savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2019 Cumartesi

Savaşın Çığlıkları


Uzaklardan gelen inleme seslerini duyuyor musunuz?

Savaşın çığlıklarını duyabilenler zaten duyuyor. Kulakları sağır olurcasına, yürekleri parçalanırcasına, tüm bedenleri yiten her canla biraz daha soğurcasına, yaralanıyor, tükeniyor, yaşarken ölümle doluyorlar.

Peki duymayanlar? Ölümleri hiç görmeyenler, ya da görseler de bu durumu ne zaman ve nasıl tanımlandığını bilmedikleri "düşman" öbeklerinden kurtulmak için zorunlu bulanlar?

Savaşı gerçek değil tıka basa hamaset doldurulmuş bir ucuz kahramanlık filmi gibi izleyenler?

Onlara savaşın acılarını duyurmanın bir yolu var mıdır?

Ölenlerin gerçek insanlar olduğunu, her birinin yıkılmış anneleri, babaları, kardeşleri, eşleri, çocukları, dostları, sevdikleri ve sevenleri olduğunu haykırmanın? Bir ölümün binlerce acı yarattığını, bir yaranın binlerce başka yara açtığını anlatmanın?

Romanlarda sayfalar arasına sıkışarak ölü bedenleri yüzlerce yıldır kemiren kurtlar bu dehşeti anlatabilir mi?

Öyküler insana insanlığını duyuracak çığlıklar atabilir mi? İnsan kalan tüm insanlara ulaşabilir, ölüme karşı yaşama sahip çıkabilir, bugünü ve geleceği savunabilir mi? (1)

....

2014, Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasının yüzüncü yılıydı. Konuyla ilgili epey yeni yayın çıktı. Roman Kahramanları dergisinin Ekim/Aralık 2014 sayısında da bu konuda özel bir bölüm yer aldı. (2)

Mehmet Emin Özcan'ın editörlüğünü yaptığı dosya, editörün Fransız romancı Sebastien Japrisot'un "Nişanlıların Uzun Süren Bir Pazar Günü" adlı romanını incelediği "Savaş: Uzun Süren Bir Pazar" yazısıyla başlıyor. Romanı Fransız yönetmen Jean-Pierre Jeunet senaryolaştırarak 2004'te beyaz perdeye aktarmış, film aynı yıl Türkiye'de de "Kayıp Nişanlı" adıyla gösterime girmiş.

Savaşı konu alan bir sanat yapıtı ölümün karanlığını mı anlatmalıdır, en dayanılmaz koşullarda bile yaşama sızan incecik bir umut ışığının mutlaka bulunacağını mı?

....

Ayten Er, "Bir 1. Dünya Savaşı Destanı: Jean Giono'dan Büyük Sürü" başlıklı yazısında savaşın gerçekliğiyle ilgili alıntılar yapmış:

"Savaş aleyhine konuştuğumda, dumanı tüten dehşetler hemen dudaklarımın ucuna geliyordu. Ölülerin kokusunu duyumsuyordum. Deşilmiş karınları gösteriyordum. Konuştuğum odayı, gözleri kuşlar tarafından oyulmuş çamurlu fantomlarla dolduruyordum. Kokan dostlarım, benimkiler ve beni dinleyenlerinkiler gözümün önüne geliyordu. Yaralılar dizlerimin dibinde ölüyorlardı."

"Askerler, sürü sürü toplar, yolların ortasında koyunlar gibi giderler. Muşambalı adamlar, koyunlar gibi toplanmış adamlar."

" 'Mezbahaya!" diyor Lapoule..."

"Kal burda, yanımda kal, artık gitme. Elimi tut bırakma elimi. Kal burda, yapayalnız korkuyorum. (...) Ölüyorum! Ne yaptım ki, günahım ne ki yapayalnız ölüyorum? Hayvanlar gibi. Yapayalnız.. Yerde (...)"

Giono'nun kişileştirme sanatını kullanarak bu ilk endüstriyel savaşın insanı ve doğayı nasıl yok ettiğini daha bir görünür kıldığını, doğanın da insan gibi savaşta acı çektiğini, mitralyözlerin demir tırnaklarıyla böğrünü parçaladığını, toprağın inlediğini gösterdiğini söylemiş.

"Sisin ötesinde, arabaların altında toprak durmamacasına boğuk boğuk inliyor, dalgalı denizler gibi uğulduyordu. (...) Derenin öte yanında iliklerine dek parçalanmış memleket, dümdüz uzanıyordu. (...) İnsansız ve ağaçsız. Top mermileri tarlaları oyuyordu."

"Ölüler kımıldıyorlardı. Kokmuş etlerin serinliğinde sinirler geriliyor ve şafağın içinde ağır ağır bir kol kalkıyordu. (...) Dünya etle, kanla fazla şişmanlamıştı."

Roman boyunca üzerinde ısrarla durulan görme, koklama ve işitme duyularının okuru savaşın içine çektiğini, insan mezbahası betimlemesiyle insanların nasıl değersizleştirilip nesnelere dönüştürüldüğüne vurgu yapıldığını belirtmiş.

....

Çağrı Eroğlu, Fransız yazar Alice Ferney'in başkişisi bir köpek olan 2003 tarihli "Savaşta" romanını konu alan "Prensin Yolculuğu" başlıklı yazısında bir ışık göstermiş:

"Yılmayan bir yürekle hiçbir şey imkansız değildir; köpek Prens, tüm duyuları uyarılmış olarak, içindeki sevginin sesini dinliyordu."

....

Geçen yüzyıl savaşlarıyla ilgili yazılar, araştırmalar, romanlar tüm dünyada herkesçe okunsa; 21. yüzyılın savaşları bu kadar kolay sürdürülebilir mi?

Yazılanlar savaşın karanlığını anlatırsa barışın değeri anlaşılır, insan kalan herkes yaşamı savunmak için birleşebilir mi?

Yazılanlar en ağır koşullarda bile yaşamın akmak için bir yol bulabildiğini anlatırsa barışın kazanacağına inanç artar, yine barış için birleşilebilir mi?

Yazılanların yanına sinema, tiyatro, resim, heykel, bilinen ve bilinmeyen çağdaş sanatlar eklenip yapıtlarını ve tüm güçlerini ortaya koysalar barışın ağırlığı artar, savaşın korkunç çığlıkları kesilip ölümcül saldırıları son bulur mu?

Sanat yaşamın neresinde durabilir? Hangi yollardan geçerek hem geleceği, hem bugünü kucaklayabilir?

Gerçek, sanatın yanında mıdır? Sanat, gerçeğin yanında kalabilir mi? Düşler ne zaman gerçekten daha etkili olur? Yalnızca insanları değil, insanlığı kucaklamanın bir yolu var mıdır?

....

Mehmet Emin Özcan "Savaş: Uzun Süren Bir Pazar" başlıklı yazısında Fransız romancı Sebastien Japrisot'un "Nişanlıların Uzun Süren Bir Pazar Günü" adlı romanını incelemiş. Romanı Fransız yönetmen Jean-Pierre Jeunet (3) senaryolaştırarak 2004'te beyaz perdeye aktarmış, film aynı yıl Türkiye'de de ""Un long dimanche de fiançailles" (Kayıp Nişanlı)" (4) adıyla gösterime girmiş. Film için verilen özet şöyle:

"1. Dünya Savaşı sona ermekteyken, Mathilde isimli genç bir Fransız kadının en büyük savaşı başlamak üzeredir. Mathilde, nişanlısı Manech’in savaş mahkemesinde hüküm giyerek Fransa-Almanya ordularının arasında kalan tarafsız bölgeye gönderilen beş adamdan biri olduğunu ve bunun neredeyse ölüm demek olduğunu duymuştur. Manech’ini sonsuza dek kaybettiğini kabullenmek istemeyen Mathilde, sevgilisinin yazgısını öğrenmek için olağanüstü bir yolculuğa koyulur. Her dönemeçte Manech’in bu son günleri, bu son anları nasıl geçirdiğine dair farklı yorumlar duyar. Yine de asla yılmaz... İnatla sürdürdüğü neşeli tavırları ve umudunun güçlendirdiği şaşmaz inançla, soruşturmasını sonuna kadar götürürken kendisine yardım edenleri ikna, etmeyenleri de gözardı eder. Beş talihsiz asker ve aldıkları vahşet dolu ceza hakkındaki gerçeğe yaklaşırken, savaşın dehşetine ve hayatlarını etkilediği insanlarda bıraktığı izlere de yakından tanık olur." (5)

Mehmet Emin Özcan, Birinci Dünya Savaşı sırasındaki seferberlikte askere alınan beş kişinin öyküsünü şöyle özetlemiş:

"Savaştan kurtulmak amacıyla kendilerini yaraladıkları için savaş mahkemesi tarafından ölüme mahkum edilen bu beş asker Fransız ve Alman siperleri arasındaki 'insansız bölgeye' atılırlar. Buradan yalnızca iki kişi kurtulacak, ancak kurtulan iki kişi de kimlik değiştirdiği için, beşinin de ölmüş olduğu rapor edilecektir. Romanda anlatım insansız bölgeye atılan askerler arasındaki 17 yaşındaki Manech'in öyküsüne odaklanmış görünür."

"Ancak esas odaklanma, onun öldüğüne inanmayan ve araştırmaya koyulup sonunda ona ulaşan sevgilisi Mathilde üzerindedir."

"Öykü boyunca birbirlerine kavuşmanın yollarını deneyen bu iki roman kahramanı sonunda bir tek kimlik içinde erirler."

"Romanda 'arayış' ve 'savaş' temaları ile 'nişanlılık' birleşir ve metindeki bütün anlamsal parça ve bütünlükleri birbirine bağlar."

Japrisot'nun romanındaki ana kişileri hiçbir portre çizimine, kişilik betimlemesine girişmeden, iç dünyalarının doğrudan çözümlemelerini sunmadan nasıl anlatının odağına yerleştirdiği sorusuyla ilgili örnekler vermiş:

"Roman savaştan kurtulmak için kendilerini yaralamış beş askerin tanıtılmasıyla başlar ve bu beş askerin simgesel mezarları için yazılmış bir yazıtla biter."

"Romanın masal biçiminde başlaması bir yandan düş dünyasının hoş zararsızlığı ile gerçek savaşın dehşetini ve korkusunu zıtlaştırır, öte yandan aynı cümle bu düşsellik-gerçeklik arasında sert bir geçişi belirler."

Anlatının sonunda savaşan askerlerin belirsiz varoluşunun iğreti bir mezar yazısıyla vurgulandığını belirtmiş:

"Beş Fransız askeri yatıyor burada, ayaklarında postallarıyla, öldüler, rüzgarın peşinden giderken; yer: güllerin solduğu yer; tarih: çok uzun zaman önce."

Anlatının kişileri, konusu, yeri ve anlatı zamanı ortaya çıktıktan sonra anlam eksenlerinin de belirginleşmeye başlayarak savaş ve barış üzerine kurulduğunu söylemiş:

"Bir yandan askerlerin vahşice iki siper arasında terkedilmeleri, onların ne zaman geleceği belli olmayan ölümle baş başa bırakılması savaş yönünü gösterir. Diğer yandan bu sırada kaybolan askerle simgelenen kayıp insanlık, kötürüm bir genç kızın saflık arayışıyla barışı simgeler."

"Bu arayışın en büyük itici gücü Mathilde'in Minech'e duyduğu aşktır."

"Çocukluk yıllarının anılarını taşıyan her iki anlatı kişisi bu çocuksuluklarını hiç yitirmemişlerdir."

"İki roman kahramanı hafıza ile unutuş konularını tarihin ve zaman algısının, dolayısıyla insanın bireysel ve sosyal varoluşunun temeline yerleştirir."

"Mathilde ile Manech kirlenmemiş çocuksuluğu, kirliliğe yol açan eril şiddetin karşısına koyar. Bu nedenle iki kahramanın eril-dişil ayrımını zihinsel düzlemde yok ettiğini de gözlemleriz."

Japrisot'nun iki kahramanının Birinci Dünya savaşı'nı temel almakla birlikte aslında kavram olarak savaşı, yok etmeye yönelten ilkel dürtüyü hedef aldığını belirtmiş.

....


Acı denizi kabarıyor, yükseliyor. Acılar büyüyor.

Acı.

1804'te ne olduğunu biliyor musunuz? Peki 9 Ağustos 2015'te?

1804 dünya nüfusunun 1 milyara ulaştığı yıldır. 2015 yılında belirtilen tarihte saat 6:31'de ise dünya nüfusu 7,358,664,203 olmuştur. Dünya nüfusunun bu yazıyı bitirdiğinizde ya da aklınıza gelen herhangi bir anda ne kadar olduğuna bakabilirsiniz. (6)

Dünyanın dört bir yanına dağılmış, zenginleştikçe ve teknolojiyle ilişkileri arttıkça birbirine daha çok bağlanan, kimi çağının ötesinde yaşarken bir bölümü de insanlığın ilk dönemlerinde kalmış, 7 milyardan 8 milyara doğru hızla çoğalan bunca insan. Kıtalar arasında, ülkeler arasında, sınıflar arasında, katmanlar arasında, devletler arasında, kurumlar arasında, şirketler arasında inanılmaz farklılıklar.

Doğaya karşı güçlendikçe birbirine acımasızlaşan insan. Gücü arttıkça doğaya meydan okuyan, ondan kopan bir yabancı.

İnsan kendisi yarattığı bu yeni acıları dindirmenin, yaşamanın sonu gelmez savaşlarla değil, asla geri dönüşü olmayacak, tüm insanları, canlıları, doğayı kaplayacak kalıcı bir barışla sürmesini sağlamanın bir yolu var mıdır?

Dünya üzerindeki her bir kişi, dünyanın 7 küsur milyarda biridir. Bu değer bilimsel olarak 1.35894 e- 10 biçiminde gösterilir. Pratik olarak SIFIRdır.

İnançları, görüşleri, dayanakları, bakışları ne olursa olsun.

Dünyada bu kadar az yer kaplayan kişiler, bir insanı öldürecek, kendilerini ve yüzlerce insanı havaya uçuracak, binlerce insanı savaşa gönderecek, milyonları yerinden sürecek, milyarları tehlikeye atacak kararları alırken haklı olabilirler mi?

Üstelik şu anda neredeyse sıfır olan oranın, günün birinde şu an yaşayan herkes için yokluğa eşitleneceğini, er ya da geç dünyayı bırakıp gideceğimizi bilirken.
....

Dünya nüfusunun kilometre taşları:

7 milyar: 2011
6 milyar: 1999
5 milyar: 1987
4 milyar: 1974
3 milyar: 1960
2 milyar: 1927
1 milyar: 1804

Twitter'da ilk mesajı 21 Mart 2006'da Twitter'ın yaratıcısı Jack Dorsey göndermiş.

Gönderilen mesaj sayısı ancak üç yıldan sonra, 2009 Haziran ayının sonunda bir milyara ulaşmış.

Bugün iki günden az bir sürede bir milyar Twitter mesajı gönderiliyormuş.

Niçin bu kadar çok mesaj gönderiyoruz?

Düşüncelerimizi iletmek, bilgiyi paylaşmak için mi, rahatlamak, iyi zaman geçirmek, dünyayı anlamanın (ya da başkalarını, geçmişi, geleceği, insan etkinliklerinin ayrıntılarını anlamanın) yeni yollarını bulmak için mi, yaşadığımızı hissetmek için mi, er ya da geç öleceğimizi unutmak için mi?

Yoksa bu, hayatta kalmak için solumanın yalnızca yeni bir yolu mu? Uzay, doğa ve insanlık kavramlarımızın doğruluğuna güveniyor muyuz? Dünyanın artık, küresel olarak bağlanmış dev tüketim merkezleriyle, bir tür Nuh'un Gemisi'ne benzediğini görebiliyor muyuz?

Hayata inanıyor ve doğaya saygı duyuyor muyuz? İnsanlık sınırları içinde yaşayabilir miyiz?

Yoksa kaçınılmaz sonu unutmak ve kendimizi kötülükten uzak tutmak için başka inançlara mı ihtiyaç duyuyoruz?

Bugünün karmaşık ve vahşi dünyasının koyu sisinde insanlığın sınırları tümüyle gözden kaybolursa ne olur?

....

Hepimiz insan türünün aynı öyküsünü anlatıyoruz. Baktığımız yön, kim ve nerede olduğumuza bağlı olarak değişebilir.

Aristo, Balzac, Baudelaire, Byron, Dante, Dickens, Dostoyevski, Flaubert, Goethe, Gorki, Hugo, Hegel, Homeros, Machiavelli, Proust, Rousseau, Spengler, Steinbeck, Stendhal, Marx, Plato, Taine, Tolstoy, Zola, Voltaire, kim olursak olalım.

Söylediklerimiz, evrenin içinde gördüğümüz ve hissettiğimiz gibi söylenmiş, yaşamın tek bir öyküsüdür.

Bugün dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan pek çok yazar var. Çoğu küresel ağlarda okuyucuları ve diğer yazarlarla bağlantı içinde. Yalnızca yazarlar değil, milyarlarca insan yirmi birinci yüzyılın bu yeni çağında birbirine bağlı.

Bu yeni çağda mega kentlerin meydanlarının ve caddelerinin farklı anlamları mı var?

Dünyada hâlâ çok fazla acı olduğunu düşünüyor musunuz? İçeriden ve dışarıdan acının nasıl göründüğü hakkında bir fikriniz var mı? Değişik yerlerde, bu veya diğer yandan bakan kişilerce nasıl göründüğü. 17 Eylül 2011'de New York'ta Wall Street bölgesindeki Zuccotti Parkı'nda başlayan Occupy Wallstreet hareketini nasıl hatırlıyorsunuz? Ya 2011'de Hüsnü Mübarek'e karşı devrimin odağındaki Tahrir Meydanı'nı, Taksim Gezi Parkı Türkiye'sindeki ve bazı Brezilya kentlerindeki 2013 protestolarını?

Parklar farklı protestoları da konuk edebilirler. Hyde Park'ta yapılması planlanmış "Plaja hazırım" reklamlarının protestoları gibi. Yeni iletişim araçlarının yoğun kullanımı geniş bir alana yayılan protesto biçimlerinin ortak bir yanı olarak görülebilir.

Kitleleri hızla harekete geçirebilen bu tür çıkışlar, sosyal iletişimin ve çözüm arayışlarının yeni yollarıdır.

Uzun bir deneme yanılma döneminin sonrasında dünyanın değişik yerlerindeki meydanların yerini tek bir "küresel sanal meydan" mı alacak?

Gerçek insanların gerçek protestolara avatarlarıyla katılacakları, karar vericilere ve uygulayıcılara gerçek taleplerini söylemek için düşüncelerini ve isteklerini paylaşacakları bir meydan.

Yönetenlerin bu sessiz mesajları anlayabilecek yetenekte olduklarını (ya da olabileceklerini) düşünüyor musunuz?

....

Yaşadığınız topraklar dünyanın bu tarafından nasıl görünüyor, biliyor musunuz?

Dünyanın bu tarafında neler olduğunu görebiliyor musunuz?

Sizin için " dünyanın bu tarafı", nerede yaşadığınıza bağlıdır. Dünyanın farklı bölgeleri arasındaki bağlar çağımızda tarihte hiç olmadığı kadar güçlüdür.

Milyarlarca insan her şeyi görebilir. Başkalarının nasıl yaşadığını, neye inandıklarını, ne düşündüklerini, onlara nasıl baktıklarını görebilirler.

Başka yaşamların ayrıntılarını bilmek farklı kültürlerin anlaşılmasında yardımcı olabilir.

Ama kontrol edilemez bir öfkeyi de yükseltebilir, dünyanın diğer tarafıyla arada kabul edilemeyecek seviyede bir fark varsa.

Dünyada çok fazla acı var. Bazı kıtalarda, bazı bölgelerde çok daha fazla. İnsanlık uluslararası bir dil konuşabilir mi? Bu dünyadaki tüm insanların ruhları var mıdır?

Sizin için "dünyanın bu tarafı" nedir? Şu anda Kobane'de yaşasanız ne hissederdiniz? Bazı militanların sıradan, masum insanlara karşı inanılmaz saldırılarını duydunuz mu? Yaşamın evlerini bilinmeyen bir geleceğe doğru terk etmek zorunda kalmış milyonlarca insan için ne kadar zor olduğunu biliyor musunuz?

Dünyanın diğer taraflarından insanlar gelip sizin yaşamınızı gördüklerinde ne hissederler?

Irak'ta, Suriye'de, Nijerya'da, dünyanın pek çok başka yerinde neler oldu, neler oluyor, biliyor musunuz?

Küresel köyümüzde güvende miyiz?

....

Dünya nüfusu bilgilerinden yola çıkan ve yukarıda bir bölümünü aktardığım Acı başlıklı yazı, yüzlerce kişinin yaşamını yitirdiği 10 Ekim 2015 Ankara ve 13 Kasım 2015 Paris saldırılarından önce yazılmıştı.

Bugün biraz daha küçülmüş değil mi acıların acımasızca dört bir yana ulaşabildiği küresel köyümüz?

Savaşın soğuk eli daha korkunç bir saldırganlıkla sıkmıyor mu çocukların ve gençlerin boğazını?

....

1914'te başlayan ilk büyük savaştan yüz yıldan fazla zaman sonra, üstelik bilgi ve iletişim çağında, aynı büyük acılar nasıl bu kadar kolay yaşatılabiliyor, savaş yanlıları öldürme sistemleri için gerekli kurbanları nasıl bu kadar kolay bulabiliyorlar? İnsanlar nasıl takılıyorlar ölüm savunucularının peşine, düşünüp sorgulamayı akıllarına bile getirmeden, nasıl atıyorlar kendilerini öldürmenin ve ölmenin karanlığına, nasıl gönderiyorlar canlarını, canlarından çok sevdiklerini Jean Giono'nun Büyük Sürü'sündeki mezbahanın yirmi birinci yüzyıl sürümlerine? Nasıl göze alıyorlar yeniden aynı acı sözlerle ölmeyi:

"Ne yaptım ki, günahım ne ki yapayalnız ölüyorum? Hayvanlar gibi. Yapayalnız..."



1. Mehmet Arat, Öykünün Çığlıkları, http://blog.milliyet.com.tr/oykunun-cigliklari/Blog/?BlogNo=516387
2. İbrahim Dizman, Savaş ve Edebiyat; Mehmet Emin Özcan, Dosya: 1.Dünya Savaşı; Roman Kahramanları Sayı 19 Ekim/Aralık 2014
3. Jean-Pierre Jeunet, http://www.imdb.com/name/nm0000466/
4. Jean-Pierre Jeunet, Un long dimanche de fiançailles, http://www.imdb.com/title/tt0344510/?ref_=nm_flmg_dr_4
5. Jean-Pierre Jeunet, Kayıp Nişanlı (Un long dimanche de fiançailles), http://www.sinemalar.com/film/1126/kayip-nisanli
6. Worldometers, http://www.worldometers.info, Data as of August 9, 2015 at 6:31:15 AM
7. Mehmet Arat, My Tweetures 2014: SORROW, https://mehmetarat2000.wordpress.com/2015/08/23/my-tweetures-2014/

20 Nisan 2019 Cumartesi

Çağdaş Taht Savaşları


George R.R. Martin 20 Eylül 1948'de Bayonne, New Jersey'de doğmuş. (1) Yüz yıl önce yaşasa, ya da dünyanın bir başka yerinin insanı olsa Taht Oyunları kitapları yazılıp televizyon dizisi yine yapılabilir miydi? Bilimsel gelişmelerin kişilerden bağımsız olarak er ya da geç gerçekleşeceği söylenebilir. Ama bir sanat yapıtı kişiye bağlıdır. Tekrarlanamadığı gibi, bir başkasınca aynı özgünlükte yaratılması da olanaklı değildir.

Martin'le ilgili Türkçe kaynaklar biraz sınırlı olsa da bilgi alınabiliyor. Taht Oyunları (A Game of Thrones) 850 sayfa 73 bölüm olarak Ağustos 1996'da, Kralların Çarpışması (A Clash of Kings) 504+488 sayfa 70 bölüm olarak Şubat 1999'da, Kılıçların Fırtınası (A Storm of Swords) 624+608 sayfa 82 bölüm olarak Kasım 2000'de, Kargaların Ziyafeti (A Feast for Crows), 504+504 sayfa 46 bölüm olarak Kasım 2005'te, Ejderhaların Dansı (A Dance with Dragons) 624+608 sayda 73 bölüm olarak Temmuz 2011'de orijinal baskılarıyla okuyuculara ulaşmış. Kış Rüzgarları (The Winds of Winter) ve Bahar Rüyası (A Dream of Spring) henüz yazılmamış. (2) Günümüzde yaşadığımız ilginçliklere bir örnek henüz yazılmamış kitaplarla ilgili bilgilerin de bulunabilmesi. (3) Bir liste verilip George R. R. Martin'in bu karakterlerin Kış Rüzgarları'nda bulunacağını doğruladığı belirtiliyor. Sansa Stark, Arya Stark, Arianne Martell, Aeron Greyjoy, Theon Greyjoy, Victarion Greyjoy, Tyrion Lannister, Barristan Selmy adları kitaba ve diziye uzak duranlar için bir anlam taşımayabilir. Etki alanına girenlerse epey iyi tanıyor olabilirler.

Kitaplarının boyutları, yazarlığı hakkında söz söylemenin kolay olmayacağını gösteriyor. Öte yandan romanlarından yapılan dizi, ilgi gördükçe uzayarak sıradanlığa teslim olan diğerlerinden ayrılıyor. Sinemasal kaygılar güdüldüğü, bölüm sayısının sınırlı tutulduğu, başarılı bir sonuç için epey çaba harcandığı gözleniyor.

George R.R. Martin yazmaya çok genç yaşta başlamış. Komşu çocuklara canavar öyküleri satıyor, okuyormuş. Sonraları çizgi roman hayranı olmuş. Amatör dergiler için kurgu öyküler yazmaya başlamış. İlk profesyonel satışını da 1970'te 21 yaşındayken yapmış. "Kahraman" Galaxy'ye kabul edilmiş, Şubat 1971 sayısında yayımlanmış. Bunu diğerleri izlemiş. Aynı yıl Northwestern Üniversitesi'nde gazetecilik lisans eğitimini tamamlayarak yüksek lisansa başlamış. Vicdani retçi olarak 1972-1974 arasında alternatif hizmet yükümlülüğünü yerine getirmiş. 1973-1976 arasında satranç turnuvaları yönetmiş. 1976-1978'de gazetecilik bölümünde öğretim görevlisi olmuş. Bu dönemlerde yarı zamanlı olarak yazmaya da başlamış. 1975'te evlenmiş, 1979'da çocuksuz olarak boşanmış. Tam zamanlı bir yazar olmuş. Holywood'a taşınarak 1986'da televizyon için Alacakaranlık Kuşağı (Twilight Zone) için öykü editörü kadrosuyla göreve başlamış. 1988'de Güzel ve Çirkin (Beauty and the Beast) için yapımcılığı üstlenmiş. Televizyon işinde basamakları tırmanmış. 1977-1979 arasında Science Fiction & Fantasy Writers of America'da yöneticilik, 1996-1998 arasında da başkanlık yapmış. (4) Kendi romanları ve öykülerindeki çalışmalarına ek olarak bilimkurgu alanında derleme yayınlarının hazırlık süreçlerine katılmış.

Bir radyo konuşmasında senaryolarını verdiğinde yapımcıların hep "Bu çok iyi, ama yapım maliyeti ayırdığımız bütçenin beş katı olur" dediklerini söylemiş. 1990'lı yılların başlarında ortaçağ İngiltere'sindeki Güllerin Savaşları'ndan esinlenen bir fantezi dizisine başlamış. Buzun ve Ateşin Şarkısı bir gecede başarı getirmemiş, ama güçlü dili seri ilerledikçe satışları patlatmış. 2011'deki televizyon dizisi uyarlamasıyla kitapları daha da büyük bir okuyucu kitlesine ulaşmış. Martin aynı yıl serinin beşinci kitabını, Ejderhayla Dans'ı yayımlamış. Dünyanın dört bir yanındaki okuyucular kitaba yönelince yeni bir çok satan roman ortaya çıkmış.

Sık sık J. R. R. Tolkien'le karşılaştırılsa da, Martin fantezi edebiyatta Yüzüklerin Efendisi yazarına göre daha farklı bir biçimde yazıyormuş. Martin'in Westeros'unda karmaşık yaşamlar süren ve kendi yollarından giden insanlar yaşıyormuş. Öykü akışları ustaca kuruluyormuş, Martin'in çok sevdiği satranç oyununda olduğu gibi. Bir eleştirmen onun için "Martin bir edebiyat dervişi, karmaşık karakterleri ve canlı diliyle büyülüyor, en iyi masal anlatıcılarının gücüyle birdenbire yakalayıveriyor" demiş.

Bir yazar olarak karakterlerine hiç acıması yokmuş, ana karakterleri ve diğer sevilenleri beklenmedik biçimde öldürüveriyormuş. Martin fantastik öykülerinde savaşın gerçekliğini yansıtmak için belirli bir sorumluluk duygusu taşıyormuş. Bir keresinde "İnsanlar savaşlarda ölüyor. İnsanlar savaşlarda sakat kalıyor. Onların çoğu iyiler, sevilecek, ölmesini görmeyi istemeyeceğiniz insanlar" açıklamasını getirmiş. (5)

....

Tayfun Atay, Game of Thrones dersleri başlığıyla, diziyle ilgili bazı değerlendirmeler yapmış. Tarihin önemli dönemlerinden birine, feodaliteye ilişkin son derece gerçekçi bir kurgu olduğunu, Avrupa ortaçağının feodal toplumsal yapısı ete ve kemiğe büründürülürken Hıristiyanlığın dışarıda tutulduğunu, bunun anlaşılabileceğini, Hıristiyanlığın fantastik edebiyat için uygun olmadığını, yansıtılan ortama uygun terimin 'paganik feodalizm' olabileceğini söylüyor. Parçalı siyasal yapıdan, mutlak gücü olmayan zayıf kraldan ve temel güç konumunda olan lortlardan söz ediyor. Ayrıca Roma'yı çağrıştıran köleci yaşam biçimlerinin, yağma ekonomisine dayalı göçer kabile örgütlenmelerinin, hatta ticaretle zenginleşerek kendi örgütlenmesini gerçekleştirmiş özgür şehir oluşumlarının bulunduğunu belirtiyor. Dizinin gerçekçilikten en uzak yanının en fazla ilgiyi çektiğini, pek çok yabancı eleştirmenin de dile getirdiği gibi cinselliğin diziye ilgiyi artırırken tarihsel inandırıcılığını zayıflattığını öne sürüyor. (6)

Washington Post'tan Anna Holmes'un diziyle ilgili bir değerlendirmesinden söz ediyor. "Dizinin tarihsel-antropolojik değerine ilişkin tartışmayı", Martin'in "insanlık tarihinin kaydı düşülmüş bilimsel bulgularından alabildiğine" beslendiği ve "ön planda feodalitenin resmedildiği" tablonun "insanın iki milyon yıllık insanlaşma macerasının pek çok kesitinden fırça darbeleriyle" renklendiği yorumlarını getirerek sürdürüyor, örnekler veriyor. Buz Duvar'ın ötesinde yaşayan yabanılların "Marx'ın ütopyasını dayandırdığı" ilkel komünal toplulukları" çağrıştırdığını söylüyor. (7)

Anna Holmes yazısına George R.R. Martin'in çok sevilen "Buzun ve Ateşin Şarkısı" fantezi serisi üzerine kurularak olay yaratan televizyon dizisiyle ilgili birkaç noktayı belirterek başlıyor: "Kopmuş kafalar, içeriden çevrilen entrikalar, mitolojik yaratıklar, uzun ve karışık bir karakter listesi. Bir de çıplak kadınlar, bir sürüsü." Dizideki erotizmin özgün öyküden saparak onu geriye ittiğini belirtiyor, uç durumlarla ilgili örnekler veriyor. Televizyon eleştirmeni Mo Ryan'ın dizinin "seks sahnelerini bazen karaktere ışık tutmak için kullandığı" ama çoğu kez bunlara yalnızca kadınları çıplak gösterme fırsatı olarak yer verdiği değerlendirmesini aktarıyor. Pop kültür yaratıcılarının içeriği öncelikle heteroseksüel erkek bakışına ve isteklerine göre belirlediğini vurguluyor. (8)

Tayfun Atay, "Ateşin Kızı/Buzun Oğlu" başlıklı değerlendirmesinde de "Buz ve Ateşin Şarkısı" adındaki imgeler kişilere indirgenirse buzun John Snow, ateşin Daenerys Targaryen olacağı yorumunu getiriyor. Hollywood'un, karşılaştırmalı mitoloji alanının büyük ismi Joseph Campbell'e çok şey borçlu olduğunu, Türkçeye "Kahramanın Sonsuz Yolculuğu" adıyla çevrilen "The Hero of a Thousand Faces" adlı kitabında tüm kültürlerin kahramanlık efsanelerinde bulunan evrensel bir yaklaşımı tanımladığını söylüyor. Buna göre kahramanın üç aşamalı bir yoldan geçip ortaya çıktığını, önce sıradan yaşam koşullarından ayrıldığını, sonra zor ve tehlikeli bir sınavlar sürecinden geçtiğini, sonunda da bilgi, beceri, deneyim, güç kazanmış olarak döndüğünü aktarıyor. Bu yapılanmanın Arnold van Gennep ve Victor Turner'ın Geçiş Ritleri kavramına ilişkin kuramsal katkılarından beslendiğinin bilindiğini, Campbell'in kahraman monomitinin Yüzüklerin Efendisi, Yıldız Savaşları ve Matrix gibi filmler gibi Games of Thrones örgüsünde de bulunduğu duygusunu taşıdığını belirtiyor. Martin'in sevilen karakterleri öldürerek ve hemen her karakteri kahraman olduğu kadar canavar olarak da sunarak pek çok klişenin dışına çıkabilse de iki karakter, buz ve ateş için bunu yapmadığı yorumunu getiriyor. (9)

....

Günümüzün yönetenleri tahtlarda oturmuyorlar. Ama taht savaşlarının daha insancıl, temel hak ve özgürlük kavramlarını koşulsuz dikkate alarak yapıldığı söylenebilir mi?

Jared Diamond'ın Ülker İnce'nin çevirisiyle Tübitak Yayınları'nın Popüler Bilim Kitapları arasında çıkan "Tüfek, Mikrop ve Çelik" çalışması arka kapakta "Neden Avrupalılar Amerika'yı keşfetti de Amerikalılar Avrupa'yı keşfetmedi?" sorusuyla başlayarak şöyle tanıtılıyor:

"Bu basit sorunun ardında insanlığın MÖ 11.000'den günümüze tarihi gizli. Fizyoloji profesörü Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik'te, aklımıza gelmeyen, geldiğinde çocukça bulduğumuz soruların yanıtlarını araştırırken, tarımın başlamasından yazının bulunuşuna, dinlerin ortaya çıkışından imparatorlukların kuruluşuna, tarihin seyrini belirleyen pek çok önemli adımı ayrıntısıyla inceliyor. İnsan toplulukları arasındaki farklılıkların, eşitsizliklerin nedenlerini, temellerine inmeye çalışarak sorguluyor; günümüz dünyasını biçimlendiren etkenlerin izini sürüyor... Biyoloji, jeoloji, arkeoloji, coğrafya gibi değişik bilim dallarından beslenen, 'Batılı' koşullanmalardan arınmış, geleceği gösteren bir tarih kitabı." (10)

İnsanlık tarihinde barutun bulunmasıyla ortaya çıkan yeni ve büyük gücün, kitlesel kırımlara neden olabilen mikropların, doğaya egemenlikte yeni bir aşamaya geçilmesini sağlayan çeliğin çok özel önemleri olduğu söylenebilir.

Taht savaşlarının üç aşamasından da söz edilebilir mi? Sopalardan kılıçlara "mert" dönemler, barutun bulunmasıyla mertliğin bozulduğu "tüfek" dönemi, basınçlı su ve gözyaşartıcı gazın barışçı gösterilere de saldırarak insanları sindirip yıldırmak için kullanılabildiği "gaz" dönemi.

Edebiyat için Murphy yasaları arasındaki "Bir belgesel roman yazılıp yayınlanabiliyorsa artık konuyla ilgili yapılabilecek pek de bir iş kalmamıştır. O artık tarihsel bir romandır" önermesi tersten okunabilir mi? (11)

Olup bitenler anlatılamıyorsa, tarihsel bir roman yaşananların güncel bir kaydı olarak okunabilir mi?

....

Gaz kitleleri durdurmaya yetecek mi? Taipidos'ların öfkesi engellenebilir mi? (12)

Günümüz demokrasileriyle ilgili çok farklı görüşler var. Seçimlerde çoğunluğu ele geçirenin hiçbir sınır tanımadan istediğini yapabileceğini sanıp bunu savunan "oycular" da, sistem içerisinde yapıldığı için seçimlerin hiçbir işe yaramayacağını söyleyerek hiç katılmayan "koşulsuz boykotçular" da olabiliyor.

Günümüz toplumlarının uzlaşmasının ve yasallığının temel dayanaklarından biri olan seçimler, toplumun tüm kesimlerinin sorunları için gerçek bir çözüm olabilir mi, bilmiyorum.

Ama seçmenler çıkar sağlamaya, kontrol etmeye ve boyun eğmeyeni dışlamaya yönelik saldırgan politikalara sert tokatlar atmayı öğrenmezse, yaşamın ve geleceğin temel dayanağı olan sokaktaki insanı yerlerde sürükleyen basınçlı sular ve ağlatan gazlar kentlerden eksik olmayacak gibi görünüyor.

1. George R.R. Martin, http://www.georgerrmartin.com

2. George R. R. Martin, http://tr.wikipedia.org/wiki/George_R._R._Martin

3. The Winds of Winter, http://tr.wikipedia.org/wiki/The_Winds_of_Winter


5. George Raymond Richard Martin, The Biography.com website, http://www.biography.com/people/george-r-r-martin-20786615






11. Mehmet Arat, Edebiyat İçin Murphy Yasaları ve Struma, http://blog.radikal.com.tr/kultur-ve-sanat/edebiyat-icin-murphy-yasalari-ve-struma-41908