1984 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1984 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2019 Cuma

Salak Memo ve Çağdaş Aşiret Kültürü


Pek sık yaptığı bir iş değildi ama Salak Memo bir gazetedeki haberi okuyordu. Genellikle olaylarla ilgilenmezdi, yaşamı zaten zordu. Bilmesi gerekenleri televizyondan ya da tanıyıp güvendiği kişilerden kolayca öğreniyordu. Açıklamaları pek umursamıyordu. Büyükleri saymayı, onların söylediklerini tartışmadan kabul etmeyi, aşiretin isteğine asla karşı gelmemeyi yaşamanın temel yasası olarak çocukluğunda öğretmişlerdi ona. Çok büyük bir kente gelip eski dünyasından uzaklaşması onu yeni bir insan yapamamıştı. Aylardır işsiz olması kimsenin suçu değildi. Hiçdeğilse dağıtılan kömürler, erzak paketleri, yeni zenginlerin küçük hizmetler karşılığında bağışladığı yardımlar vardı. Karısı ve beş çocuğuyla aç kalmıyordu çok şükür. Aykırı görüşlerle karşılaşınca sanki elindekileri de kaybedecekmiş gibi öfke duyuyordu. Karşılaştığı aydıntipli, tepeden bakan, ona akıl vermeye kalkan, dediklerini pek de anlamadığı kişilerden hiç hoşlanmamıştı. "Konuşup çekip giderler, bir işin ucundan tutmazlar, adama değer vermez, bol bol akıl verirler" diyordu.

Başlangıçta ona çok kızdıysa da Salak Memo'ya bu adı, karşılaşıp biraz sevdiği eğitimli gençlerden biri takmıştı. "Mahmut Abi, kusura bakma da bu halde yaşıyorsun, okuyup yazman var, ne olup bittiğini görüyorsun, sen yokluk içinde, birileri sürekli zenginleşiyor, kendilerini zenginleştirmenin ilmini yapıp bunu sürdürmenin düzenini kuruyorlar, sen hala onlardan yardım bekliyorsun, hani dünyadan hiç haberi olmayan kara cahillerden biri olsan, ya da bozuk dönen çarklardan üç beş kuruş çıkarabilsen anlayacağım ama bu durumuna söyleyecek söz bulamıyorum. Senin gibilere adları ne olursa olsun 'Salak Memo' diyorum ben."

Bunları bir başkası söylese Mahmut onu fena yapardı. Bu çocuk farklıydı, sesini çıkaramadı. Zamanla içindeki Salak Memo'yu tanıdı. Bazen biraz sevdi, çoğunlukla da kızdı. Kendine ve kendi gibi olanlara öfkesi, hiçbir zaman onlara aptal diyenlere duyduğu nefrete yaklaşamadı. İster akıl vermeye ister salaklığını yüzüne vurmaya kalksınlar, bu tondan konuşanlara hep "Evet, ben Salak Memo olabilirim, ama kimse bana böyle seslenemez" diye kızıp köpürdü.

....

Aydın kendini biraz yorgun hissediyor, bu yaşta soluğunun niçin böyle çabuk kesildiğini anlayamıyordu. "Belki de çok hızlı koştuğumuz için" diye düşündü. Her an iletişim içinde olunca bazen dakikalar saatler gibi yoğun geçiyordu. İnsanların oranlarla anlatılmaktan kurtulması gerektiğini düşünüyor, toplumun yüzde kaçının aptal olduğunu merak etmemeye çalışıyordu. Okumayı seven ve kafasının iyi çalıştığını düşündüğü Mahmut'un bile günü kurtaracak yardımlar dışında bir yol görmemesi iyice canını sıktı. Durumu kendince anlamaya çalıştı. Gözünün önüne büyük kentlere göçüp dışlanmış yaşamlar süren köylüler ve onlara aşiretlerinin buyruklarını cep telefonundan kısa mesajla gönderen eski ağalarının karikatürü geldi. "Eski düzen yeni biçimlerde sürüyor. Çağdaş aşiret kültürü kentlerde yeni bir ortaklığın temeli oluyor, eskidenyoksulluktan ağanın toprağında çalışmak zorunda kalan garibanlar, şimdi işsizlikten ve iş bulma umutlarının tümüyle ortadan kalkmasıyla onurlarını da yitiriyorlar. Yeni büyük ağaların küçük sadakalarına muhtaç oluyorlar."

Aşiretlerin yoğun olarak hakim olduğu bölgeleri koruyarak aşiret reisi ve ağa çocuklarını Osmanlı kültürüyle yetiştirmek amacıyla Sultan II. Abdülhamit 1892'de Mektebi Aşiret-i Hümayun'u açmış. (1)

Çağdaş aşiret kültürü. Böyle bir kavramın geçerliliği olabilir miydi? Bir "Türkiye Aşireti" mi kurulmak isteniyordu? Dindar nesil yetiştirme çabalarının amacı neydi? Üç çocuk yapma, kürtaj ve sezaryenden uzak durma, alkol kullanmama, kız erkek aynı evde kalmama, aykırı bulduklarınıengelleyip ihbar etme çağrıları insanlara sorgulamayı unutturup tek bir yöne çevirmeyi mi amaçlıyordu? Toplumu aşiret kültürü benzeri bir yaklaşımla kaplayarak sessiz, söz dinleyen, karşı çıkmayı bilmeyen bir seçmen çuvalı yaratmak mı isteniyordu? Oysa sorgulayıcı, neden gösterici bir yaklaşımla toplumun etkinleştirilmesi, düşüncenin, bilimin, emeğin önünün açılması gerekmez miydi? Uzlaşma ancak böyle, karşıdakine saygı duyup anlamaya çalışarak, açıklamalar yaparak olmaz mıydı?

Tarihi ve yaşanmakta olanı çok iyi bilmese de özellikle kırsal alanda korunan eski tip ilişkilerin yeni İnternet'teki sanal cemaat ortamında bir anlamda sürebileceğini düşünüyordu. Bu durum nasıl başlamıştı? Her araç iyi ve kötü amaçlarla kullanılabiliyordu. Bir kağıda yazılan not gerçeği yansıtabileceği gibi yalan da olabilirdi. Gazete, televizyon, İnternet haberleri gibi bilgisayar ve cep telefonlarına gönderilen mesajlar da doğru ve yanlış olabilirdi. Merkezi güç tüm teknolojik olanakları dürüstlüğü yasaklamak ve çağdaş aşiret kültürünü yaygınlaştırmak için kullanabilir miydi?

Büyük güç İnternet'i kontrol ettiğinde 1949'da canlandırılan 1984'ten bile daha derin bir karanlık mı başlayacaktı? (2)

....

Mahmut biraz zorlansa da haberi (3) okuyor, olup bitenleri anlamaya çalışıyordu.

Her şey bir salı sabahı başlamıştı. Yolsuzluk ve rüşvet soruşturması için düğmeye basılmış, sonrasında her gün yeni gelişmeler yaşanmış, tasfiyeler başlamış, istifalar olmuş, karşılıklı açıklamalar yapılmıştı.

Önemli iddialar varmış. Rüşvet çarklarının kara para aklama, altın kaçakçılığı gibi suçlar için döndüğü, para transferlerinden pay alındığı, engellerin de aynı yöntemlerle aşıldığı öne sürülüyormuş. Evlerde para sayma makinesi, çok sayıda çelik kasayla bir ayakkabı kutusunda parabulunmuş. Gün bitmeden karşı bir hamleyle operasyonu gerçekleştirenlerin de aralarında olduğu müdürler görevden alınmış. Yerlerine hemen yeni atamalar yapılmış, soruşturmaya ek savcılar atanmış. Bunların soruşturmaya müdahale olduğu söylenmiş. Gazeteciler işten atılmış. Tasfiyelerdiğer kurumlara da sıçramış. Soruşturmada toplam 26 kişi cezaevine gönderilmiş. Birçok zanlı da serbest kalmış. Adli Kolluk Yönetmeliği’nde değişiklik yapılarak adli amir, savcı yerine emniyet müdürü ve vali olmuş. Hukuk çevreleri buna büyük tepki göstermiş. İptali için davalar açılmış. Emniyetin kapıları muhabirlere kapanarak basın odasını boşaltmaları istenmiş. “Herhangi bir yolsuzluk veya yanlışlık söz konusu olursa bunların üstü falan kapanmaz, kapanamaz” açıklaması yapılmış. Ardından bakan istifaları gelmiş. Bir bakan, başbakanın da istifa etmesigerektiğini söylemiş. Bu arada ikinci bir soruşturma yürütüldüğü ortaya çıkmış. Gözaltı listesinde başbakanın oğlu için de ifade davetiyesi varmış. Ancak polisler gözaltı emrine uymamış. Kolluk kuvvetleri hakkında soruşturma başlatılmış. Dosyadan alınan savcısoruşturma yapmasının engellendiği açıklamasını yapmış. Başsavcı da onu eleştiren ve suçlayan karşı açıklamada bulunmuş. Adli kolluk yönetmeliğinin anayasaya aykırı olduğu söylenmiş. Kimliği belirsiz bir kişinin mali şube bilgisayarlarına girdiği söylenerek inceleme başlatılmış.Yolsuzlukları protesto için Taksim’de düzenlenen eyleme polis müdahale etmiş. Çok sayıda kişi yaralanmış ve gözaltına alınmış.

Gerçeği görmek hiç kolay değildi. Her açıklamaya karşı tam tersi bir başkası yapılabiliyor, yavuz hırsızlar gariban evlerin sahiplerini bastırabiliyor, saraylara kimse giremiyordu. Olanlarda bir yanlışlık olmalıydı. Son dönemlerde yaşananları düşündü. Meydanların, caddelerin ve sokakların, sıradan insanların üzerine ne çok biber gazı sıkılmıştı. Kentte yaşayıp gözleri bu karanlık sisin içinde yaşarmayan, püskürtülen ilaçlı suları görüp yolunu değiştirmeyen insan neredeyse kalmamıştı. (4, 5, 6, 7) "Komplo, komplo, iç odaklar, dış odaklar deyip duruyorlar, onlar mı basıyor üzerimize bu gazları? Onlar mı getirip vermiş bu adamlara kutulara saklanan bunca parayı?" diye düşündü Mahmut.

....

Mahmut yoksulluk ve işsizliğin, başkalarına yalvarmaya ve sadakaya bağlı bir yaşamın çocuklarının da değişmez kaderi olabileceğini düşünüp deli gibi korktu. Genç arkadaşı sanki yanındaymış gibi onunla konuştu. "Aydın kardeş, Salak Memo olabilirim ama bu halkın yüzde kaçı öyle olursa olsun, ben aptal değilim" dedi. "Emaneti yağmalayanları bağışlamam, çocuklarımın geleceğini düşünüp bağışlamam. Ben artık aptal değilim!"

1. Azınlık Okullarından Aşiret Mektebi'ne İstanbul'un En Gözde 100 Okulu, http://www.millihaberler.com/yasam/azinlik-okullarindan-asiret-mektebine-istanbulun-en-gozde-100-okulu-h2785.html

2. Mehmet Arat, 1984, 1949'dan 2000+X’e, http://www.sanatlog.com/sanat/1984-1949dan-2000xe/

3. Fatih Yağmur, Türkiye'yi sarsan 12 gün, http://www.radikal.com.tr/turkiye/turkiyeyi_sarsan_12_gun-1168406


5. Mehmet Arat, Bir Taksim Polisiyesi, http://www.sanatlog.com/sanat/bir-taksim-polisiyesi/

6. Mehmet Arat, Kadınlar Nerde?, http://www.sanatlog.com/sanat/kadinlar-nerde/

7. Mehmet Arat, Türkiye CNN'de, http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/turkiye-cnnde-24247, http://radikalyazi.blogspot.com/2017/07/turkiye-cnnde.html

8 Mart 2019 Cuma

1984, 1949'dan 2000+X'e


George Orwell'in "1984" adlı distopik romanını (1) "2000+X"i yazmaya başlamamdan 14, kitabın başlığındaki yıldan 28, yazıldığı yıldan 63 yıl sonra okudum.

Kitabı okumadığım, filmini (2) izlemediğim halde hakkında epey bilgim vardı. "Büyük Birader" herkesin bildiği bir terim olmuştu. Ayrıca Gerçek Bakanlığı üzerinde de genel bir izlenim edinmiştim.

"1984" romanını 2012'de okumanın anlamı nedir?

İlk notum her yerde herkesi gözetleyen büyük ekranların günümüz dünyasında artık pek de öyle büyük bir yenilik sayılamayacağı olacaktır. Şanslıyız, bunlara artık sahibiz. Yüksek çözünürlükteki kameralar ve casusluk araçları yalnızca istihbarat örgütlerine değil, önem verdikleri, kıskandıkları veya nefret ettikleri kişileri gözlemeleri için bireyler için de çalışıyor.

İkinci nokta kitabın gücüdür. İlk yayımı bir dünya savaşından sonra, Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği arasındaki soğuk savaş döneminin başladığı yıllarda yapılmıştı. Avrasya ve Okyanusya duvarların çöküşünden önce getirdikleri çağrışımları bugün okuyanlarda yaratamayabilir.

Üçüncü ve son olarak, Winston ve Julia'nın öyküsünde kalıcı bir değer olduğunu hissediyorum. Aralarındaki sıradışı aşk öyküsü nedeniyle değil, zor koşullardaki insan davranışını bir psikolojik derinlik düzeyiyle yansıttığı için. II. Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşen pek çok değişikliktensonra onlara bugünün dünyasından bakmak farklı bir perspektif yaratmaktadır.

Orwell "1984" romanında iyimser görünmemektedir. İyimser olmak için bugün de daha fazla neden bulunmasa da temel insan değerleri hâlâ geçerli kabul edilebilir. Ayrıca kentler, duvarlar, pencereler daha az tozludur, genel görüntü de yazarın 1949'da II. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra çizdiği kadar karanlık değildir.

....

Romanlar zihinlerde görüntüler ve anılar yaratır. Bunlar berrak ya da bulanık olabilir. Birçok durumda yazarlar genel okunabilirliği sağlamak için yüksek bir açıklık düzeyi kullanırlar. 1984 romanında gelecekteki bir dünyadaki karanlığın kesin bir resmi vardır, ama karakterlerdeki insan özellikleri, günlük yaşam, toplumsal organizasyon, teknoloji, ekonomi ve politika yüksek tanımlama düzeyinin altında tutulmuştur. Bu özelliğin gelecek için yazılan bir kurgu yapıtta kritik olduğu söylenebilir.

1903'te doğmuş, yaşam süresinde iki dünya savaşına tanıklık etmiş, 1921'de imparatorluk polisine (Burmese Indian Imperial Police) katılmış biri olarak Orwell daha sonra şunları söyleyecektir: "Emperyalizmden nefret etmek için onun bir parçası olmanız gerekir." Beş yıl sonra yazar olmak için işten ayrılmıştır. Bunu yapmış olmasa da emperyalist sistemin yapısını anlayabilirdi. Ancak yaşamını büyük olasılıkla deneyiminin sonuçlarını bırakamadan tamamlamış olurdu.

Yaşadığı dönemde dünya savaşlarında ve iç savaşlarda insanların çekmiş olduğu acılar düşünüldüğünde niçin bir ütopya değil de distopya yazdığını anlamak zor değildir.

....

Kitap için yazdığı sonsözde Erich Fromm 1984'ü bir ruh durumunun ifadesi ve bir uyarı olarak tanımlamaktadır. Durumu insanın geleceğine ilişkin bir umutsuzluk, uyarıyı da insan değerlerini yitirme riski olarak belirtir.

Orwell'in kötümserliğinin ardındaki nedenleri şöyle açıklar:

1. Barış ve demokrasi uğruna savaşma görüntüsü altında Avrupa güçlerinin bölgesel hırsları için milyonlarca kişinin öldüğü I. Dünya Savaşı.

2. Stalin'in tepkisel devlet kapitalizmiyle sosyalist umutların uğradığı ihanet.

3. Yirmili yılların sonundaki ağır ekonomik kriz.

4. Kültürün dünyadaki en eski merkezlerinden biri olan Almanya'da barbarlığın zaferi.

5. Otuzlardaki Stalinist terörün çılgınlığı.

6. Savaşan ulusların I. Dünya Savaşı'nda yine de biraz var olan etik değerlerini tümüyle yitirdikleri II. Dünya Savaşı.

7. Hitler'in başlattığı, Hamburg, Dresden ve Tokyo gibi kentlerin yıkımıyla ve Japonya'ya karşı atom bombası kullanılmasıyla sürdürülen sivil kitlelerin sınırsızca yok edilmesi.

8. Nükleer silahlarla uygarlığın yok olma riski.

Orwell'in bu konuda yalnız olmadığını belirterek Yevgeny Zamyatin'in "Biz" (1924), Aldous Huxley'in "Cesur Yeni Dünya" (1932) ve Jack London'ın "Demir Ökçe" (1908) yapıtlarını negatif ütopya, distopya listesine ekler. 1984'ün özgün katkısının "İnsan doğası nasıl değiştirilebilir?"
sorusunda bulunduğunu söyler.

....

"1984", Yenidil (Newspeak, yeni konuşma biçimi, kitaptaki dünyanın üç ana bölümünden biri olan Okyanusya'nın resmi dili) ilkeleri için bir ek içeriyor. Burada dil ve düşünce arasındaki ilişki analiz ediliyor. Bağımsızlık Bildirgesi Yenidil'de ifade edilmesi neredeyse olanaksız olan metinlerin bir örneği olarak veriliyor.

Winston 1945, Julia 1958 doğumlu. 1984'te ikisi 39 ve 26 yaşlarında. Orwell (1903-1950) kitabı 1949'da yazmış.

Kitap hakkında önceden duyduğum epey bilgi olmasına karşın okumadan önce Julia'yla karşılaşmamıştım. Benimle aynı yıl doğmuş olan Julia romanın ana kadın karakteri. Michael Jackson ve Madonna'yla da hiç karşılaşmadım. Onlar da 1958'de doğmuş. Doğum günü bizimle aynı olan insanlara kendimizi yakın hissediyoruz. Aynı yıl doğmuş olmak da önemli bir ortak yan. Çin takviminde 1958 bir köpek yılı.

Çin takviminde yılların 60 yılda bir tekrarlanan adları var. Birlikte kullanılan iki bileşenleri bulunuyor. İlk bileşen bir "Kutsal Gövde" (1:jia 2:yi 3:bing 4:ding 5:wu 6:ji 7:geng 8:xin 9:ren 10:gui), ikincisi bir "Dünya Dalı" (1:zi(fare) 2 chou(ox) 3:yin(kaplan) 4:mao(tavşan) 5:chen(ejderha) 6:si(yılan) 7:wu(at) 8:wei(koyun) 9:shen(maymun) 10:you(horoz) 11:xu(köpek) 12:hai(domuz) olarak tanımlanıyor. Altmış yıllık döngünün ilk yılı jia-zi, ikincisi yi-chou, üçüncüsü bing-yin. (3)

İçinde bulunduğumuz altmış yıllık döngü 2 Şubat 1984'te jia ziyle, bir fare yılıyla başlamış.

....

Kitabı okurken not aldığım bazı noktalar var. Bunların seçiminde kullanılmış nesnel kriterler yok, ancak kitapta sözü edilen ya da çağrıştırılan düşüncelerden bazılarını hatırlamak, tartışmak için ipuçları verebilirler.

"Üretim ve tüketimin birbirine yöneldiği kendini kapsayan ekonomilerde, hammaddeler için rekabet ölüm kalım sorunu olmaktan çıkarken önceki savaşların temel nedeni olan yeni pazarlar için yayılma olgusunun da sonu gelmiştir. Üç süper gücün her biri öylesine geniştir ki gerek duydukları malzemelerin neredeyse tümünü kendi sınırları içinden elde edebilmektedirler. Savaşın dolaysız bir ekonomik nedeni kaldıysa, bu artık emek gücü için savaştır." (Sayfa 166)

Burada günümüzdeki otomasyon olgusunun bu öngörüyü biraz değiştirmiş olduğunu söylemek istiyorum. Çin ve Uzakdoğu şu an için düşük işçilik ücretlerine sahiptir, ama belirli bir sürede otomasyon ve özel nitelikli emek ihtiyacı bu resmi değiştirebilir. Bu konu henüz açıklığa kavuşmuş
görünmemektedir. Bir bakıma, otomasyon insan gücüne olan ihtiyacı ortadan kaldırmaktadır, ancak ekonomiler yine de birçok alanda insan etkinliklerine gerek duymaktadırlar.

"Piramidin tepesinde Büyük Birader vardır. Büyük Birader asla yanılmaz ve mutlak güce sahiptir. Her başarı, ulaşılan her hedef, her zafer, her bilimsel keşif, tüm bilgi, tüm akıl, tüm mutluluk, tüm erdem onun liderliğinden ve verdiği esinden kaynaklanır." (Sayfa 185)

Bu resim evrensel bir ruh adına mutlak otorite kullanan tutucu bir lideri çağrıştırmaktadır.

"Onun altında nüfusun muhtemelen yüzde seksen beşini oluşturan prol olarak adlandırdığımız aptal kitleler gelir." (Sayfa 85)

Aziz Nesin toplumun yüzde yetmişinin aptal olduğunu söylemiş, daha sonra bunu düşük bulup değeri yüzde doksan olarak düzeltmişti. Onun sayılarının ortalaması yüzde seksen. Kitapta verilen değerse yüzde seksen beş.

"Şair Ampleforth ayaklarını sürüyerek hücreye girdi."

"Bir satırın sonunda 'God' (Tanrı) sözcüğünün kalmasına izin verdim."

"Dilin tamamında 'rod' (değnek) için yalnızca on iki uyak olduğunun farkında mısınız? İngilizce şiirin tüm tarihi İngilizce'de uyak olmamasıyla belirlenmiştir." (Sayfa 205-206)

"Seni kim ihbar etti?" diye sorar Winston. "Küçük kızımdı" der Parsons ve ekler: "Aslında onunla gurur duyuyorum. Onu doğru yetiştirmiş olduğum görülüyor." (Sayfa 208)

"Kendi acımı iki katına çıkararak Julia'yı kurtarabilecek olsam bunu yapar mıydım? Evet, yapardım." Ama bu yalnızca alması gerektiğini bildiği için almış olduğu entelektüel bir karardı. Gerçekte böyle hissetmiyordu." (Sayfa 212)

"Dünyada hiçbir şey fiziksel acı kadar kötü değildir. Acı varsa kahraman yoktur, hiç yoktur" diye düşünüp duruyordu, yerde acıdan kıvranıyor, kullanılmaz durumdaki sol kolunu umutsuzca kavrıyordu. (Sayfa 212)

"İtiraf bir formaliteydi yalnızca, işkence gerçek olsa da." (Sayfa 214)

O'brien ortaçağdan, engizisyondan, Alman Nazilerden, Rus Komünistlerden söz eder. (Sayfa 226)

"Biz inanmayı reddedenleri bize direndikleri için yok etmiyoruz. Bize direndiği sürece onu asla yok etmeyiz. Onu dönüştürürüz, zihninin derinliklerini yakalarız, onu kendi yanımıza getiririz. Öldürmeden önce onu bizlerden biri yaparız." (Sayfa 227)

"Başkalarının iyiliğiyle ilgilenmiyoruz, yalnızca güce ilgi duyuyoruz." (Sayfa 234)

"Alman Nazileri ve Rus Komünistleri yöntemlerinde bize çok yaklaştılar ama hiçbir zaman kendi gerçek nedenlerini kabul edecek cesareti gösteremediler. Gücün amacı güçtür." (Sayfa 235)

"Eski uygarlıklar sevgi ve adalet üzerine kurulduklarını öne sürdüler. Bizimki nefret üzerine kuruldu. Çocuk ve anne baba, erkek ve erkek, erkek ve kadın arasındaki bağlantıları kestik." (Sayfa 238)

Kadın ve kadın arasındaki bağlantının da ortadan kaldırıldığına ilişkin bir bilgi göremedim. Bu bir amaca dayanmayıp yalnızca atlanmış olabilir. Kadınların kendi aralarındaki etkileşimin dikkate değer bulunmadığı da düşünülebilir.

"Çocuklar doğduklarında annelerinden alınacaktır. Cinsel içgüdü yok edilecektir. Orgazm ortadan kaldırılacaktır. Nörologlar şu anda bu konuda çalışıyorlar. Aşk olmayacaktır, Büyük Birader sevgisi dışında. Sanat, edebiyat, bilim olmayacaktır. Artık bizim gücümüz her şeye yetmektedir, bilime ihtiyacımız yoktur. Güzellik ve çirkinlik arasında bir ayrım olmayacaktır." (Sayfa 238)

Bunlar, tam bir mekanikleşme sağlamak için insan özelliklerinin yok edilmesine yönelik sistematik müdahalenin parçaları olarak değerlendirilebilir.

"Geleceğin bir resmini istiyorsan bir insan yüzünün üzerine sonsuza dek basacak bir çizmeyi gözlerinin önüne getir."

Kuşkusuz bu iyimser bir görüntü değildir. Ancak yaşadığı dönem ve yaşamı düşünüldüğünde Orwell'den iyimserlik beklemek de zordur. Kötümserlik distopyaların gerekli bir özelliği olarak kabul edilebilir, ancak siyahların yerine beyazı koyan düzeltici bir filtreyle bakıldığında görülebilecek aydınlık bir resmi de içerirler.

Winston "Beni seni sevmekten vazgeçirebilirlerse gerçek ihanet bu olacaktır." (Sayfa 147)

Sevgi muhtemelen herhangi bir bireyin en insani parçasıdır. İnancı, umudu, varlığın nedenini kapsar. Sevgi öldüğünde bu yaşama gerçek bir ihanet olacak, tüm olumlu yanlar da solacaktır.

"Aldatmaya, şekillendirmeye, şantaja, çocukların zihinlerini dağıtmaya, bağımlılık yapan ilaçları yaymaya, fahişeliği özendirmeye, cinsel hastalık bulaştırmaya, moral bozukluğu yaratacak ve partinin gücünü zayıflatacak ne gerekiyorsa yapmaya hazır mısın?"

"Evet." (Sayfa 147)

Bu kara tablonun, genelde dünyanın ve uluslararası hareketlerin, özelde sosyalist ülkelerin sorunlarına tanık olduğu uzun yıllardan sonra herhangi bir olumluluğa inanıp peşinden gitme cesareti kırılmış Orwell'in umutsuzluğunun bilinçli bir ifadesi olup olmadığından emin olamadım.

"Siz, ikiniz, ayrılmaya ve birbirinizi bir daha hiç görmemeye hazır mısınız?"

"Hayır!" diye kesti Julia. (Sayfa 153)

Tepki Julia'dan gelir, Winston'dan değil. Bu durum kadını daha duygusal gören genel bakışın bir yansıması olabilir.

"Alışılmış anlamda bir örgüt olmadığı için kardeşlik yok edilemez. Onu bir arada tutan hiçbir şey yoktur, ortadan kaldırılamayacak bir düşünce dışında." (Sayfa 156)

Bu ifadeye karşı gelen örnek, ideolojilerin ve dinlerin mekanizmaları olabilir. Her ikisi de tartışmayı ve esnekliği reddeder, her ikisi de insanları düşünceler ve kavramlar çevresinde bir arada tutar, her ikisi de bireysel ve özgür iradelerle tartışılamaz.

Julia: "Eğer kendi içinde mutluysan niçin onların Büyük Birader, Üç Yılık Planlar, İki Dakikalık Nefret ve diğer tüm kanlı çürümüşlükleri için heyecan duyasın ki?" (Sayfa 120)

"İnsanlar insan kaldığı sürece ölüm ve yaşam aynı şeydir." (Sayfa 120)

Julia: "Bu benim, işte bu benim elim, işte benim bacağım. Gerçeğim, varım, yaşıyorum. Bundan hoşlanmıyor musun?" (Sayfa 120)

"Bir roket bombası epey yakına düşmüş olmalıydı. Birden Julia'nın birkaç santim ötede duran tebeşir kadar, ölüm gibi beyaz yüzünün farkına vardı. Dudakları bile beyazdı. Ölmüştü." (Sayfa 114)

O'Brien: "Biz ölüyüz. Tek gerçek yaşamımız gelecektedir." (Sayfa 156)

"Julia'ya ihanet etmedim" dedi. Onun hakkında bildiği ne varsa anlatmıştı. Yine de, sözcüğü kullandığı anlamda, ona ihanet etmemişti. Onu sevmekten vazgeçmemişti. (Sayfa 244)

"Zihin tehlikeli bir düşünce kendini her gösterdiğinde bir ölü bölge oluşturmalıydı. Süreç otomatik, içgüdüsel olmalıydı. Bunun Yenidil'deki karşılığı Suçkesici'ydi." (Sayfa 248)

"Ona boyun eğmek yeterli değildir, onu sevmek zorundasın." (Sayfa 251)

"Son adım. Büyük Birader'i sevmelisin." (Sayfa 251)

"Onların bir insanın ne zaman çaresiz olduğunu anlamada şaşırtıcı bir zekaları vardır."

Yukarıdaki cümlede geçen "onlar" Winston'ın tükenmiş gücüne indirilen son bir darbeye, en büyük korkusu olan farelere karşılık gelmektedir.

Sanatlog'daki bir yazısında Büyük Birader örneğinden de söz eden İrem Aydın, Orwell'in kitabının savaştan kaçınmak için kurulan totaliter rejimin tek bir yöneticinin, bir “egemen”in, bir “leviathan”ın omuzlarında yükselişini, distopik bir biçimde anlattığını belirterek insanların sürekli bir savaş durumu nedeniyle otoriteye haklarını teslim edip boyun eğdiğini söylüyor. (4)

....

20. yüzyıl, yaşanan tüm acılara karşın umutların yükseldiği bir dönem olmuştur. Ne yazık ki istenenler gerçekleşmemiş, özgürlük ve eşitlik amaçları görünür bir yakınlığa gelememiştir. Bu durum insanın bugünkü durumunun, varlığının yeniden sorgulanmasını, yorumlanmasını, yanlışlarının düzeltilmesini gerektirmektedir. (5) Hangi inanç ve görüşten olursa olsun bencillikte, çıkarcılıkta, dar görüşlülükte buluşmakta pek becerikli olan insanın yeni bir aşamaya geçebilmek için değişmesi artık yaşamsal bir önem taşımaktadır. 21. yüzyılın yeni insanı doğmazsa, 20. yüzyılın insan kalıntıları insanlıkla birlikte yok olacaktır.

....

Distopyalarda, yaratılan sistemlerdeki ışığı ve umudu bulmayı güçleştiren çok fazla karanlık bulunduğunu düşünüyor, ancak yine de yapıtlarda betimlenen tünellerin sonunda biraz ışık görmeyi bekliyorum. 1984'te böyle bir iyimserliğin izlerini bulmak zor olabilir, ancak insan değerlerini
yitirmenin sonuçlarına ilişkin çok güçlü bir uyarı olduğuna kuşku yoktur.

1. George Orwell, 1984, Plume, 1983

2. Michael Radford, Nineteen Eighty-Four (1984), 1984, http://www.imdb.com/title/tt0087803/

3. The Chinese Calendar, http://www.webexhibits.org/calendars/calendar-chinese.html#anchor-count-years

4. İrem Aydın, Leviathan’daki Merkezi İktidarın Modernizm ile Parçalanışı ve Büyük Birader Örneği, http://www.sanatlog.com/manset/leviathandaki-
merkezi-iktidarin-modernizm-ile-parcalanisi-ve-buyuk-birader-ornegi/

5. Mehmet Arat, Doğanın En Büyük Yanlışı: İnsan, http://blog.milliyet.com.tr/doga-nin-en-buyuk-yanlisi--insan/Blog/?BlogNo=352989