yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2019 Pazar

Karşılaştırmalı Yaşam Taslakları, Yarışmak ve Kazanmak


Günümüz dünyasını bir çırpıda anlatmak istesek hangi sözcüğü seçmeliyiz?

En yaygın kullanılan olmasa ve tüm olup bitenleri açıklamasa da, en azından çok önemli bir ipucu veren, herkesin bildiği tek bir sözcük bulabilir miyiz?

Tüm karmaşıklığı, bilinçli veya amaçsız eklenen sayısız kavramı eleyebilirsek sanırım tek bir sözcük kalacaktır.

Rekabet.

....

Günümüzde insanlar kendilerini en çok yazarak mı anlatmaya çalışıyorlar?

"Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa" sözünde insanlar için artık "yazışa yazışa" mı demek gerekiyor?

Doğadan biraz daha mı uzaklaştık? Çevremizi, kendimizi ve birbirimizi anlamamız için kendi bilincimiz, gördüklerimizi duyduklarımız yetmiyor mu artık? Çiçeklerin kokusu, dalındaki meyvenin tadı anlamını yitirdi mi? Dokunmaktan ve dokunulmaktan korkar mı olduk?

Bu çaresizlik içinde mi kendi çevremize sözcüklerle duvarlar örüyor, milyarlarca harfin içinde boğulmadan suyun yüzüne çıkmaya, ayakta kalmaya çalışıyoruz?

Çoğaldıkça anlamını yitiren yazı dünyasında anlamlı bir iz bırakabilirsek yaşamış mı olacağız?

Peki doya doya, tadını çıkara çıkara, sevdiklerimizle paylaşarak geçirdiğimiz yıllar, sözcükler ve görüntülerle ölümsüzleştirilmediyse yaşanmamış mı olacak?

Daha çok, daha anlamlı, daha yoğun, daha dolu dolu yaşadığımızı kanıtlamak için mi yazıyor, fotoğraflar çekiyor, paylaşıyoruz?

Bu da yeni bir tür rekabet oyunu mu?

Yoksa umutsuzluğumuzu unutmanın, bulamadığımız ve göreceğimizi de sanmadığımız güzellikleri aramanın bir yolu mu?

Ya da okuma yazma bilen ve İnternet'e erişen herkes artık bir yazar taslağı mı?

Yaşadıklarının ve eğitiminin izleriyle çizilmiş bir eskiz, sözcükleri işleyip dünyaya dağıtan bir aracı mı?

Bir insan ne zaman taslak olmaktan çıkıp kalıcı bir yazara dönüşür?

Yaşadıkları, okudukları ve bunlarla beslenen kendi dünyası kimsenin yaşamadığı ve erişemeyeceği bir boyuta ulaşıp bunu ölümsüzleştirmenin güçlü yollarını bulduğu zaman mı?

Yazdıkları yakın ve uzak çevresinde onaylandığı zaman mı?

Onaylayanların sayısı nitelik veya nicelik olarak belirli bir sınır değerin üzerine çıktığında mı?

Yazı dünyasının en saygın isimlerinden oluşan adı konmamış gizli bir jürinin dikkatini çekerek olumlu yanlarıyla tanındığı zaman mı?

Bir yazar yaşamının ve yazdıklarının taslağı olmaktan çıkabilir mi?

....

DergiSANAT için yazdığım son yazı Van Gogh sergisinden esinlenmişti:

Bir resmin içine girebilmek romanlara katılabilmekten zordur. Sözcüklerin sıralanmış olması başını ve sonunu ilk anda görmemizi, onları sırayla izlememizi sağlar. Oysa yeterince eğitimli olmayan göz resmi bir bütün olarak algılar ve hemen sıkılıp sonrakine geçer.” (1)

CerModern, sergiyi şöyle tanıtmıştı:

"Van Gogh Alive, bu üretken sanatçının 1880-1890 yılları arasındaki çalışmalarını ve hayat deneyimlerini keşfetme; bugün dünya çapında tanınan başyapıtlarının birçoğuna imza attığı yerler olan Arles, Saint Rémy ve Auvers-sur-Oise’da geçirdiği dönem zarfındaki düşüncelerini, duygularını ve ruh halini yorumlama fırsatı sunuyor."

Güçlü bir klasik müzikle senkronize olarak değişen, dev boyutlardaki 3.000’den fazla Van Gogh görüntüsü; ekranları, duvarları, kolonları, tavanı ve hatta yeri de dolduran heyecan verici bir gösteri yaratarak, ziyaretçilerini ünlü ressamın eşsiz tarzını oluşturan coşkulu renkler ve canlı detaylarla büyülüyor.

Dinamik, bilgilendirici ve görsel olarak görkemli olmaya programlanmış olan SENSORY4 içeriği; 40 yüksek çözünürlüklü projektörden aynı anda akıp zengin surround ses sistemiyle karışarak, ziyaretçiye nefes kesici ve etrafını saran bir gösteri ziyafeti sunuyor.

Van Gogh Alive’da ‘Çalışan Adam’, ‘Yeşilimsi Bir Başlık Giymiş Yaşlı Köylü Kadını’, ‘Çiçek Açmış Erik Ağacı’, ‘Gri Şapkalı Otoportre’, ‘Vazoda 12 Ayçiçeği’, ‘Vincent’ın Yatak Odası’, ‘Teras Kafe’, ‘Sandalye ve Pipo’, ‘Ren Nehrinde Yıldızlı Bir Gece’, ‘Süsen Çiçekleri’, ‘Buğday Tarlası ve Kargalar’, ‘Kırmızı Üzüm Bağı’, ‘Sargılı Kulaklı Otoportre’ gibi bir döneme damgasını vurmuş eserler yer alıyor.

Sergi, ziyaretçilere dahi ressamın fırtınalı hayatını kronolojik olarak göstermek için güçlü bir klasik müzik kullanıyor. Harekete geçiren bu müzik, Van Gogh’un hikâyesinin duygusal yönlerini yansıtarak, sanatçının muhteşem kariyeri boyunca yansıttığı sanatını ve ruh halini daha zengin bir deneyimle ziyaretçiye sunma olanağı sağlıyor." (2)

Van Gogh'u yaşadığı dönemde kaç kişinin tanıdığını, kardeşi Theo'nun desteğiyle zorlukla geçindiği dönemlerde onu geleceğin büyük ressamı olarak kimlerin görebildiğini bilmiyorum. Ama çektiği tüm sıkıntılar bir yana, olması gereken yere ulaştığını gördüğü söylenemez. (3)

Van Gogh bir ressam taslağı olarak öldü, resimleri o öldükten sonra izleyicilerine ulaşarak kopmaz bağlar kurdu, gerçek bir resim ustası olarak tarihe geçti. O taslakken büyük usta olarak tanınıp bol kazanan diğerlerinin durumunu bilmiyorum. Ama zor yıllarını paylaştığı, birlikte sorunlar yaşadığı arkadaşı Paul Gaugin'in çalışmalarına gösterilen ilgi de ölümünden sonra olmuş. (4)

Seçme şansı olsa Van Gogh ne isterdi?

Değersiz yapıtlarının büyük ilgi görüp ona çok kazandırmasını, rahat ve mutlu bir yaşam sürmeyi mi?

Büyük güçlüklerle yaşayıp fırtınalarını çıldırma pahasına tuvallere yansıtmayı, çektiği acılarla yıpranan bedeniyle gerçek izleyicilerini hiç tanıyamadan, resim tarihinde erişilmez bir yeri olacağını bilse bile göremeden, bu acımasız dünyadan ayrılmayı mı?

....

Vincent van Gogh ve Paul Gauguin resme ve dünyaya rekabetçi bir gözle baksalar ne kazanırlardı, insanlık ne kaybederdi, bilmiyorum.

Günümüzdeyse, rekabetçi olmayan bir yaklaşımla benzerleri arasından sıyrılmanın, izleyiciye ya da okuyucuya ulaşmanın, kalıcı bir iz bırakmanın çok daha zor olduğu söylenebilir.

Bir taşı saklamanın ve kaybetmenin en kolay yolu onu diğerlerinin arasına fırlatmaktır.

Bir elması saklamanın en kolay yolu da bu olabilir. Parıltısı görülmeden üzerine gelen diğer taşlar ışığını kestiğinde onu bulmak için madencilik yapmaktan başka yol kalmayabilir. (5)

....

Rekabete dayalı dünyada karşılaştırmalı yaşamlar sürdüğümüz söylenebilir.

Bebeklerin beşikleri, çocukların evleri ve okulları aynı değil. Gözlerini açtıkları andan başlayarak kendilerini başkalarıyla karşılaştırmaya başlıyorlar.

Sonra kendilerini bir yarışın içinde buluyorlar. İyi bir geleceğe giden yolların sonunu getirebilmeleri için arkadaşlarının çoğunu geride bırakmaları gerekiyor.

Sanata yönelenlerin durumu da farklı değil. Yalnızca sevdiği ve sesini duyurmak istediği için uğraşanların bile olabilecekleri yere ulaşmaları kolay görünmüyor. Rekabet etmeleri, sıyrılmaları, dikkat çekmeleri gerekiyor.

Rekabet, her alanda etkisini gösteriyor. Bir dergide yer almak, bir kitap yayımlamak, bir sergi açmak, bir ödül kazanmak, basında yer bulmak, izleyiciye ve okuyucuya ulaşmak yaratma süreçlerinin çok ötesine geçen zorlu uğraşlar gerektiriyor.

Yarışmalar, şanslı olanlar için, bu süreçleri biraz daha kolay geçmenin yolu olabiliyor.

Peki bu durumun sağlıklı olduğu söylenebilir mi?

....

Her alanda olduğu gibi sanat ve edebiyatta da değerlendirmek, seçmek ve yarışmak gerekebilir.

Doğada evrim, doğal ve yapay seçme, yaşamın ve türlerin gelişme yönünü belirliyor. Büyük bir çeşitlilik, en güçlü ve en güzel biçimlerin gelişmesini ve kalıcı olmasını sağlıyor.

Toplumda da ekonomik ve politik güç kümeleri, doğadakine benzer, fakat insanın öznelliği ve karmaşıklığıyla çeşitlenen mekanizmalarla gelişimlerini sürdürüyorlar.

Sanat ve edebiyatta yapılmış, yapılmakta olan ve yapılacak seçmelerin yeri ve anlamı nedir?

Nitelikli ve sonradan çok ünlenmiş bazı yapıtların ilk yayımlanışlarında büyük zorluklarla karşılaştığı biliniyor.

Niteliğin bağımsız bir değeri var mıdır? Yoksa bu değer ancak, rekabet dünyasının kontrol noktalarını geçebildiği zaman mı ortaya çıkıp kalıcılaşır?

Değerlendirmek, seçmek, yarışmak çok yakın kavramlar mıdır, aralarında uçurumlar mı vardır?

Bin resmi değerlendirdiğimizde bunların hepsini yeterli bulabilir miyiz? Sergilemek için hepsini birden seçmemiz anlamlı olur mu? Onları yarıştırsak verilecek kararları nesnel ölçütlere dayandırabilir miyiz? Dayandırabilirsek bunlar özgür gelişmenin önünde bir engel olur mu? Sanatın ve edebiyatın herhangi bir alanı, heykel, karikatür, sinema, şiir, öykü, roman, bilinen ya da henüz bilinmeyen herhangi bir tür için durum farklı mıdır? On bin yapıtla, yüz bin yapıtla karşılaşınca ne olur? Yayınevi editörleri, küratörler, yarışma jürileri kolay bir iş mi yapıyorlardır, çözümsüz bir sorunun yükünün altında eziliyorlar mıdır?

Milyarlarca sayfa yazmak aslında hiç yazmamak mıdır?

....

Doğan Hızlan adını ilk ne zaman duyduğumu bilmiyorum. Ama sanatla uğraşan çoğu kişi gibi, bu konulara ilgi duyduğum ilk dönemlerden beri yazılarıyla karşılaşıyorum.

Zafer Yalçınpınar'ı günümüzün yeni iletişim olanaklarıyla tanıdım. Kitaplara ilgisi ve yarışmalara karşı oluşu dikkat çekiciydi.

Sağlıklı bir dünyada, bütün halkların barış içinde ve kardeşçe yaşaması gibi, bütün yapıtların da eşit koşullarda paylaşılacağı dost bir şenlikte buluşmasının çok anlamlı olabileceğini düşünüyorum.

Sıralama ve yarışma varsa reklam da kaçınılmaz bir gereklilik olabilir.

Bu arada, reklamda yeni bir dönem başlamış.

Artık rakibin adı verilerek karşılaştırmalı reklam yapılabiliyormuş. Karşılaştırılacak malların aynı nitelikte olması, fiyat gibi doğrulanabilir özelliklerin karşılaştırılması gerekiyormuş. Rakibiyle kendisini karşılaştıran firmanın, rakibinden iyi olduğunu bilimsel olarak ispatlaması. rakibi kötüleyip itibarsızlaştırmaması isteniyormuş. ABD'de, 1979’dan bu yana ‘karşılaştırmalı reklamcılık’yapılabiliyor, reklamlarda rakibin adının geçmesine izin veriliyormuş. 1980’lerde Pepsi, tadım testi reklamlarında doğrudan Coca-Cola şişelerine yer vermiş. Microsoft, bu yıl kendi markasını taşıyan akıllı telefonlarda kullandığı ses tanıma yazılımı Cortana’nın reklamını Apple’ın iPhone’larda kullandığı Siri’yle karşılaştırarak yapmış. Türkiye'de de yeni düzenlemeyle firmalar artık ürün reklamlarında rakip firmanın ürününün ismini ve fotoğrafını gösterebilecekmiş. (6, 7)

Peki yaşamların kalitesi karşılaştırılabilir mi?

Yalova'nın "Karşılaştırmalı Yaşam Kalitesi Göstergeleri" bu konuda bir fikir veriyor. Yalova, Türkiye, Dünya, Norveç ve Etiyopya değerleri yansıtılmış. Nüfus, gelir, işgücü, doğum, ölüm, sağlık, okuryazarlık, okullaşma, işsizlik, istihdam, katma değer, ihracat, ithalat, bütçe, elektrik tüketimi ve özel otomobil sayısı bilgileri verilmiş. Değerleri karşılaştırınca Etiyopya'yı düşünüp sevinmeli mi, Norveç'e bakıp üzülmeli miyiz? Yoksa yalnızca dünyanın haline ağlamalı mıyız? (8)

Sevda Akar da, refahın ölçülmesinde alternatif bir yaklaşım olarak sunulan Daha İyi Yaşam Endeksi’ni Türkiye açısından değerlendirmeyi amaçlamış. OECD tarafından uygulamaya konulan bu endeks konut, gelir, iş, iletişim ve toplum, eğitim, çevre, sivil katılım ve yönetim, sağlık, yaşam memnuniyeti, güvenlik ve iş yaşam dengesi kriterlerine göre oluşturulmaktaymış. Çalışma sonuçları Türkiye’nin OECD ülkeleri arasında Daha İyi Yaşam Endeks değeri en düşük ülke olduğunu gösteriyormuş. (9)

Yeditepe Üniversitesi'ndeki "Karşılaştırmalı Edebiyat" programıysa şöyle tanıtılıyor:

"Bir ülke edebiyatı başka edebiyatlarla ve başka sanat dallarıyla ilişkisi içinde ele alınırsa, daha iyi değerlendirilmiş olur. Hedefimiz, bu program aracılığıyla hem Türk Edebiyatını daha iyi tanımak, hem de Türk Edebiyatı ile dünya edebiyatları ve kültürü arasındaki bağıntıları incelemektir. Programın bir amacı, dünyaya açılabilecek ve Türk Edebiyatını dünyaya açabilecek geniş perspektif sahibi araştırmacılar yetiştirmek, bir başka amacı da, edebiyat öğretmenlerine çağdaş bakış açıları kazandırmaktır. Bir diğer amaç da, sinema-televizyon, gazetecilik, sanat tarihi ... gibi alanlardan gelebilecek öğrencilere, meslekleri açısından çok gerekli olan edebiyat bilgilerini vermek ve edebiyatla meslekleri arasındaki kültürel bağları kurabilmelerine yardımcı olmak, bu öğrencilerin kazanacakları daha geniş perspektifler sayesinde mesleklerinde daha başarılı ve titiz olmalarını sağlamaktır. Kısacası 'Karşılaştırmalı Edebiyat' programı, gerek edebiyat gerek başka alanlarda lisans yapmış öğrencilerin dünya kültürü ile olan bağlarını pekiştirmeyi, bu öğrencilerin ilerde, Türkiye ile başka ülkeler arasında her düzeyde kurulacak kültürel işbirliği platformlarında çalışabilecek şekilde yetiştirilmesini öngörmektedir." (10)

Paris ve Marsilya’nın Karşılaştırmalı Yaşam Tarzları İllüstrasyonu'nda Fransız grafik ve illüstrasyon tasarımcısı Vahram Muratyan kendi hazırlamış olduğu Paris ve New York projesinde iki şehir arasındaki kültürel ve yaşam farklılıklarını kıyasladığı illüstrasyondan sonra hazırladığı çalışmada Paris ve Marsilya arasındaki farklılıkları yansıtmış. (11)

Sevilay Atlama ve Ceyda Özsoy, "Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği: Türkiye’nin Karşılaştırmalı Analizi" çalışmalarında ekonomik ve sosyal kalkınmadaki yerini vurgulayarak eğitimin eşit dağılımının önemine dikkat çekmişler:

"Günümüzde kız çocukları ve kadınlar, eğitim fırsatlarından erkeklere oranla daha az yararlanmakta, toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlikler devam etmektedir. Kadınların ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal yaşamdaki konumlarını güçlendirmek, hak, fırsat ve imkanlardan eşit biçimde yararlanmalarını sağlamakla mümkün olacaktır. Kadınların eğitime olan erişimlerinin iyileştirilmesi, sadece kadınların kişisel gelişimine ve refahına katkı sağlamakla kalmayıp, ülkenin ekonomik potansiyelini de artıracaktır. Kız çocukların ve kadınların eğitim ve öğrenimlerine yatırım yapmanın olağanüstü yüksek sosyal ve ekonomik kazancı yanı sıra, sürdürülebilir kalkınmayı ve ekonomik büyümeyi başarmanın en iyi araçlarından biri olduğu da kanıtlanmıştır. Bu çalışmada, eğitimde toplumsal cinsiyet eşitsizliği sorunu Türkiye’de kız çocukları ve kadınların durumu vurgulanarak tartışılmaktadır."

Kadınların eğitim düzeyi yükseldikçe evlenme yaşının giderek artmaya başladığını, doğurganlık oranının azaldığını, buna paralel olarak aile başına daha az çocuk düştüğünü, bebek ve çocuk ölüm oranlarının azaldığını, yaşam süresi beklentisinin arttığını, daha sağlıklı, daha iyi beslenmiş ve eğitilmiş çocukların yetiştirilmesinin sağlandığını belirtmişler. (12)

....


Doğan Hızlan'ın özgeçmişi şöyle verilmiş:

"Pertevniyal Lisesi'ni bitirdi. Hukuk öğrenimine başladı. İlk yazısı 1954 yılında yayımlanan Doğan Hızlan, çeşitli edebiyat dergilerini ve aralarında Cumhuriyet'in de olduğu gazetelerin sanat sayfalarını yönetti. Bunun yanı sıra birçok gazete ve dergide eleştiriler yayımladı. 1980 yılında Bayram Gömleği adlı bir çocuk hikâyeleri güldestesi hazırladı. Ercümend Behzad Lav’ın Bütün Eserleri’ni yayıma hazırladı. Son olarak İhsan Yılmaz ile birlikte Celâl Sılay’ın Toplu Şiirleri’ni Hüsran Filizleri adıyla yayımladı. En yeni kitabı, Hürriyet Pazar'da yayımlanan kitap yazılarından oluşan Aynadaki Bakışlar'dır. 2012 yılının Şubat ayında Antalya Atatürk Kültür Parkı içinde, adına bir kütüphane açılmış olup bu kütüphaneye yirmi bin kitap bağışlamıştır. Halen Hürriyet Gazetesi’nde yazıyor. Türk Edebiyatı'nın gelişmesine katkılarını sürdürüyor." (13)

Banu Uzpeder, "Edebiyat... Müzik ve Annem: Doğan Hızlan’ın hayatı bu üç kelimede saklı..." söyleşisine söyle başlamış:

"Evde halaları, teyzeleri ve babasının yaptığı müziklerle büyüyen, teyzeleriyle beraber uzun zaman ud çalmış, hâlâ iyi nota okuyabilen bir edebiyat adamı Doğan Hızlan. Hayatını edebiyata, müziğe adamış… ama gerçekten adamış bir yazar… Sade, sakin bir yaşamı var Hızlan'ın… Ama içinde kopan fırtınaları kendisinden daha iyi kim bilebilir?"

Sonra ailesini, arkadaş çevresini, sosyal hayatını sormuş. Doğan Hızlan, Cemal Süreya, Mehmet Seyda, Konur ve Kıvanç Ertop, Adnan Özyalçıner, Onat Kutlar, Ergin Ertem, Hilmi Yavuz, Ülkü Tamer, Demir Özlü adlarını saymış, müzikle ve edebiyatla ilgilenen herkesin onun arkadaşı, çevresi olduğunu söylemiş. Doğayla ilgili soruya Hızlan "Doğayı, doğa filmi seyrederek, doğa resmi görerek, doğanın müziğini dinleyerek hissederim. Doğayı görmem hiç gerekmiyor" yanıtını vermiş. (14)

....

Zafer Yalçınpınar'ın sitesi "yeni sinsiyet'e karşı mücadele etmektedir!" sözüyle açılıyor. İlk sayfada "şiir/ eski hikâyeler/ b i l d i r i/ i n c e l e m e/ karga'ca değiniler/ k i m/ k i t a p l a r ı / kendini anlatan/ E V V 3 L (aksak kolaj)/ dilin kemiği yoktur/ baykuş bakışı/ bakışsız bir kedi kara/ " linkleri görünüyor. (15)

Özgeçmişi şöyle verilmiş:

Zafer Yalçınpınar, 1979 yılının Temmuz ayında İstanbul'da doğdu. Babası da, babasının babası da İstanbul'da doğmuştur. 1997 yılında İstek Vakfı Belde Koleji'ni bitirdi. 2001 senesinde Marmara Üniversitesi Ekonometri Bölümü'nde lisans derecesini tamamladı. 2003 senesinde Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü'nde yüksek lisans derecesini tamamladı. 2004 yılının başından beri TÜBİTAK-Gebze Yerleşkesi'nde Yönetim Bilimleri alanında araştırma görevlisi olarak çalışıyor. 2002-2006 yılları arasında Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi'ni Vedat Kamer'le birlikte yayıma hazırlamıştır. Şiirleri ve öyküleri Son Kişot, Monokl, No-Edebiyat, Budala, Yaratı(m), Düşe-Yazma, Kavram Kargaşa, E, Öteki-Siz, Karalama, Wesvese, İmlâsız, Üç Nokta, Kül Öykü, Mor Taka, Heves, Sanat Cephesi, Can Sıkıntısı Fanzin, Göğe Bakma Durağı, Zinhar ve Bireylikler, adlı dergilerde yer almıştır. "Karşı"(2000, Lotus Yayınları), "Korkak Düşler"(2001, Lotus Yayınları), "Siya"(2006, Mevsimsiz Yayınları) adlı öykü kitapları yayımlanmıştır. İlk şiir kitabı "LİVAR" ise 2007 yılının Şubat ayında Lotus Yayınları tarafından yayımlanmıştır. 2006 yılında görsel işlerinden oluşan "ŞİİŞ" adlı e-kitabı tasarlamış ve internet üzerinden dağıtmıştır. Kendisini "şair" olarak değil de "şiir yazarı" olarak ifade eden Zafer Yalçınpınar; "sıkı" edebiyata inanır, kitap koleksiyonu yapar, İstanbul-Erenköy'de yaşar, başıbozuk ve külyutmazdır. (16)

Sözü edilen "Yeni Sinsiyet’e ve Edebiyat Kâhyaları’na karşı verdiğimiz mücadelenin kapsamı, kronolojik olarak" başka bir sitede görülebiliyor:

Yeni Sinsiyet'in Haksızlık Yordamı (1 Haziran 2014)
Yeni sinsiyetin cehalet ortamını yönetmek için kullandığı enstrümanların eskisi kadar hızlı ve pragmatik başarılar elde edemediği açıktır. Yeni kapitalizmin ödüllendirme sistemi, işbirliği yöntemleri ve kültürel sermayenin küresel etkileşim biçimi (vizyon arayışı) çürümektedir.

Yeni Sinsiyet'in İkbal Ezberi (11 Kasım 2012)
Her türlü “özgürleşme” duygusunun üzerine yeni sinsiyet kulesinin korkutucu gölgesi vurmakta ve henüz doğuş anında -o eşsiz anın kutsallığında- “özgürleşme” duygusu karartılmaktadır. Hakikat ile hakaretin yer değiştirmesi, yalanın “sahi” yerine kullanılması, ışığın karanlığa terkedilmesi, görüşsüzlük, sisleme, cehalet ortalamasına hizmet eden her türlü aldatmaca ve hilebazlık, yandaş-paydaş etkileşimlerindeki haysiyetsizlik, liyakatsizlik ve tözsüzlük yeni sinsiyetin kendi geleceği için tasarladığı “emniyet müşirleri”dir.

Menfi Gaddarlığın Sonu/cu (23 Şubat 2012)
Şairler ve şiirleri imgelemin özgürleşmesinin emektarlarıdır. Buna karşın Şiir Yıllığı’nı hazırlayan oligarşi, “şair”i bir “hizmetkâr” olarak görmeye başlamıştı. Ben, YKY’nin Şiir Yıllığı yayımlamamak yönünde aldığı kararı “imgelemin özgürleşmesi” ile şiirsel alanın genişlemesi için çok önemli ve bir o kadar da sahici bir “devrim-adım” olarak görüyorum. Şiir, bir riya ya da yalan değildir. Şiir, “sahi”nin eşsiz bir parçasıdır.

Yeni Sinsiyet’e Karşı: “Sorular, sorular, sorular...” (11 Kasım 2011)
Yayıncılık istismarlarının temel bileşenleri nelerdir? Hangi edebiyat heveslileri, hangi sözde editörler tarafından nasıl yemleniyor? Okuyucu bu durumun farkında mı? Okuyucu neler düşünüyor, neyi okumak zorunda kalıyor?

Yeni Sinsiyet’e Karşı: “Okumalar, okumalar, okumalar...” (29 Eylül 2011)
Yeni Sinsiyet tipolojisini, şiir ve edebiyat dünyasında yaşanan olayları, hileleri, aktörleri, ilişkileri ve bunlara karşı 2006 yılından beri verdiğimiz mücadelenin ayrıntılarını (yani önümüzdeki aylarda gerçekleştireceğimiz ifşaatı) doğru bir şekilde kavrayabilmeniz ve anlamlandırmanız amacıyla bazı yazıları bir “Ön-Hazırlık” şeklinde okumanız çok faydalı olacaktır. “Editörcülük Oynamak”, “Damperli Ödül Furyası ve Saygınlık Cukkalamak”, “Şaircilik, Yazarcılık Oynayanlar ile Oynamayanlar”, “Yıllık Geyiği”, “Yeni Sinsiyet ve Bazı Enstrümanları”, “Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin ‘Biz’ Söylemi ve Retorik Arsızlığı”, “Yeni Sinsiyet’in Seçkinlik Arayışı”, “Yerli Edebiyat Üzerine…”

Yerden Göğe Kadar Duyurulur: “Başlıyoruz!” (26 Eylül 2011)
Yaşamın, seni ulaşman gereken düzeyin altında tutmağa çalışan eğilimlerle (bu arada kendininkilerle de)savaşmakla geçecek. –Bu yüzden de, ulaşman gereken düzeye ulaşamayacaksın; yani, başarılı olacak o eğilimler, sonunda. Zaten, belki, istedikleri de budur:
Senin, onlarla savaşmak yüzünden, ulaşman gereken düzeyin altında kalman…
Ama savaşacaksın, gene de: sonuç her iki durumda da aynı olmayacak mı zaten – sen, zaten, ulaşman gereken düzeyin altında kalmayacak mısın ki? –Ama, savaşırsan, en azından (nereye gelebilirsen) geldiğin düzeye savaşarak gelmiş olacaksın –bu da boşuna olmayacak.”
(Oruç Aruoba, “De Ki İşte”, Metis Yayınları, 2001, s.44)

Mücadelenin Geçmişteki Envanteri (30 Ağustos 2011)
Eylül ayından itibaren her şeyi teker teker, sabırla, ayrıntılarla, yaşanan olaylarla, tanıklıklarlarla, yeni belgelerle ve özellikle de “isimler vererek” yeniden -derinlemesine- ele alacağız.

Cevap Olarak (19 Haziran 2011)
Kuşların bana söylediğine/ilettiğine göre, Yeni Sinsiyet‘in nemalanıcıları, şiir simsarları ve edebiyat/sanat kâhyaları sağda solda vızıldamaya başlamış.

Yeni Sinsiyet’in Seçkinlik Arayışı (14 Ocak 2011)
Tarihin salınımına bakıldığında modernizmin ilkelerini bilmek ve bu doğrultuyu iktisadi alana belirgin faaliyet adımlarıyla taşımak, yatırım planları yapmak, kilometre taşları dikmek seçkinlerin öncülüğünde icra edilen şeylerdir. Yeni Sinsiyet nemalanıcılarının bu role kanalize olabilmesi için öncelikle ticari konularda seçkinler ile arasında yönetsel bir dil birliğinin oluşması gerekir. Bu dil birliğini sağlayacak yönetsel ortaklık ise Yeni Kapitalizm’in ve türev uygulamalarının ta kendisiydi. Yeni Sinsiyet, seçkinlere yakınsama çabalarına yeni kapitalizmin kültürünü önceleyen bir karektere bürünerek başlamıştır. Ancak yeni kapitalizmin değerler sisteminin güç kaybetmesiyle ve özellikle de ilerleme prensibinin tutarsızlaşmasıyla birlikte Yeni Sinsiyet’in ortak olmak istediği payda yıpranmış, yeni kapitalizmin dili ve tutumları ayrıcalıklı özelliğini yitirmiştir. Bu noktada seçkinler, uzun soluklu ve yeni bir vizyon arayışıyla birlikte ayrıcalık unsurlarını yeniden akort etmeye girişmişlerdir. Yeni Sinsiyet ise bu hesapsız arayışa ortak olamamıştır.

Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin “Biz” Söylemi ve Retorik Arsızlığı (22 Eylül 2010)
Yeni Sinsiyet’in çeşitli enstrümanlarını kullanarak “cehalet alanı”nda icra ettiği girişimler ve bu enstrümanların işlediği çürük değer yargılarıyla ateşlenen yandaş-paydaş etkileşimleri, söz konusu alanın bir ortama dönüşüm sürecini tamamlamıştır. “Cehalet ortamı” şeklinde ifade ettiğimiz bu oluşumun tamamlanmasının hemen ardından -kendi tanımıyla çelişen- yeni bir tipolojinin çerçevelenmesi de kaçınılmazdı.

Yeni Sinsiyet ve Bazı Enstrümanları (2 Nisan 2010)
Yeni sinsiyetin arsızlığına ve aymazlığına yakışır derecede yaygın olarak kullanılan bir başka enstrüman da “Sessizlik Suikasti” ya da “Sessizlik Baskısı”dır. Marx’ın dile getirdiği bu kavramın işlevleri, sinsiyet zihniyetini eskisinden çok daha yüksek nemalara ulaştırmaktadır. Statüko karşıtı olduğunu iddia eden -aslında statüko karşıtlığını da bir enstrüman olarak kullanan- yeni sinsiyet, tüm sessizlik biçimlerini cehalet alanının genişlemesi yolunda kullanmaktadır. (Aynı yöntemin çeşitlemelerinden kapitalist satış tekniklerinde de sıkça söz edilir.) (17)

Zafer Yalçınpınar ve Şükret Gökay, Sait Faik Araştırma Atölyesi kapsamında bilişsel haritalama çalışmaları yürütmüşler. Sait Faik odaklı büyük bilişsel harita (200 kavram/unsur) ve 'Lüzumsuz Adam' (36 kavram/unsur), 'Papaz Efendi' (23 kavram/unsur), 'Mektup' (51 kavram/unsur), 'Son Kuşlar' (33 kavram/unsur). hikâyeleri eksenindeki bilişsel haritalar hazırlanmış. (18)

Zafer Yalçınpınar'ın günümüz edebiyat dünyasındaki ödül sistemiyle ilgili düşünceleri pek olumlu değil:
"Ödül konusu son derece karışık bir konu… Şimdi, her şeyi bir kenara bırakalım ve meseleye dil açısından bakalım: Bugün, 'Ödül' dediğimiz anda imgesel olarak ödülü alan kişiyi ya da eseri değil “ödül sistematiği”nin kendisini ya da ödülün metasını işaret ediyoruz, yüceltiyoruz, ayrıcalıklandırıyoruz. Eskiden böyle değildi. Şimdilerde, rekabet, kazanmak, yarışmak, hırs, farklılık, üstünlük filan gibi şeyler doğrudan aklımıza geliyor. Ödüllendirme denen şey, Yeni Kapitalizm’in yönetim süreçlerinin içerisinde düşünüldüğünde bir “isteklendirme” türüdür ve iktidar heveslileriyle iktidar sahiplerinin buluştuğu bir podyumdur. Ödül, iktidarın, kendi iktidarını kuvvetlendirdiği bir araçtır. Ödüller sahici değildir. “Ödül Sistematiği” denen şeyden podyumu, ışıkları, jüriyi, ödülü takdim edeni, alkış seslerini, o kırıtışları, gazetelerdeki haberleri, duyuruları filan kaldırın, geriye ne kalır?" (19)

Sanatın özünün verilecek ödüllerle aranamayacağını söylüyor:

"Şairin ödülü sıkı şiir yazmak, yazabilmektir. Şairin ödülü; tüm baskılara rağmen özgür bakışını, imgeselliğinin biricikliğini kaybetmemektir. Derdi şudur şairin; töze nüfuz edebilmek, tözü imlemek…" (19)

2014'ün öne çıkan jüri üyeleri, 25 edebiyat ödülünde, birden fazla jüri üyeliği yapmış isimlerle değerlendirilmiş:

"Listenin başında 10 kere jüri üyeliği yapmış olan Doğan Hızlan yer alıyor. Hızlan’ı, 5 kere jüri üyeliği yapan Refik Durbaş ile 4 kere jüri üyeliği yapan Egemen Berköz, Enver Ercan, Eray Canberk, Handan İnci, Hilmi Yavuz ve Metin Celâl izliyor. 3 kere jüri üyeliği yapanlar Asuman Kafaoğlu Büke, Cemil Kavukçu, Faruk Şüyün, İnci Aral, Leyla Şahin, Müslim Çelik, Nursel Duruel, Selim İleri, Semih Gümüş, Turgay Fişekçi, Turhan Günay ve Cevat Çapan’dan oluşuyor. 2 kere jüri üyeliği yapanların listesi ise şöyle: Abdullah Uçman, Adnan Binyazar, Ahmet Telli, Ali Cengizkan, Buket Aşçı, Emin Özdemir, Erendiz Atasü, Feyza Hepçilingirler, İhsan Yılmaz, İlknur Özdemir, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Murat Gülsoy, Mustafa Öneş, Sennur Sezer, Sevin Okyay, Sinâ Akyol ve Metin Cengiz." (20)

Ödüllerin listesi de verilmiş:

"Altın Portakal Şiir Ödülü
Behçet Aysan Şiir Ödülü
Behçet Necatigil Şiir Ödülü
Cemal Süreya Şiir Ödülleri
Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü
Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü
Duygu Asena Roman Ödülü
Dünya Kitap Yılın En İyileri
Erdal Öz Edebiyat Ödülü
Everest İlk Roman Yarışması
GİO Ödülleri
Haldun Taner Öykü Ödülü
Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü
Metin Altıok Şiir Ödülü
Necati Cumalı Edebiyat Ödülü
Necip Fazıl Ödülleri
Orhan Kemal Roman Armağanı
Orhan Şaik Gökyay Şiir Ödülü
Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması
Sait Faik Hikâye Armağanı
Sedat Simavi Ödülleri
Selçuk Baran Öykü Ödülü
Tanpınar Edebiyat Ödülü
Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri
Yunus Nadi Ödülleri" (20)

....

Sanatlog yazarı Serkan Engin'in ödüllerle ilgili düşünceleri de bu alandaki sorunları yansıtıyor:

"Yıl 2005. Bir telefon konuşması: Hüseyin Alemdar: Serkan n’aber? Serkan Engin: İyiyim, sağol. Hüseyin Alemdar: Serkan, Enver Ercan’a selamımı söyle, senin şiirlerini Varlık’ta bassın. Serkan Engin: (Gülerek) Ya 'arkadaş yakinimdir' diyerek şiir mi bastırılır?"

"İlk bakışta Hüseyin Alemdar’ın yaklaşımı iyi niyetli olarak genç bir şaire destek gibi algılanabilir ama etik açıdan iğrençtir böyle selamla kelamla, torpille şiir yayımlatmak. Ne var ki onlar için doğal ve sıradandır bu durum."

"Oysa nitelikli şiir zaten geleceğe kalacak ve tarih herkesi doğru yere koyacaktır. Bırakın şiir ödülünüz olmasın, büyük yayınevleri şiir kitabınızı basmasın, namlı dergiler size yer vermesin… Günübirlik parsayı toplamak sizi geleceğe taşımaz, sadece geçici bir süre popüler yapar. Sonra şiir tarihinin çöplüğünü boylarsınız şiiriniz nitelikli değilse ve ancak okurun özdeşlik kurabileceği ya da okura empati kurduran şiirler geleceğe kalır." (21)

Değersizliğini kanıtlayacak bir şiirin basılması bile küçük bir sevinç olabilir mi?

....

Sanat ve edebiyat tartışmaları kuşkusuz farklı çevrelerde, zamanlarda, boyutlarda, düzlemlerde, düzeylerde yapılabilir, yapılmalıdır.

Sanırım yol gösterici temel ilke, insana, bilime, sanata ve inanca saygı olmalıdır.

Henüz yerini bulamamış ve şimdilik "uzun açıklama" başlığıyla not almış olduğum şu söz, bakışımı özetliyor:

"Uzaklarda bir ateş yanıyordu. Herkes biliyordu ki günün birinde sönecekti. Yine de o kaçınılmaz sona dek onun içlerini ısıtmasını, çiçeklerin güzelliğini yumuşak bir ışıkla boyamasını istiyorlar, bu küçük sevinçlerde büyük mutluluklar buluyorlardı." (22)

Mutluluğu paylaşmanın en iyi ve en güzel yolları nasıl bulunabilir?

....

Karşılaştırmalı yaşamlar sürdüğümüz bugünün dünyasında, hiç değilse sanatın ve edebiyatın çağının ilerisinde kurallarla yönetilmesini sağlayabilir miyiz?



2. Van Gogh Alive, http://www.cermodern.org/contents/show/79/van-gogh-/-alive.html

3. Vincent van Gogh, http://tr.wikipedia.org/wiki/Vincent_van_Gogh

4. Paul Gauguin, http://tr.wikipedia.org/wiki/Paul_Gauguin



7. Ahmet Topal, Karşılaştırmalı reklam dönemi, http://www.sabah.com.tr/ekonomi/2015/01/03/karsilastirmali-reklam-donemi

8. Karşılaştırmalı Yaşam Kalitesi Göstergeleri, http://www.yalova.gov.tr/default_B0.aspx?content=1072

9. Sevda Akar, Türkiye'de Daha İyi Yaşam Endeksi: OECD Ülkeleri ile Karşılaştırma, http://www.jlecon.com/Makaleler/880778669_s.akar.pdf

10. Karşılaştırmalı Edebiyat, http://www.yeditepe.edu.tr/lisansustu/karsilastirmali-edebiyat

11. Doğan Çilesiz, Paris ve Marsilya’nın Karşılaştırmalı Yaşam Tarzları İllüstrasyonu, http://www.grafikerler.org/portal/paris-ve-marsilyanin-karsilastirmali-yasam-tarzlari-illustrasyonu.html

12. Sevilay Atlama, Ceyda Özsoy, Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği: Türkiye’nin Karşılaştırmalı Analizi, http://www.academia.edu/773500/E%C4%9Fitimde_Toplumsal_Cinsiyet_E%C5%9Fitsizli%C4%9Fi_T%C3%BCrkiyenin_Kar%C5%9F%C4%B1la%C5%9Ft%C4%B1rmal%C4%B1_Bir_Analizi

13. Doğan Hızlan, http://tr.wikipedia.org/wiki/Do%C4%9Fan_H%C4%B1zlan

14. Banu Uzpeder, Edebiyat... Müzik ve Annem: Doğan Hızlan’ın hayatı bu üç kelimede saklı, http://www.yaslilikrehberi.org/roeportaj-listesi/edebiyat-muezik-ve-annem-do%C4%9Fan-h%C4%B1zlan%E2%80%99%C4%B1n-hayat%C4%B1-bu-ue%C3%A7-kelimede-sakl%C4%B1.aspx

15. Zafer Yalçınpınar, http://zaferyalcinpinar.com


17. Zafer Yalçınpınar, Yeni Sinsiyet, http://yenisinsiyet.evvel.org/

18. Sait Faik Odaklı Bilişsel Haritalama, http://saitfaikmuzesi.org/sait-faik-odakli-bilissel-haritalama/

19. Zafer Yalçınpınar, Oligarşik Dehşetin Sürekliliği: “Damperli Ödül Furyası’nın Yeni İstatistikleri”, http://evvel.org/oligarsik-dehsetin-surekliligi-damperli-odul-furyasinin-yeni-istatistikleri

20. 2014’ün öne çıkan jüri üyeleri, http://koltukname.com/2015/01/07/2014un-one-cikan-juri-uyeleri/

21. Serkan Engin, Köpekleşen Şairlerin Anatomisi, http://www.sanatlog.com/sanat/kopeklesen-sairlerin-anatomisi/

6 Nisan 2019 Cumartesi

Kadın Ölmeli mi?


Jin yaşam demektir. Aynı zamanda kadın. Kadın ve yaşamın aynı sözcükte buluşması bir rastlantı olmayabilir. Çünkü kadın bir başka yaşama can verebilir, bu gücü içinde taşır. Bu topraklarda bir zamanlar adı bile anılmayan bir halkın dilinin, acılarını ve sevinçlerini anlatmayı sürdürmesi bir rastlantı mıdır? Kuşkusuz değil. Çünkü dil de yaşamdır. Halklar düşündükçe, konuştukça, yazdıkça yaşar, gelişir, ölümsüzleşir. Dilleri yaşamlarını besler, varlıklarını korur. Kadın kendi dilini konuşup yaşattıkça dünyasının çocuklarında da yaşamasını sağlar. Bir umut, kendi içinde ve kendinden sonrakilerde hep kalır. Adı anılmayan halkın yok sayılan dili bazen bir dere, bazen coşkulu bir ırmak gibi hep akar. Öykülerde, romanlarda, filmlerde yaşar. Güçlenir.

Jin, Reha Erdem'in yazdığı ve yönettiği 2013 yapımı filmin adı. (1) Oyuncular Deniz Hasgüler, Onur Ünsal ve Yıldırım Şimşek. Yönetmenin kısa özgeçmişinde İstanbul doğumlu olduğu, çalışmalarına Boğaziçi Üniversitesi'nde tarih okuyarak başladığı, Paris 8 Üniversitesi sinema bölümünü bitirdiği, plastik sanatlarda yüksek lisans yaptığı, son iki filminin Türk-Fransız-Alman ortak yapımı Jin (2012) ve Şarkı Söyleyen Kadınlar (2013) olduğu, biri dışında tüm filmlerinin senaryosunu kendisinin yazdığı belirtiliyor. Jin 2012 yapımı mı, 2013 yapımı mı, yoksa ilki yapım ikincisi vizyon tarihi mi? Belleğe güven olmadığı gibi, İnternet'e de güven olmuyor. Filmin ve yönetmenin bilgilerinde verilen tarihler farklı. Filmleri Şarkı Söyleyen Kadınlar (2013), Jin (2013), Kosmos (2010), Hayat var (2008), Beş vakit (2006), Korkuyorum Anne (2004), Deniz türküsü (Kısa film, 2001), Kaç para kaç (1999) ve A ay (1988) olarak listeleniyor.

Filmin konusu şöyle özetlenmiş:

"Henüz 17 yaşlarında bir genç olan Jin, yaşama tutunmak için tüm yolları zorlayan ve bunun için karanlık ormanları cesurca aşmaya çalışan bir nev-i ‘Kırmızı Başlıklı Kız’dır. Bilinmeyen bir nedenle, üyesi olduğu örgütten kaçıp, uzaklaşır. Hem silahlı örgüt mensuplarından hem de güvenlik kuvvetlerinden gizlenerek hayatta kalmaya çalışır. Şimdi benliği hayal kırıklıklarıyla örülüdür. Kendisini sığındığı ormana ve doğaya adar. Dağlarda, tepelerde yalnız başına günler ve geceler geçirir. Patlayan bombalar, çatışmalar, tedirgin geçen günlerin ardından, sivil kıyafetler bulup kente inse de, hayat onun için insanlar arasında hiç kolay olmayacaktır. Tüm bu süreçte yaşadıkları ona hayvanların, doğanın en yakın dostu olduğunu gösterecektir..." (2)

....

Bu filmi kimin için yaptınız?”

Kendisini Kürt olarak tanıtan bir erkek, 63. Berlin Film Festivali'nde Reha Erdem'in Jin Filmini izledikten sonra yönetmenle yapılan soru cevap etkinliğinde bu soruyu sormuş. Filmle ilgili bir yazı böyle başlıyor. Jin için, büyükannesini ziyaret etmek isteyen kırmızı başlıklı kızın hikayesi deniyor. Jin'in Kürtçede hayat veya kadın anlamına geldiği, iki anlamı birbirinden ayıranın i harfi üzerindeki inceltme işareti olduğu söyleniyor. Ardından filmin öyküsü ve yorumlar aktarılıyor.

"Filmin başında 17 yaşındaki Jin, gerilla grubunu terk ediyor ve izleyici bu kararın nedeni üzerine sadece tahminlerde bulunabiliyor. Jin'in yolculuğu sırasında karşılaştığı insanlarla diyaloglarından, İzmir'deki büyükannesini ziyaret etmek istediğini anlıyoruz. Ancak elinde kimliği olmayan Jin'in dağdaki gerilla aktivitelerini saklamak için bunu bir bahane olarak mı anlattığı kesinleşemiyor."

"Reha Erdem 'Jin' filminin konusunu seçmekle büyük bir cesaret göstermiştir. Filmin gösteriminden sonra gerçekleşen soru-cevap sürecinde de filminde her iki tarafta bir sürü ölüme yol açmış ve hala da ölümlere sebep olan bir çatışma ile ilgili bir masal anlatmak istediğini de vurguladı. Kazdağları'nın yemyeşil ormanları ve pınarları, Mersin Dağları'nın muazzam görüntüleri ve Jin'e yoldaşlık eden hayvanlar bu masala uyan bir görüntü veriyor. Bu hikaye, büyükannesini ziyaret etmek isteyen kırmızı başlıklı kızın hikayesidir." (3)

....

"Atilla Dorsay ile Usta Yönetmenler” etkinliğine konuşmacı olarak katılan Reha Erdem, 'Kosmos ' adlı filminin gösteriminden sonra yapılan söyleşide Jin'den sonra genel sessizliğini bozarak konuşmak Zorunda Kaldığını, filminin sinemadan çok politik anlamda konuşulduğunu söylemiş.

Sakıp Sabancı Müzesi'nin film gösterimleri ve panellerden oluşan bu etkinlik dizisinin ilki, 29 Ocak Çarşamba akşamı gerçekleşmiş. Film gösteriminin ardından gerçekleşen panelde Reha Erdem sinemaya nasıl başladığından, gerçekçilik akımına getirdiği eleştirilerden, Jin filmi üzerine gerçekleşen politik tartışma ortamından, savaş karşıtı filmlerin sıkıntılarından, sinemadaki gerçeklik algısından ve Yeni Türk Sineması'ndan söz etmiş.

"Konuşarak anlatabilsem zaten film yapmazdım. Yönetmenler genel olarak filmleri hakkında konuşunca ya prospektüs gibi oluyor ve filmin yanında yalan yanlış duruyor ya da bir takım sözler aforizma gibi çıkıyor ve hep onlar kalıyor, Bunların çok rahatsız edici olduğunu düşünüyorum yoksa bu konuşmak/konuşmamak kendini saklamak gibi bir şey değil."

"Yeni Dalga tek başına bir şey değil, ben zaten bir takım akımlar adlandırıp elmalarla armutları aynı kefeye koymaktan hoşlanmıyorum. Godard ile Truffaut'yu hiçbir zaman yanyana hissetmedim, Herkes ayrı ve o farklılıklar beni çekiyor. Kategorize etmek indirgemeci oluyor."

"Yeni Türk Sineması anlamlı da olsa, o bile karıştı artık, bize (Nuri, Zeki gibi arkadaşlarım) hala yeni diyorlar, bir yandan yepyeni sinemacılar çıkıyor. Kim yeni kim eski karıştı."

"Sinema okuyan genç arkadaşlarıma da hep şunu söylüyorum; en şahane şey çok fazla film seyredip sinemanın o şahane geçmişini bilip sonra yelkenleri doldurup öyle gitmek."

Başarı bir sanat kriteri değil, ... Mesela burada bir sanatçı var; Anish Kapoor, bence bu yılın en şahane kültürel olayıydı, görmediyseniz mutlaka görün, ne yazık ki fazla yazılıp çizilmedi. Yurtdışındaki arkadaşlarımsa filmlerimden öte bana hep Kapoor'u sordular.

"Ses zaten sinemanın yarısı, kullanmıyor olmak eksiklik. Bundan bir anlam yaratma imkanımız varken, sinemayı sadece basit bir hikaye anlatımına indirgemek sinemanın imkanları açısından küçültücü bir şey. Müzik sanatların en üstü, keşke müzik yapabilseydim de filmle filan çok uğraşmasaydım. Müzik bambaşka, orada akıyor/akmıyor da yok, kodlaması çok daha zor."

"Filmlerim üzerine anlatılacak, saklı hiçbir şey yok, her şey olduğu ve göründüğü kadar, ben öyle filmleri seviyorum. Açık filmler bunlar, neresinden girerseniz girin, yarısında izlemeyin fark etmez, tamamen açık. Zorluk ise hep belli algılarımızın olmasıyla alakalı. Son filmim Şarkı Söyleyen Kadınlar için de soruldu 'geyik neyi simgeliyor?' o geyik sadece bir geyik."

"Kosmos da o anlamda çok basit; bir tane adam; ister meczup diyin ister demeyin, 'çalışmak istemiyorum, aşk istiyorum' diyor; bundan daha basit bir şey yok. O benim kahramanım, keşke öyle olabilseydim. Ne yazık ki hayat bize o imkanı vermiyor. Kosmos biriktirmeyen bir insan, parçaları topluyor ama tutmuyor."

"Beş Vakit'ten örnek vereyim: Güneş tutulması oldu çekimde, zaten zamanını biliyorduk ama çekilmesi imkansız bir şeydi bizim için. Hiç beklenmedik bir mevsimde, tam o an bulutlar geldi ve çekilme imkanı oldu, bulutlar filtre yaptı. Anında bütün programı değiştirip tutulmayı çektik ve sonra çekime göre filmi seyredip tutulmayı senaryonun içine soktuk."

"Aslında zamanla ilgili bir meselem var. Bu dünyanın bize empoze ettiği, fonksiyonel para kazanma zamanını, bütün hayatımızı etkileyen zamanı kastediyorum; kaçamaklarımızı, tembelliklerimizi bile iş saatlerimize göre düzenliyoruz. Doğa ise benim için bu zamanın tam tersini öneriyor; hepimize empoze edilenin dışında yürüdüğümüz bir zamanı."

"Yeni bir dijital devrin içindeyiz, müthiş bir çağdayız, çok heyecan veriyor aslında bu bana. Bu çağın çocukları artık teknolojiyi protest haliyle yaşıyorlar. Gezi'ye dair en umut verici taraf da buydu bence, isyan meselesinden öte tabi; yeni teknolojinin insanla birleşmesi umudu."

Doğa derken hepimiz gidelim kırlara yatalım, şehirleri terk edelim demiyorum, kırları buraya getirelim, burayı kır yapalım.

Filmlerin bir kısmına 'hiç hayattanmış gibi değil' deniyor. Halbuki hayat başka, sinema başka. Sinemadaki kuş, sinemadaki kuş, yani filmin kuşu, öyle bir kuş hayatta yok. O nedenle her şey fantastik, gerçekçi gibi geçinenler daha büyük yalan söylüyor. Sinemada gerçekçiliğin sonu pornografidir."

Jin sinemadan çok politik anlamda konuşuldu. Bu 30 yıllık savaşta kaç bin tane hayvan öldü bilemiyoruz. Onu bırakın, birçok yerde iklim değişti, ormanlar yakıldı, dağlar delindi. Savaş sadece hayvanları öldürmedi; bizim terminolojimizi değiştirdi. Bu ülkedeki şiddet hala bu savaşın izlerinden geliyor bence. Binlerce kilometre uzağında da olsa savaş olan bir ülkede evlerde de barış olmuyor.“

"Açıkçası savaş karşıtı filmlerin çoğunun tamamen savaş fetişizmi yapan, içinde silah olan ve lanet de etse silahları özendiren filmler olduğunu düşünüyorum."

"Jin filminde de en çok onu tartıştık; filmden hoşlanmayan Kürt arkadaşlar haklı olarak 'bizi niye bir çürük elmayla anlattın?' diye eleştirdiler. Tabii ki bu bir gerilla belgeseli değil ama gerilla da zaten zaafları olan bir insan." (4)

....


Fatih Özgüven ise Berlin Bilançosu adlı yazısında şöyle diyor:

"Uzun uzun filmin güncel politik arka planını söz konusu etmek, filmdeki küçük Kürt kızının 'dağa çıktığını mı yoksa dağdan indiğini mi' düşünmek, 'neden' diye sormak mümkün. Şöyle ya da böyle, 'Jin' Reha Erdem'in vahşi ve esrarengiz bir dünyayla baş başa kalmış küçük kızlar dizisinin günümüz Türkiyesi bağlamındaki en açık sözlü filmi." (5)

Bir başka yazısındaysa Erdem'in sinemasıyla ilgili değerlendirmelerden söz ediyor:

" '5 Vakit'ten, 'Hayat Var'dan acılarla sıçrayıp 'Kosmos'a ikna olmanın sevinciyle 'Jin'e bile hoşgörü sayfası açtınız. Erksan'dan bu yana ortalıkta "Böyle bir sinema yok" diye 'A Ay'ı önemseme gerekliliğinden zaten yorgunsunuz. Arada 'Korkuyorum Anne'yi sevmiş fakat nereye koyacağınızı bilememişsinizdir. Gerek var mı bu acılara? Var, diyenler şunu diyor: Reha Erdem, birkaç başka yönetmenle birlikte Türkiye'de 'şahsi sinema' yapmaya çalışan bir yönetmendir. Yok, diyenler şöyle diyor: Şahsi sinemadan anladığımız kafası karşık hikaye midir?" (6)

....

Reha Erdem'in 1989 yapımı 'A Ay' filmi (7), Osman Akyol'un Sanatlog'daki 'Türk Sinemasında Sanat Filmleri' yazısında verdiği listede ilk sırada yer almış. (8)

....

Son nokta konduğunda sanat yapıtı yaratıcısından ayrılır, tüm insanlara ulaşabilecek bir yolculuğa çıkar. Zamanın gücüyle sınanır. Jin, özellikle doğa görüntüleri nedeniyle ilgiyle izlediğim bir film oldu. Bir filmle ilgili güncel tartışmalar da çok önemli olmayabilir, politika ve savaş geçicidir, ulaşılan özgürlük ve barış ise kalıcı. Ama takıldığım bir nokta var.

Kadın ölmeli mi?

Bilimde, teknolojide, anlatım ve iletişim olanaklarında yaşanan tüm gelişmelere karşın sanatın yalınlığı en önemli güç olmayı sürdürüyor. Yaşamın karmaşasını, insanların bitmeyen telaşını, gözleri kör kulakları sağır eden büyük gürültüyü bir anda kesiyor. Karşısındakini sessizliğin içine sinmiş yeni anlamlar arayan başka bir dünyayla baş başa bırakıyor.

Jin'de de orman, dağ, toprak, hayvan görüntüleri filmin temel gücünü oluşturuyor. Doğanın sakinliğinin yanında insanın öfkesinin anlamsızlığını sessiz bir tokat gibi vuruyor. Küçücük bir kız içinde bırakıldığı dünyada acımasız vahşilerin arasında ürkek bir kuş gibi usulca yürüyüp uçmaya çalışarak bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Her an yok olabilecek bir yaşamın acısını sürekli hissettiriyor. Güncel koşullarda Reha Erdem bu acılı denklemi yeterince inceleyip daha net bir yorumla bakmadığı için eleştirilebilir. Bu eleştiri haklı olsa bile filmin değerini, fırtına dindiğinde yerleşeceği yeri etkilemez.

Yaşam ışık ve umuttur, ölüm karanlık ve umutsuzluk.

Sanatta incecik, küçücük de olsa bir parlaklık, tünelin ucunda bir beyazlık görünmelidir.

Jin ölmeli mi? Ölürse tüm yaşadıkları, katlandığı tüm zorluklar, çektiği acılar boşa mı gitmiş olacak? Tüm güzellikler onunla birlikte toprağa mı gömülecek?

Jin yaşamalı mı? Yaşarsa boş bir umut mu olacak? İçinden çıkamadığı bir çaresizlikten bir başkasına dönecek? Hep çektiği acıların, yitirdiği dostların karanlığına mı katlanmak zorunda olacak? Yoksa güçlenip yeniden doğarak ışığa ulaşabilecek mi?

Jin hem kadın, hem yaşamdır. Jin ölmeli mi? Yaşamalı mı?

....

Zor günler yaşıyoruz. Ölümle savaşmadan yaşam olmaz. Güzelliklere ulaşabilmek için önce ayakta kalmak, sabırlı olmak, sessizce güçlenmek, yaşama dört elle sarılıp onu kucaklayabilmek gerekir.

Kadın yaşamdır. Ona ölüm geçicidir. Ölüme inat canlar verebilir. Yeniden doğar ölümlerde. İçinde beslediği yaşamın özü başka bedenlere geçmeden düşüp toprağa karışırsa büyük bir acı duyar. "Yaşama can katmadan ölmeyin" diye haykırmayı sürdürür.




3. Fadime B. Acıbadem,Jin: Cevapları Sorgulamak, http://www.bianet.org/bianet/diger/145062-jin-cevaplari-sorgulamak

4. Pınar ÇALIŞKAN, Reha Erdem: Jin'den Sonra Konuşmak Zorunda Kaldım,




8. Osman Akyol, Türk Sinemasında Sanat Filmleri, http://www.sanatlog.com/sanat/turk-sinemasinda-sanat-filmleri/