan dergilerinde serbest muhabir olarak çalıştı. 1995 yılında Duygu Asena’nın çıkardığı kadın
dergisi Kim ve kültür sanat dergisi Negatif’e yazmaya başladı. 1999 yılında öğretmenlikten istifa etti. Aynı yıl, Asena’nın dergileri kapandıktan sonra Milliyet gazetesi kültür sanat servisinde ve Milliyet Sanat dergisinde muhabirlik yapmaya başladı. 2007 yılında Milliyet gazetesi kültür-sanat servisi müdürü oldu. Milliyet Sanat dergisinde muhabirlik, editörlük, yayın koordinatörlüğü görevlerinde bulunduktan sonra 2008’de derginin genel yayın yönetmenliğine getirildi. Halen Milliyet gazetesi kültür-sanat servisi müdürlüğünü, Milliyet Sanat dergisinin ve Milliyet gazetesinin çıkardığı aylık kitap eki Milliyet Kitap’ın genel yayın yönetmenliğini yapıyor." (6)

Kimse nerede ve ne zaman doğacağını, kim olacağını belirleyemiyor.

Sanatçılar gerçekle ilişkilerinin biçimini kendileri yaratabilir mi?

....

Söylenen sözler ne zaman gerçeği söyler, ne zaman büyük yalanlara dönüşür? Gerçeğin yalanı söylenmeli midir? Yoksa yalanların arkasındaki gerçekler mi bulunmalıdır? Sözle, yazıyla, nutukla atılan yorum başlıkları doğrulara mı götürür, yanlışlara mı? Halklar katillerle gurur duyulunca mı yükselir, acıları anlayıp yaraları sarmaya çalıştıkça mı?

Gerçeğin yalanı ölüm müdür? Yalanın gerçeği barış getirebilir mi?

Gerçek simgesel midir, nesnel midir? Öznel midir, gizemli midir?

Gerçeğin adı hangi dildedir? Peki gülün adı?



2. Ayşen Seymen Çakar, Adalet mülkün temeli midir?, http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2013-106-1275


4. Necmiye Alpay, Silvan’daki İstanbullu, https://filizaygunduz.wordpress.com/2011/01/01/silvandaki-istanbullu/


6. Filiz Aygündüz, Prens Prensesi Sevmedi, http://www.dogankitap.com.tr/kitap/Prens+Prensesi+Sevmedi-1965

7. Asu Maro, Babamızla kurduğumuz ilişki kaderimizi belirliyor, http://www.milliyet.com.tr/-babamizla-kurdugumuz-iliski/pazar/haberdetay/08.02.2015/2010256/default.htm

31 Mart 2019 Pazar

Çocuklar ve Seçmenler


İnsanlardan umudu kestiğim zamanlar oluyor. Bu acı düşünce yazdıklarıma da yansıyabiliyor. (1) Ama çocuklardan hiç vazgeçmedim. Çoğu kez en az büyükler kadar bencil de olsalar, benim doğrularımı beğenmeyip ayrı bir dünyada yaşasalar da, kara bulutların ardına saklanan güneşin neredeyse gökyüzünü terk ettiği, en küçük bir ışığın sızmadığı, tüm yolların kapanıp geçilebilecek en ince patikaların da silindiği günlerde bile içimi yaşama sevinciyle doldurabiliyorlar. Zor bir yılın ardından yine belirsizliklerle dolu aylara hazırlandığımız bir dönemde "Çocukların bu karanlık dönemin geride kalmasına katkısı olur mu?" diye düşündüm. Dünyanın erkek egemenliğine girdiği günlerden beri yaşanan zorunlu acıların sonunu getirmek için kadınlara ve onların yumuşaklığını benimseyen erkeklere destek olarak. (2) Geleceğe ilişkin en doğru kararları aldığını öne süren sakallı, bıyıklı, temiz tıraşlı, genç, yaşlı, takım elbiseli ya da kendi giyim tarzını dayatan koca adamlar yüreklerini sağırlaştırıp yalnızca güce, kendi doğrularını benimsetmeye ve çıkarlarını sonsuza dek korumaya odaklanmışken, çocukları "Baba ne oluyor, ne yapıyorsun, dur artık!" diye haykırabilirler mi? Haykırsalar seslerini duyan olur mu? Yoksa sert bir tokatla "Sen de ölen, sakat kalan genç direnişçilerden biri mi olacaksın yoksa?" sorusuyla susturulurlar mı?

....

Epey zaman önce BBC Dünya Haberleri kanalında bir çocuk kitapları yazarıyla yapılan söyleşiye rastlamıştım. Ne Hardtalk programını yapan Sarah Montague, ne de Jacquiline Wilson tanıdığım kişiler değildi. Ama Wilson'ın "Böyle davranmalısınız demek için yazmıyorum, yalnızca benim karakterlerim böyle yapıyor diyorum" sözü dikkatimi çekmişti. Bilginin yabancılaştığı, yalnız eğitim sistemi ve çocukların geleceğiyle (3) değil tüm iletişim kanallarıyla acımasızca oynandığı koşullarda bu yaklaşımın önemli olduğunu düşünmüştüm.

Konuşmayı duyduğum sırada bilmiyordum, Türkçe'de epey Jacquiline Wilson kitabı yayımlanmış. "Hepimiz Birimiz İçin", "Kardeşimle Başım Dertte", "Bay Havalı", "Kızlar Aşık Oluyor", "Anneme Neler Oluyor?" ve "Dinozorun Beslenme Çantası" başlıklarına rastladım. (4) Yazarın bir de hoş İnternet sitesi var. Çocuklar burada üye olup kendi odalarına girebiliyor, yazarın kendisinden özel bir mesaj alabiliyor, yeni kitapları gönderilen bültenlerle öğrenebiliyorlar. (5) Şu anda sitede Wilson'ın yıl sonu mesajı var. Bu yıl gecikmiş olduğunu, Noel armağanlarını henüz almadığını, tek bir Noel kartı bile yazmadığını, ağacını alıp süslemediğini, börek ve Noel pudingini yapmadığını söylüyor. Yeni kitabı için yoğun bir çalışmanın içindeymiş. Kahramanı Opal zor bir dönemden geçiyormuş. "Umarım onun için mutlu bir son yazmayı başarabilirim" diyor. Sabahları elle yazdığını, öğleden sonra da biraz değiştirerek daktilo ettiğini belirtiyor. Yazdığı ilk bölümleri ne tür bir kapak tasarlayacağını düşünmeye başlaması için Nick Sharrat'a gönderiyormuş. Galeri bölümünde onun hazırladığı kitap kapakları görülebiliyor. Siteye üye olan çocuklar da Jacqueline'in kitapları için tasarladıkları kitap kapaklarını yükleyebiliyor. (6)

Kuşkusuz Türkiye'de de bu tür çalışmaları yapabilecek, düşünüp üretebilecek çocuklar var. Ne yazık ki eğitimle ilgili politikalar bunların sayısını artırmayı amaçlamıyor. Belki de tam tersini yapıp olan ışıkları bile söndürmeye, davranışları kontrol etmeye, herkesi kendine benzetmeye, yaşamdan soğutmaya, sorgulamadan itaat etmeyi öğretmeye çalışıyor. Geleceği biçimlendirmek için atılan adımlar umut vermiyor. Özgür düşüncenin önü açılmadıkça eğitime yapılan tüm yatırımların boşa gittiği, gideceği görmezden geliniyor.

Kemal İnal eğitim sistemindeki başarısızlığı dört temel nedene bağlıyor. (7)

İlk olarak bilgi, yetenek ve beceri sahibi, çok iyi yetişmiş uzman kadroların son dönemlerde MEB merkez ve taşra teşkilatından sürüldüğünü söylüyor. Neredeyse tüm okulların müdür ve yardımcıları eğitim bilimleri, pedagoji, psikoloji, sosyoloji ve antropoloji konusunda bilgisiz kişilerden seçilmiş. Eğitime geleneksel açıdan bakan ilahiyat temelli bu yapıyla eğitim sistemi, artık partizanlık, patronaj, hemşerilik, tarikatçılık gibi ayrımlar üzerinden temellendirilmeye ve işletilmeye başlanmış. Eğitim-Sen gibi sendikalar, MEB merkez ve çevre örgütlerinde kalitesizleşme sonucu oluşan çarpık işgücü istihdam politikalarına dikkat çeken araştırmalar, raporlar ve eylemlerle kamuoyunda farkındalık çalışmaları gerçekleştirmiş. MEB, bu tür çalışmaları ideolojik olarak etiketleyip kulak ardı etmiş, suçlamış.

İkinci neden olarak laik, demokratik ve bilimsel eğitimin bu dönemde hiç olmadığı kadar geriletildiğini gösteriyor. Kuran kurslarının aşırı artışı, orta düzeydeki imam hatip okullarının açılışı ve zorunlu din dersinin yanı sıra seçmeli üç din dersinin daha müfredata konulması sonucu öğrencilerin mistik bilgilere yönlendirildiğini, derslerde bilimsel evrim teorisinden bahsetmenin artık kahramanlık gerektirdiğini söylüyor. Bu teoriden bahseden öğretmenler ya veliler ve okul yönetimleri tarafından kınanmış, ya da MEB teşkilatı haklarında soruşturma açmış. Artık din eğitimi, en az fen eğitimi kadar prestijli olmuş.

Üçüncü başlığı “teknoloji fetişizmi”. F@TİH gibi projelerde ileri teknolojinin dersliklerde kullanımıyla eğitimde ilerleme sağlanacağı sanılmış. Oysa öğrencilere ücretsiz dağıtılmaya başlanan tablet bilgisayarlar, sınıflara yerleştirilen akıllı tahtalar gibi aletler gereken tutarlı bir eğitim içeriği olmayınca işe yaramamış. Teknoloji fetişizmiyle teknolojiden rasyonel biçimde yararlanma arasındaki fark anlaşılamadığı için başarısızlığın nereden kaynaklandığı da görülemiyormuş. İnal, ileri teknolojiyi kullanacak olan öğretmenlerin ağır çalışma koşullarının düzeltilmediği ve teknolojiyle demokratik ve bilimsel değerler aktarılmadığı sürece ilerleme sağlanamayacağını söylüyor.

Dördüncü bölümde “çarpık sınav mantığı” çelişkisini işliyor. Tüm eğitim sistemi, sınav mantığı üzerine her geçen sene daha güçlü biçimde temellendirilmiş, sınavlar eğitim sistemini esir almış. Öğrencinin ilgi ve yeteneklerini ortaya çıkarması gereken bu değerlendirme aracı, yalnızca iyi okullara girişin önündeki aşılması gereken engel olarak algılanmış. Sınav sayısı sürekli artırılırken dershane, etüt merkezi, okuma salonları gibi özel öğretim kuruluşlarının sayısı ikiye katlanmış. “İnsan olmak”, “ülkesine faydalı biri haline gelmek”, “insanlık için iyi şeyler yapmak” gibi değerlerden kimse bahsetmez olmuş.

....

Günümüzde iş yapmanın tüm biçimleri gibi eğitimin de değişmesi kaçınılmaz. Yaşamımız her an hızlanırken "Işık Patlamaları" ayrı bir önem kazanıyor. Binlerce yıl karanlıkta yaşayan insanlar ateşle aydınlandıklarında, eskiden el yazmaları ve duman işaretleriyle iletilen bilgiler matbaa ve elektrikten yararlanarak iletildiğinde başlamış değişim sürecinin yeni bir aşamasına girildi. Işık hızıyla haberleşen bir dünyada yaşamanın yeniden tanımlanması gerekiyor. (8) Işıktan düşen notlar şu anda İnternet dünyasında dolaşıyor, kimi yayılıp büyüyor, kimi sessizleşip siliniyor. Suya düşen taşın yarattığı dalgaların sönmesi kaçınılmazdır. Düşünceler de bu modelin dışında değildir. Bireyin kafasında dönüp duran yansımalar yok oluyorlardı, sözcükler ve yazı onları kalıcı kılmıştı. Artık iletişimin yeni bir aşamasındayız. İronik olarak, kafamızdakilerle onları aktardığımız ortam arasındaki farklar azaldı. İkisi de suya yazılmış, her an silinebilecek yazılar olarak elektriğin dalgalarında buluştu.

İnternet olmasa İpek Paraşüt'ü (9) duyar mıydım, ne zaman duyardım, bilmiyorum. The Paris Review 1953'te kurulmuş ve sayfalarında Adrienne Rich, Philip Roth, V. S. Naipaul, T. Coraghessan Boyle, Mona Simpson, Edward P. Jones ve Rick Moody gibi günün önemli yazarlarına yer vermiş. Jack Kerouac'ın Meksikalı Kız öyküsünü 1955'te yayımlayarak onun çalışmalarını ilk fark edenlerden olmuş. John McPhee'nin en çok ilgi gören çalışmalarından İpek Paraşüt'ün adı burada yazarla yapılan bir söyleşide geçiyor. Kurgudışı edebiyattaki sanatsal yöne bir örnek olarak McPhee'nin işlediği konu ne olursa olsun buna özgün bir yaklaşımla baktığı söyleniyor. McPhee yazısına kişisel bir yan katıyor, onu konuyla ilgili yazmaya itenin ne olduğunu bir biçimde dile getiriyormuş, böylece her konu ipek bir paraşüt gibi açılıyormuş, yükseğe uçarak ve birdenbire renklere ve değişik biçimlerle bezenmiş olarak ortaya çıkıvererek.

Yaşamda da ince ayrıntılar düşünülerek hazırlanmış gizli paraşütler zamanı geldiği anda birdenbire açılıp gökyüzünde beliriveriyor, tüm dünyamızı kaplıyor.

Bu yeni koşullar olmasa yolsuzluk operasyonları böyle gündeme gelip yayılabilir miydi? Düşünüp gören insanlar kime (Hırsıza mı, yakalayana mı, ev sahibine mi, yoksa korkak bir karanlık içinde akrep gibi yaşayan dünyanın en tuhaf mahlukuna mı?) kızacaklarını bilemeden olup bitenlere yine çaresizlik içinde bakarlar mıydı? Serçe gibi telaşlı, midye gibi kapalı ve rahat yaşayıp seçim sandığı sürülerine hemen katılıveren kardeşlerini anlayabilirler miydi? (10) Peki bu şiir kime, ne anlatabilirdi? Akrebe mi, yoksa hüzünlü bir sessizliğe gömülüp kara kara düşünenlere mi bir mesaj verirdi?

Yaşamını barış içinde sürdürmek isteyen çoğunluk için bu olup bitenlerin anlamı ne? Filler tepişirken bir kez daha çimenler mi eziliyor?

Nasıl bir ülkede "Cinayette dokunmadılar yolsuzluk operasyonunda attılar" başlığı atılabilir? (11) Bunun yazılabilmesini basın özgürlüğünün bir göstergesi olarak görüp sevinmeli miyiz? Yoksa daha karanlık günlere hazırlananların şimdilik zararsız buldukları için sonucu etkilemeyecek bir haber diye ses çıkarmadıklarını mı düşünmeliyiz?

Hukukun, insan haklarının ve yasama yürütme yargı arasındaki kuvvetler ayrılığı dengesinin korunduğu, basının haber alabildiği ve verebildiği, seçmenlerin gelişmeleri öğrenerek gerektiğinde seslerini duyurabildiği bir yerde tüm bunlar yaşanabilir miydi?

Nasıl bir ülkede yolsuzluğu soruşturanlar hain ve düşman ilan edilir, kimin ne yapmış olduğu bir yana bırakılıp olayın çözümü seçim propagandalarıyla kazanılacak bir başarıya bağlanır? Bir oylama yapılıp yüzde doksan dokuzun desteğini alsa katil artık katil olmayacak mıdır? Seçim kazanan hırsızın çaldıkları artık soruşturulmamalı mıdır?

Nasıl bir ülkede "İstanbul’da Bakanların çocuklarının da aralarında bulunduğu 'yolsuzluk ve rüşvet' iddiaları ile ilgili operasyonun başlaması ile birlikte önce İstanbul Emniyeti'nde kar yumağı şeklinde başlayan süreç, adeta bir çığa dönüşerek Türkiye çapına ulaştı" (11) haberleri yapılırken utanç duyulmaz, üstelik tepki gösterenler engellenir?

Nasıl bir ülkede bu olaylar yaşanabilir, yolsuzluk güçler savaşında önemsenmeyecek küçük bir ayrıntı olarak görülerek unutturulmaya çalışılır, tüm söylenenlere kulak tıkanıp inanılmaz yorumlar yapılabilir?

Yaşamları tüm olanların dışında sürüp giden çimenlerin olup bitenden haberi yok. Bilseler, anlamaları kolay değil. Yazılanları, yorumları (12) okusalar bile işleri zor.

"Yolsuzluk operasyonu, bazen sadece bir yolsuzluk operasyonu değildir."

"Neye niyet, neye kısmet... Açıkçası bu satırların yazarı dahil 'Cemaat' merkezli gerginlikleri izleyen pek çok kişi, iktidar kanadındaki bazı önemli kişilere ait cinsel içerikli kasetlerin siyaset piyasasına sürülmesini bekliyorduk. Bunun yerine yolsuzluk iddialarına dayalı gözaltılar geldi."

"Aralarında 3 bakanın oğlunun da olduğu iddia edilen dünkü operasyonun böyle bir hakkaniyeti ortaya çıkarmak için yapıldığından çok emin değilim. Haa... Bu operasyon normal bir zamanda yapılmış olsaydı eğer, doğruluğundan şüphe duymak bir yana, emin olun "o operasyon sonuna kadar gitsin" diye elimden gelen desteği verirdim. Ama böyle bir zamanda... Emniyet ve yargı içinde konuşlu olduğu bilinen derin yapının, çetelerin mevcut hükümeti şantaj yaparak sindirmeye, diz çöktürtmeye çalıştığı bir dönemde yaptığı bu operasyon maalesef hiç inandırıcı gelmedi bana."

"Bu 37 kişinin içerisinde ne yazık ki hâlen babaları bakanlık görevinde olan isimler de var. İçişleri Bakanı Muammer Güler'in oğlu Barış Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'ın oğlu Salih Kaan Çağlayan ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar da ne yazık ki gözaltına alınanlar arasında bulunuyorlar. Bu kişiler gerçekten yolsuzluk ve rüşvet suçu işlemişlerse, elbette cezalarını çekmelidirler. Tabiatıyla genç ve iyi eğitilmiş insanımızın içine düştüğü bu durum çok üzücüdür. Lâkin ben en çok da bu oğulların babalarının durumuna üzülüyorum."

"Bir operasyon hükümete kadar uzanıyorsa bunu yapanlar ya çok çılgın olmalı ya da ellerinde şek ve şüphe götürmeyecek, inkâr edilemeyecek, tevil yapılamayacak netlikte belgeler bulunmalı. Zaten yargının görevi hukuka aykırı olan, yasaların suç saydığı, kriminal vakaların üzerine gitmek değil midir? Böyle konuların üzerine gitmemek, yargının bizzat kendisinin suç işlemesi anlamına gelir."

"Türkiye’de bir köşe yazarıysanız dünkü ‘Yolsuzluk operasyonu’nu es geçemezsiniz. Bu operasyona değinen yazınızı ise ‘Ak Parti iktidarı’ ve ‘Cemaat’ ya da ‘Hizmet’ sözcüklerini geçirmeden yazamazsınız. Öyle yaparsanız, Bizans kuşatıldığı sırada şehrin içinde ‘meleklerin cinsiyeti’ni tartışan bir piskopos ile aranızda pek bir fark kalmaz." Biz öyle yapmayalım. Farklı bir açıdan ‘konu’ya yaklaşmayı deneyelim. İngilizce bir söz vardır ‘Power corrupts’ diye; devamı da şöyledir: ‘Absolute powers corrupts absolutely.’ Türkçeye şöyle çevrilebilir: “İktidar bozar” ve “Mutlak iktidar mutlaka bozar.”

"Dün başlayan yolsuzluk operasyonları ile kentsel dönüşümün nihayet ekonomisini de konuşmaya başlıyoruz."

"Türkiye 17 Aralık sabahına bambaşka bir haberle uyandı. Tanınmış işadamları, bankacılar, siyasetçi ve siyaset bağlantılı birçok isim gözaltına alınmıştı. Aralarında son dönem parlayan inşaatçı Ali Ağaoğlu’dan İran Azerisi işadamı Reza Sarrab’a (Türk vatandaşlığına geçiş sonrası Rıza Sarraf), Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan, İstanbul Fatih’in AK Partili Belediye Başkanı Mustafa Demir’in yanı sıra, üç bakanın çocuklarının da bulunduğu bildiriliyordu."

"Evet, Türkiye'de devlet iktidarını denetleme üzerine kurulu müthiş bir iktidar kavgası var. Bir tarafta seçilmiş meşru bir iktidar, diğer tarafta bu iktidarın alanını daraltmaya, mümkünse tasfiye etmeye yönelen bir irade.. Hemen her zayıf nokta, zaaf üzerinden, iktidar alanına yönelik müthiş ve sofistike bir saldırı organize ediliyor. Önce bir muhalefet dili oluşturuluyor. Kamuoyu algısı ciddi biçimde yönlendiriliyor. Ardından bu algıya yönelik operasyonlar servis ediliyor. Devlet iktidarını denetlemeye, bu denetleme kampanyasının önünde duranları tasfiye etmeye yönelik irade hiçbir şekilde Türkiye ile sınırlı değil. Sınırı aşan, çok yönlü, çok taraflı bir mücadele izliyoruz. Bu kanaat kişisel değil, toplumsal bir zemin bulmuş durumda."

"Öncelikle ilkeyi net ortaya koyalım: Yolsuzluğa bulaşmış olan babam da olsa, cezasını çeksin. Bu cümleyi kurmak, benim gibi hâlâ kirada oturan birisi için en rahatı ve en kolayı. Şimdi gelelim zor kısmına; yerel seçim sathı mailine girilmişken yapılan bu operasyonun perde arkasında başka siyasî-iktisadî motivasyonların olması ihtimaline..."

"Hukukun üstünlüğüne dayalı rejimlerin vatandaşları ayrıcalığa sahiptirler. Çünkü sabah karanlığı kapıları çalındığı zaman, gelenin sütçüden başka biri olamayacağını bilirler. Öyle bir rüyanın gerçekleştiğini görmek için kim bilir kaç yıllar bekleyeceğiz?"

"Fethullah Gülen cemaatiyle AKP hükümeti arasında 2007’de kurulmuş gibi gözüken ittifakta birçok kırılma noktasına tanık olmuştuk. Bunların ilk akla gelenleri ÇYDD Başkanı Prof. Türkan Saylan’ın evinin Ergenekon soruşturması kapsamında polis tarafından basılması (13 Nisan 2009); Mavi Marmara olayının (31 Mayıs 2010) ardından Gülen’in Wall Street Journal’a mülakat vererek İsrail yanlısı pozisyon alması; gazeteciler Ahmet Şık ile Nedim Şener’in Odatv soruşturması kapsamında tutuklanmaları (3 Mart 2011); Prof. Büşra Ersanlı ve yayıncı Ragıp Zarakolu’nun KCK soruşturması kapsamında tutuklanmaları (28 Ekim 2011) ve nihayet MİT Müsteşarı Hakan Fidan başta olmak üzere eski ve görevdeki bazı MİT yöneticilerinin PKK ile Oslo görüşmelerini yürüttükleri için özel yetkili savcı Sadrettin Sarıkaya tarafından ifadeye çağırılması (7 Şubat 2012)."

"Ankara toz duman dersek abartı olmaz. Dershanelerle başlayan gerginlik dün başlayan yolsuzluk operasyonu ile zirve yaptı."

"Demokratikleşme tarihini geriye doğru yazamazsınız. Önce 'hükümet medyası görmüyor, penguenler…' falan edebiyatına başladılar. Yurttan sesler korosu bu ezgiyi okurken, yandaş dedikleri televizyonlar bırakın haberi her bültende son dakika geçmeyi, operasyonların piyasalara etkisini konuşmaya başlamıştı bile."

Yolsuzluk operasyonu dünya basınında da yer almış. (13)

....

Tüketim toplumlarında galiba yalnızca deterjan ve diş macunu değil, düşünceler ve algılar da halkla ilişkiler çalışmalarıyla pazarlanıyor. Reklamlar öncelikle kadınları ve çocukları hedef alıyor. Tüm topluma yayılıp kök salmak, vazgeçilmez olmak istiyorlar. Marka değerinin yükselmesi üründen bile önemli oluyor. İnsanlar yolda görseler üzerine basıp geçecekleri bir kumaş parçasına yoksul bir ailenin aylık harcamasının üstünde paralar ödeyebiliyor.

Türkiye'de son dönemlerde ortalığın bu denli karışmasının nedeni güçler savaşında yeni bir aşamanın başlaması, yakında gerçekleşecek yerel ve genel seçimler. Güçlüler bu yüzden konumlarını korumak, yerlerini sağlamlaştırmak istiyorlar. Güçsüzlerinse hep güçsüz kalmaları için önlerini kesiyorlar, susturuyorlar, sindirmeye çalışıyorlar. Çoğunluğun oranların dışına çıkmamasını, hep izleyici kalmasını, yalnızca oy kullanarak bir sayının içinde kaybolmasını istiyorlar. "Özgürlük" diye haykıran kitlelerin ne dediğini umursamıyorlar. "Verdiğimiz kadar özgürlükle istediğimiz gibi yaşayacaksınız, kesin sesinizi!" diye azarlıyorlar.

Oysa özgürlüğün önünü kesmek sanıldığı kadar kolay değildir. Düşünüp kendi yolunu seçebilen kitleler oranların içine hapsedilemezler, en az su kadar güçlüdürler. Yollardan çağlayarak akarlar. Karşılarına çıkan kayaların çevresinden dolaşırlar, önleri alışveriş merkezi inşaatlarıyla kesildiği için geçemezlerse toprağın altına inerler, sabırla uzun bekleyişlere katlanırlar. Er ya da geç denize ulaşırlar.

....

Gelecek daha güzel olacaksa çocukların yorulmadan akan bir ırmak olmayı, denize kavuşmayı, deniz olmayı öğrenmesi gerek. Bu yüzden çocuklar için edebiyat çok önemli. İnsanı ve yaşamı, geçmişi ve geleceği bencil yaşlıların öfkeli yalanlarından değil, bilimin ve sanatın duru gerçekliğinden öğrenebilmeleri için.

Seçimler yaklaşıyor. Yıllarca cehaletin kör karanlığına itilmiş insanlar belki de son ve kesin yürüyüşlerine sessizce hazırlanıyorlardır. Kadınların ve onların yumuşaklığına saygı gösteren erkeklerin gizli güçlerini çocukları için kullanmayı düşünüyorlardır. Bunun "Geleceğimizi karartmayın!" diyen çocuklarını dinlemek için son şansları olabileceğini belki de anlamak üzeredirler.

Çocuklar, kadınlar ve erkekler, seçmenler, seçebilenler, seçemeyenler. Artık yaşama sahip çıkmanın yeni yollarını bulmalı, geleceklerini başkalarının eline bırakıp sessiz bir bekleyişe girmemelidirler. Ortak akıl, gücünü kendi çıkarlarını korumak için kullanan birkaç kişinin gerçek yüzünü çoktan görmüştür. Bu gerçeği demokrasi oyununun sayılarına yansıtması zor olmayacaktır.


1. Mehmet Arat, Doğanın En Büyük Yanlışı: İnsan, http://blog.milliyet.com.tr/doga-nin-en-buyuk-yanlisi--insan/Blog/?BlogNo=352989

2. Mehmet Arat, Kadınlar Nerde?, http://www.sanatlog.com/sanat/kadinlar-nerde/

3. Mehmet Arat, Bilginin yabancılaşması, http://blog.milliyet.com.tr/bilginin-yabancilasmasi/Blog/?BlogNo=356091

4. Jacqueline Wilson - arama sonuçları, http://www.kabalci.com.tr/index.php?p=Products&q=+Jacqueline+Wilson&search=1

5. My Room, http://www.jacquelinewilson.co.uk/myRoom.php

6. Your Work, http://www.jacquelinewilson.co.uk/gallery.php?g=2

7. Kemal İnal, Mesele sadece teknoloji değil, http://www.radikal.com.tr/radikal2/mesele_sadece_teknoloji_degil-1166059

8. Mehmet Arat, Işıktan Düşen Notlar, http://mehmetarat.blogspot.com/

9. John McPhee, The Art of Nonfiction No. 3, Interviewed by Peter Hessler, http://www.theparisreview.org/interviews/5997/the-art-of-nonfiction-no-3-john-mcphee , Spring 2010 No. 192

10. Nâzım Hikmet, Dünyanın En Tuhaf Mahluku, http://www.siir.gen.tr/siir/n/nazim_hikmet/dunyanin_en_tuhaf_mahluku.htm

11. Toygun Atilla, Cinayette dokunmadılar yolsuzluk operasyonunda attılar, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25407568.asp

12. 10 gazeteden 22 yazar yolsuzluk operasyonu hakkında ne yazdı?, http://t24.com.tr/haber/10-gazeteden-20-yazar-yolsuzluk-operasyonunu-yazdi/246349

13. Yolsuzluk Operasyonu Dünya Basınında, http://www.haber3.com/yolsuzluk-operasyonu-dunya-basininda-haberi-2374965h.htm