İlyada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlyada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2019 Cumartesi

Çıplaklığın Çevirisi, Dillerin Dilsizliği


"Hiçbir gerçek sanat yapıtı, anlamı ile güzelliğini çırılçıplak ortaya sermez."

Akşit Göktürk'ün "Çeviri: Dillerin Dili" kitabında geçen bu sözü, edebiyat metniyle diğer metinler arasındaki farkı da unutulmayacak biçimde özetliyor. (1)

Edebiyat metinlerinin çevrilmesindeki güçlüğü, yazarın yaşadığı ve yapıtlarında yansıyan zamanlar ve konumlarla, ulaştırılmak istendiği farklı dünyalar arasındaki uçuruma dayandırıyor:

"Bir yazın metninin alımlanmasında, aynı iletişim konumunun değişik dillerde oluşması düşünülemez. Neden? Yazarın, yalnız her yerde, her zaman geçerli kalabilecek bir bilgiyi anlatan değil, insan varoluşunun kültürel, tarihsel, yöresel koşulluluğunu da dile getirmiş olmasından dolayı."

Küçücük bir kitapta tarihi, yaşamı, sözü, özü, biçimi, iletişimi, anlamı, işlevi, dille kurulan köprülerin insanları nasıl bağladığını ve ayırdığını anlatıyor. Günlük dildeki basit kullanımdan erişilmesi en zor yazınsal metinlere kadar uzanarak sözün başka dillere iletilmesinin kuramsal temellerini yansıtıyor.

Katharina Reiss'a dayanarak çevirmenin yerini anlatıyor:

"Çevirmen ise bu durumda, değişik bir çağda, değişik bir yörede, değişik bir kültürde hem özgün yapıt yazarı ile okurunun konumunu hem de o yazar ile çeviri dili okurunun konumunu kavrayabilmek, bu iki konum arasındaki uçurumu tanılayarak köprüleyebilmek görevini yüklenir. Bu noktada yazınsal çeviri eşdeğerliliği, bir dilsel sözcenin, değişik dillerde, değiştirilmiş zaman, yer, kültür konumunda aynı iletişimsel işlevi gerçekleştirmesiyle sağlanır."


....

Kitap John Keats'in bir şiiri ve çevirisiyle açılıyor:

"Ünlü ozan John Keats (1795-1821), en güzel şiirlerinden birinde, yurttaşı George Chapman'ın on altıncı yüzyıl sonunda yapmış olduğu bir Homeros çevirisini ilk kez okumanın coşkusunu dile getirir. Eski Yunanca bilmez Keats. Çeviri buluşturur onu Homeros'un yirmi yedi yüzyıl öteden gelen gür sesiyle, düşsel dünyasıyla. Zaman, uzay, dil engelleri birden kalkıverir ortadan. O coşkuyla ozan, bu unutulmaz okuma yaşantısını adı geçen şiirinde ölümsüzleştirir:

"Much have I travell'd in the realms of gold
And many goodly states and kingdoms seen;
Round many western islands have I been
Which bards in fealty to Apollo hold.
Oft of one wide expanse had I been told
That deep-brow'd Homer ruled as his demesne;
Yet did I never breathe its pure serene
Till I heard Chapman speak out loud and bold:
Then felt I like somer watcher of the skies
When a new planet swims into his ken:
Or like stout Cortez when with eagle eyes
He stared at the Pasific -and all his men
Looked at each other with a wild surmise-
Silent, upon a peak in Darien."

"[Çok dolaştım altından ülkelerde
Nice görkemli devletler krallıklar gördüm:
Gezdim batının birçok adasını
Ozanların Apollon'u yücelttiği.
Hep adını işittim koca bir ülkenin
Alnı geniş Homeros'un egemenlik sürdüğü;
Ama hiç solumadım o ülkenin duru havasını
Chapman'ın gür yiğit sesini işitene değin:
Bir yıldız gözlemcisi gibiydim o an
Görüş alanına yeni bir gezegen giren;
Ya da yiğit Cortez gibi kartal gözleriyle
Pasifik'i süzen -bütün adamları
Birbirine bakarken çılgın bir şaşkınlıkla-
Sessizce, Darien'deki bir uçurumdan.]"

....

Kitapta Katharina Reiss dışında Güttinger, Koller, Lawendowski, Lefevre, Levy, Ludskanow, Jakobson, Wandruszka, Wermeer ve Wills gibi pek çok ad geçiyor. Verilen kaynak listesinde Reiss'ın 1977 ile 1984, Wills'in 1974 ile 1983 yılları arasında yayımlanmış beşer çalışması yeralıyor. Göktürk dili ve çeviriyi anlatıyor:

"Her dil, belli bir kültürün göstergeler dizgesiyle, belli uzlaşımlar, töreler, davranışlar, değer ölçüleriyle, kısacası somut insan yaşamıyla iç içedir. Her yazın metninde sunulan kurmaca dünyanın art-alanında da, bütün bu etkenler yürürlüktedir. Başka dillerin tanımladığı başka dünyaların tanıtılmasıdır çeviri bu yönüyle."

"İnsanın kendi yaşam çevresi dışındaki olgularla düşleri bilme çabasının bir sonucudur çeviri. Değişik toplulukların, ulusların, bilim, sanat, düşünce alanındaki çabalarını birbirleriyle paylaşabilme yoludur. Bu yol, insanoğlunun ayrı diller konuşması gerçeğinin yanı sıra, Babil'den beri hep var olagelmiştir. Bu yönüyle tek tek diller ötesinde bir ortak dildir çeviri, dillerin dilidir. Kıskanç bir tanrının, insanoğlunu bölüp dağıtmasından doğan olumsuz sonuçlara Prometheus'ça bir başkaldırmadır."

"Keats'in şiirinde coşkuyla dile getirildiği gibi, çeviri yeni bilgi alanlarına açılmanın yoludur. Tarih boyunca birçok uygarlıkta, aydınlatma dönemleri çeviriyle başlamıştır. Her toplumda, her çağda, sanat, bilim, düşünce alanlarında özgün yaratıcılığın, açık ya da dolaylı olarak, çeviriyle beslendiği su götürmez bir gerçektir."

Çeviriyle dil arasındaki ilişkiden, etkileşimden söz ediyor:

"Her metni, içinde oluştuğu toplumsal konum gereği belirleyen birtakım iletişimsel özellikler vardır. Bu özellikler, metnin göndericisine, alıcısına, iletisinin niteliğine göre değişiklik gösterir."


"Bir metnin iletişimsel özellikleriyle, çevirisinde benimsenecek tutum arasındaki ilişki, ilkçağdan beri çeviri araştırmasının üzerinde durduğu noktalardan biri olmuştur."

Çeviri sorununa metin türü açısından bakan ilk çevirmen olarak Latince'ye Kutsal Kitap'ın ünlü Vulgata çevirisini yapan ermiş Hieronymus'un adını vererek ilkçağın bir başka ünlü çevirmeni Cicero'nun izinden gittiğini belirterek iki temel çeviri tutumunu aktarıyor:

verbum e verbus: sözcüğü sözcüğüne çeviri
sensum exprimere de sensu: anlamın çevirisi

....

Cicero kendi çevirilerinin hemen hepsinde anlamın özgürce aktarılmasını benimsemiş. Hieronymus ise genel olarak Kutsal Kitap metni için sözcüğü sözcüğüne bir çevirinin, dindışı metinler için de anlam çevirisinin uygun düşeceğini belirtmiş. Yüzyıllar boyunca birçok çevirmen ya Cicero'nun "ut interpres" diye adlandırdığı sözcüğü sözcüğüne çeviri, ya da "ut orator" dediği anlam çevirisine bağlanmış, bunlardan birinin doğruluğunu ötekine karşı savunmuş.

19. yüzyıl başında Alman düşünürü, tanrıbilimci Friedrich Schleiermacher Berlin'de Krallık Bilimler Akademisi'nde okuduğu "Çevirinin Değişik Yöntemleri Üstüne" başlıklı incelemesinde, çevrilen metin türüyle uygulanacak çeviri yöntemi arasındaki ilişkiye özel bir önem vermiş, düşüncelerinin çeviri kuramının gelişmesine katkısı büyük olmuş.

Schleiermacher metinleri genel olarak iki öbekte değerlendirmiş, bir yanda sanat metinleriyle bilimsel metinler, öte yanda gündelik iş yaşamını ilgilendiren metinler.

Göktürk, gündelik iş metinlerindeki anlamın saptanmış niteliğiyle doğrudan doğruya kavrandığını ve değişik kişilerce kavranışının pek ayrımlılık göstermediğini, öznel dil kullanımıyla oluşmuş bilim-sanat metinlerininse alışılmış anlam kalıplarının ötesine geçmeyi amaçladıklarından çoğul anlamlı iletilerinin ancak yorumla ve dolaylı olarak kavranabileceğini belirtiyor. Bilimsel metinler için ileri sürülen özgünlüğün insan bilimleri için genellikle doğru olsa bile, 1945'ten sonra kitle iletişiminin hızla gelişmesi sonucunda deneysel bilimler için geçerliliğini yitirmiş durumda olduğunu söylüyor.

Ancak bu görüşü doğrulamayan özgün doğa bilimleri metinleri de olabildiği, bilimin genişlettiği evrenden yola çıkarak farklı boyutlar açan bazı metinlerin standart ileti sınırlarının ötesine geçtiği söylenebilir.

....

Aktürk standart bir çeviri örneği olarak Basel kentinin bir gezi kılavuzundaki, kent içi ulaşımla ilgili kısa bilgi veren Almanca metni İngilizce, Fransızca, Almanca ve Türkçe çevirileriyle birlikte veriyor. Çevrilmesi kolay olan bu tür metinlerin sorunsuz ve bilgisayar çevirisine de daha yatkın olduğu söylenebilir.

Çevirmenin görevi, "tek tek sözcükler ya da tümcelerden çok metinleri çevirmek" olarak tanımlanıyor, çevirmenin hem kaynak dilin, hem de
çeviri dilinin işleyiş düzenini çok iyi bilmesi, ikisinde de dilbilgisel öğeleri çözümleyebilecek yetide olması gerektiği vurgulanıyor.

Aktürk, seslenilecek kesimin önemli olduğunu söylüyor:
.
"Bir metnin kendi somut dilbilimsel işlevleriyle kendi dışındaki hangi okura ulaşmak istediği, çeviri açısından önemli bir noktadır"

Gönderici ile alıcının düzeylerinin, yazarın okura nasıl önyargılarla yöneldiğinin önemli olduğunu, metin dışı etkenlerin göz önünde tutulup tutulmamasının metnin işlevsel yapısını etkilediğini, iletinin konusunun ve metnin amacının önemli olduğunu belirtiyor.

....

"Hiçbir gerçek sanat yapıtı, anlamı ile güzelliğini çırılçıplak ortaya sermez."

Yazının başında da aktarılan bu sözü sanatla çeşitli düzeylerde uğraşan, sanatı izleyen kesimler onaylayabilecektir. Sanata uzak olan, ya da onu yalnızca bir eğlenme, rahatlama ya da yön verme aracı olarak görenlerse kuşkulu yaklaşacaktır. Öte yandan, sanatın ve çıplaklığın birlikte düşünülmesi resimde, heykelde ve fotoğrafta önemli yer tutabilen nü yapıtları da akla getirecektir. Yaşamak için tüm canlılar gibi dokunmak ve yaşamını sürdürmesi için gerekli nesneleri ve alanları ele geçirmek için programlanmış insanın, sanattaki çıplaklığı bir metafor olarak algılaması kolay değildir.


Bu nedenle, evrendeki yerini en azından kendi dünyasından oraya açılan yolları görüp okuyabilecek kadar kavramamış bir izleyici, çırılçıplak gösterilmiş bir bedenin aslında evrenin erişilmemiş sırlarıyla örtülmüş olabileceğini düşünemez ve ardında gizli çözülmemiş sonsuz ayrıntıyı göremez. Çıplaklığın yalnızca çıplaklık olmadığını, zamandaki ve uzaydaki konumuyla göndericisinin ve alıcısının durumlarına bağlı olarak sürekli değişen anlamlar taşıdığını algılayamaz. Evrende yalnız olan insanın çırılçıplaklığıyla cisimleşmesinin yaratacağı etkilerin ulaşabilmesi, izleyicinin bulunduğu zamanı ve mekanı aşarak farklı boyutlardan bakabilmesine bağlıdır. Gerçek bir sanat yapıtını yalnızca kısa bir mesaj olarak özetleyen alıcı, onun açabileceği yolları bulamamış, geçememiş, engelleri aşamamış, varılabilecek yerlere varamamış, kendi yerini bulacağı büyülü odaya ulaşamamış demektir.

Akşit Göktürk, bir çevirinin özgün yapıttan daha iyi anlaşıldığı için övülmesini doğru bulmuyor:

"Ara sıra, bir roman, şiir ya da oyun çevirisinin, özgününden bile daha iyi anlaşıldığı söylenerek, sözde övüldüğüne tanık oluruz. Oysa böyle bir değerlendirme, yazın çevirisinin sağlığı açısından bütünüyle çarpıktır."

"Kötü çevirmenin, bir yazın yapıtını çevirirken, anlam yönünde yapacağı olur olmaz açımlamalar, özgün dilde istediğini güç anlatan kötü yazara bir yardım olur belki, ama ne o yazarı kurtarır, ne de o çevirmeni yüceltir."

Göktürk, yeterlilik ve eşdeğerlilik arasındaki ayrım üzerinde duruyor. Nesnel bilgi içerikli metinleri değerlendirmek için kullanılabilen yeterlilik kavramının sanat metinlerinin çevirisinde sağlıklı bir ölçüt olamayacağını vurguluyor.

"Öte yandan, büyükler için yazılmış bir kocaman romanın, Kutsal Kitap'ın, İlyada'nın, Don Quijote'nin ya da bir Shakespeare oyununun çocuklara özetlenerek çevrilmesi de, eşdeğerliliğin değil, olsa olsa yeterliliğin söz konusu olduğu bir durumdur. Bunlarda da içeriğin yeterli bir biçimde aktarımı, sanatsal etkinin karmaşık eşdeğerli işlevlerle aktarımından daha ağır basar."

"James Joyce'un, Samuel Beckett'in, Günther Grass'ın, J.L. Borges'in yapıtları türünden metinlerin, bu amaçla bile bir özet çeviriye elverişli olamayacağı, hele içeriksel çevirilerinin hiç yapılamayacağı apaçıktır."

Bir dil ile kültürün belli bir evrede bir yapıtın ancak yeterli bir çevirisine elverişli olabileceğini, eşdeğerliliğin sağlanmasına yetmeyebileceğini belirterek Batı romanlarından Türkçe'ye yapılmış ilk çevirileri örnek gösteriyor:

"Türk yazınında roman türü anlatı geleneğinin bir karşılığı olmadığından, batı toplumlarının kültürü ile yaşamı da yeterince tanınmadığından, bu ilk çeviriler, çoğunlukla ikinci dilden yapılan özetleyici uyarlamalar olmaktan öteye geçememişlerdir. Sözgelişi, Ahmet Lütfi'nin 1864 yılında Arapça'dan çevirdiği Hikaye-i Robenson bu niteliktedir."

Akşit Göktürk, Karl Bühler'in 1934'te yayımlanan Dil Kuramı adlı yapıtında ruhbilim doğrultulu "Organon Modell" bölümlemesinde
geliştirdiği temel dilsel göstergenin üç ana işlevini aktarıyor:
1. Betimleme İşlevi
2. Anlatım İşlevi
3. Seslenme İşlevi


Üç temel dilsel işlevden yola çıkılarak geliştirilmiş metin anatürleri görüşünün bütün diller için geçerlilik taşıdığını, betimleyici, anlatımcı ve seslenici nitelikte her dilde sayısız örnek bulunabileceğini, çeviride gözetilecek temel ilke kaynak dil metnindeki işlevlerin çeviri metninde de sürmesi olduğu için metin ana türleri yaklaşımının sağlıklı bir çıkış noktası sağlayabileceğini belirtiyor.
Ancak her metnin iletişimsel yapısının tek işlevle açıklanamazlığı nedeniyle çevirmeni sayısız sorunun beklediğini ekleyerek Robert de Beugrande ile Wolfgang Dressler'in betimleyici metinler, anlatı metinleri, tartışma metinleri, yazın metinleri, şiirsel metinler, bilimsel metinler, öğretici metinler gibi türlerle getirdikleri ayrımdan ve toplumdaki metin geleneklerinin etkisinden, çevirmenin ayrıntıları hem kaynak hem çeviri dilinde kavraması için diller ardındaki kültürleri yeterince tanıması gerektiğinden söz ediyor.

İki dilli yazarların, çok dilli ülkelerin yazın çevirisine kültürel uçurumların aşılmasına katkıları bu nedenle büyük olabilir.

....

"Dil içindeki metin gelenekleri, kültürün akışına göre değişikliklere uğrayabilirler. Gerçekte, sessizce etkilerini yürüten bu gelenekler, yazılı olmayan kurallar gibidir."

İletişim açısından metin türü geleneklerinin tanınmasının anlamına değinen Göktürk, üç etkiden söz ediyor. "Bunlardan birincisi, hangi gelenekten bir metin karşısında olduğumuzu gösterecek belirtilerdir. İkincisi, belli bir beklenti durumunun uyandırılması, üçüncüsü de metni kavrayışımızın yönlendirilmesidir." Bunları açıklamak için mahkeme kararı, kısa hayvan öyküsü ve maç yazısı, yayınevi reklamı ve eleştirmen yazısı örneklerini veriyor.

"Böylece bu iki okuyuştan her birinde, metni başka bir dilsel işlevin, başka bir metin türü geleneğinin örneği olarak görürüz. Bütün bu ayrıntılar, metinlerin doğru anlaşılmasını sağladıkları gibi, çevirmence bilincine varıldıklarında sağlıklı bir çevirinin de temelini oluştururlar."

Metin türlerini bütün diller için geçerli genel metin türleri, birden fazla dilde bulunan metin türleri ve tek dile özgü metin türleri olarak üç grupta değerlendiriyor.

"Birinci öbekte, bir yazı kültürü olan her dilde bulunabilecek masal, destan, mektup, sözleşme, şiir; ikinci öbekte, sone, gazel, balad, 'limerick'; üçüncü öbekte de Japon 'no' oyunları ya da 'haiku' şiirleri, Türkçe'deki mani gibi metinler yer alır."

Gazel, rubai, sone, deneme gibi türleri değerlendirerek farklı yerlerdeki etkilerini inceliyor.

....

Akşit Göktürk, göstergebilim açısından bakıldığında bir yazın metninin kavranışında yazar ile okurun tepkisinin gündelik dil kullanımındaki genel kuralın tersine her zaman birbirini bütünler nitelikte olmadığını vurguluyor:

"Birçok durumda okur, bir yazın metnindeki örtük anlamları da kendi kavrayışınca açık kılma eğilimindedir. Bu örtük anlamların, bireysel okurlarca hangi yönde açık kılınacağı ise, yazarca öngörülmüş bir şey değildir."

Yazın metninin bu işlevsel özelliğini uzmanların değişik biçimlerde adlandırdıklarını belirterek Mukarovsky'nin "doğal devinim yitimi" (1964), Eco'nun "açıklık" (1968), Ingarden'in "çok sesli uyum" (1968), Iser'in "belirlenmemişlik" (1970), Schmidt'in "çoğul işlevlilik" (1971) ya da "çok-değerlilik" (1979) kavramlarından, yazın metninin anlamını okuyucunun yaratıcı edimiyle kazandığından söz ediyor:

"Gerçekte yazın okuru, metin içinde, yaratıcı bir düşgücünün katkısıyla yol alır anlama doğru. Metnin anlamını kendisi yaratır bir bakıma, hazır bulmaz."

"Çeviri araştırmasını yazın metni işte bu noktada zorlar, katı, kesin yöntemlerle ele alınmaya gelmez. Sözgelişi, hiçbir şiir, okurunu doğrudan doğruya metin dışı bir gerçekliğe göndermez. Dilsel gösterge olarak şiir ile metin dışı herhangi bir nesne ya da durum arasında karşılıklı, örtüşen bir ilişki yoktur. Kendi başına, bağımsız bir dilsel bütündür yazın metni."

"Yazın metinlerinde yalnız düzanlamlarından değil, büyük ölçüde yananlamlarından da yararlanılır. Üstelik bu yananlam ilişkileri, dilin yerleşik düzenlerinde var olan anlam alanlarındaki belli olasılık dizilerine dayanmak zorunda değildir."

"Özgün olmak, yeni olmak, varlığının temelidir sanat metninin. Çok yönlülüğünün, belirsizliğinin, çok anlamlılığının başlıca nedeni de budur."

Çeviribilim İçinde yazın çevirisinin yerini anlatırken değişik işlevli metin türlerinin toplumda belli uzlaşımlar, kalıplaşmış geleneklerle kurallar oluşturduklarını, sözcük, dilbilgisi, deyim, metin kuruluşu, metin yapısı, metin biçimi, noktalama gibi düzeylerde geleneksel kurallaşmalardan söz edilebileceğini, yazın metinlerininse böyle bir kurumlaşmadan uzak olduğunu söylüyor:

"Yazın metninde ise, roman, şiir, oyun, deneme gibi türler için son derece esnek biçim tanımları dışında, hiçbir dil düzeyinde (ses, sözcük, anlam, sözdizimi, bütün yapı) kalıplaşmadan söz etme olanağı yoktur. Her somut yazın metni yeni bir olgudur karşımızda."

"Çeviri, yaratarak yazmaktır - ama gelişigüzel anlamda, olanı yeniden yazmak ya da aktarmak değil, yazarlığın yazarlığıdır. Novalis belki de bu anlamda, ozanınozanı diye söz ediyordu çevirmenden."

Her özgün yazınsal yapıtın, bir dile, kültüre, tarihsel ortama, yazın geleneğine bağlı olarak bu özellikleri gösterdiğini, bir çeviri yapıtın da çeviri dilinin bütün bir dil-yazın dizgesi içinde aynı özellikleri sürdürmek zorunda olduğunu belirtiyor. Yazın çevirisinin çok yönlü ilişkileri nedeniyle bu tür çeviriye yön verecek ilkeler koymanın güçlüğünden söz ediyor.

Bir dilden ötekine doğrudan çevirinin bu dilleri konuşan toplumlar arasında bir kültürel yakınlığın bulunduğu durumlarda daha kolay gerçekleştiğini, Yunanca'dan Latince'ye, Arapça'dan Farsça'ya, Çince'den Japonca'ya, Hintçe'den Çince'ye ilk çevirilerin bu nitelikte olduğunu belirtiyor. Kültür birliğinin olmadığı durumlar için ikinci bir dilin aracılığının hoşgörülmesini, Abbasiler'in döneminde, dokuzuncu yüzyılda felsefe ve bilim alanındaki Yunanca kaynaklardan önemli bir bölümünün Arapça'yla Süryanice, devlet yönetimi ve saray töresi gibi konuların Farsça, matematik konularının Hintçe üzerinden çevrilmesiyle örneklendiriyor.

Çeviri ve yazın dünyasını irdeliyor:

"İki ayrı dildeki yazma uğraşıyla okuma uğraşının bütün karmaşık sorunlarını bir yumak gibi içerir çeviri süreci."

"Her yazın yapıtının sunduğu metinsel dünya, toplumca benimsenmiş gerçek deneyler dünyası örneği karşısında, yeni bir seçenek olarak yer alır."

....

Akşit Göktürk, çeviri eşdeğerliliğini kendi aralarında ilişkili olabilecek beş temel düzeyde ele alan Werner Koller'in bölümlemesini aktarıyor:

1. Düzanlamsal eşdeğerlilik.
2. Yananlamsal eşdeğerlilik.
3. Metin türü gelenekleriyle ilgili eşdeğerlilik.
4. Dil-kullanımsal eşdeğerlilik.
5. Biçimsel eşdeğerlilik.

Çeviri eşdeğerliliğiyle ilgili düşüncelerini yeterlilik kavramı üzerinde temellendiriyor. Düzanlamsal eşdeğerliliğin metnin nesnel konusuyla, metin dışı göndergesel anlamıyla ilgi olduğunu belirtiyor. Biçimsel eşdeğerlilik için yalnızca iletişimsel içeriğin değil, biçem özelliklerinin ve özgün anlatımın da çeviride benzer bir estetik etki sağlamak için aktarılması gerektiğini vurguluyor. Proust,
Joyce ve Virginia Woolf gibi yazarların romanlarında kullanılan bilinç akışı yöntemini çağdaş insan bilincinin ayrıksı, yalnız, kendine dönük öznelliğini anlatabilmenin bir yolu olarak nitelendiriyor.

Yazın yapıtı ve çeviri ilişkisini değerlendiriyor:

"Her yazın yapıtı, bireysel bir kafa ile düşgücünün, daha önceki örnekleri yinelemeyen, bir özgün yaratısı olmak zorundadır."

"Her çeviri, bir bakıma, belli bir oranda da olsa, çevirmenin parmak izlerini taşır. Ama bu izlerin en çok görüldüğü alan, yazın yapıtlarının çevirisidir."

"Yazın çevirmenini bekleyen bir güçlük, yazınsal bir metnin çevirisi sırasında, zaman zaman bu metnin örgüsünde yer alan yazındışı metin türleriyle de başetmek zorunda kalmasıdır."

"Yazın çevirmeni kendi kişisel konumu içinde, dünya görüşü ile alımlama yetileri apayrı yönde gelişmiş bir okur kitlesi için, başka bir kültür ortamının, yazın geleneğinin, yaşama biçiminin diline çevirir bir yapıtı."

T. S. Elliot'ın bir yazın geleneğine yeni katılan yapıtlarla ilgili sözlerini, dildeki yeni çeviri yapıtlar için de geçerliliğini koruduklarını belirterek aktarıyor:

"Yeni bir yapıtın yaratılmasıyla ortaya çıkan durum, aynı zamanda o yapıttan önce gelen bütün sanat yapıtlarını da etkiler."

....

"Hiçbir gerçek sanat yapıtı, anlamı ile güzelliğini çırılçıplak ortaya sermez."

Çıplaklığın çevirisi yapılabilir mi? İnsanın, üzerine yapışmış tüm fazlalık ve pisliklerini atıp, dünyanın neresinde olursa olsun, evrendeki yerini görüp anlayıp bileceği yepyeni bir bakış açısı herkese ulaşabilir mi?

"Yeni bir yapıtın yaratılmasıyla ortaya çıkan durum, aynı zamanda o yapıttan önce gelen bütün sanat yapıtlarını da etkiler."

Dillerin dilsizliği aşılabilir mi? Şimdiye dek yazılmış ve yapılmış tüm işler, sonunda evrenin uzak aynasında kendini çırılçıplak görebilen insanın gözünde yeni anlamlar kazanır mı? İnsanların birbirlerine, doğaya, evrene ve zamana olgunluk çağı gözleriyle bakması sağlanabilir mi? Çekilen acılar dinmese bile, hiç değilse azalabilir mi?

1. Mehmet Arat, Kitap Arkası, Çeviri: Dillerin Dili, http://kitapdili.blogspot.com.tr/2015/09/ceviri-dillerin-dili.html

13 Nisan 2019 Cumartesi

Kadının Tarih Sahnesine Dönüşü ve Anaerkil Dönem Homeros'u


Bir süre önce kendimce yanıtını vermeye çalıştığım bir soru sormuştum:

"Peki, kadınlar nerede?" (1)

Sonra bir dönem neredeyse Troya'da yaşar oldum:

"Bir süredir İlyada'yla yatıp İlyada'yla kalkıyorum. Geçmişin gizemlerine açılan büyülü bir kapı, bugünü anlamanın şaşırtıcı bir yolu gibi yaşamıma girdi." (2)

Bir savaşı anlatmasına karşın İlyada, o dönemdeki yaşamla ilgili ipuçları veriyordu. Azra Erhat, Anadolulu kadınların daha basit bir yaşam süren Akha kadınlarından çok üstün olduğu yorumunu yaparken İlyada'da anaerkil dönemin izlerinin bulunduğuna değiniyordu. İlyada'nın Kitap Arkası'nda (3) bunların bazılarını aktarmıştım:

"Minoen Girit uygarlığı 2400'den 1400'e bir yandan Mısır ve Mezopotamya'nın eski kültürleriyle, öte yandan Yunanistan ve Anadolu'yla alışverişi sağlayarak bin yıl boyunca Akdeniz'e ışık saçmış. Anadolu'dan gelmiş Ana Tanrıça tapımı ile birlikte kadının egemen olduğu anaerkil düzeni uzun zaman yaşatmış. Yunanistan'dan gelme kavimlerle bu düzen bozulduysa da İlyada'da izlerine rastlanıyormuş. Bir kadının kaçırılmasıyla başlayıp yıllar süren Troya Savaşı, Homeros'un anlattığı Troya'da kadının çok önemli ve üstün tutulması bunun örnekleriymiş."

"Homeros destanlarında anayla oğul, anayla kız arasında tadına doyulmaz sevecenlik ilişkileri canlandırılıyormuş. Erhat bunu, merkezi Anadolu'da bulunan anaerkil bir toplum düzeninin kalıntıları olarak açıklıyor. Troya'daki aile yaşamının uyumundan, ihtiyar Priamos'un oğulları, gelinleri, kızları, damatları ile birbirini seven, sayan, destekleyen bir topluluk olduğunu söylüyor."

Troya'daki yaşamla ilgili anlatılanlar, gerçekten de daha sıcak ve eşit bir ilişki düzenini çağrıştırıyor:

"Homeros'un kendi işlerini görmeye alışmış yiğitleri evlerini de kendileri yaparmış. Paris, Helene'yle oturacağı evi Priamos'un evine bitişik olarak yapı ustalarının yardımıyla kendisi yapmış. Priamos ve elli oğlu yan yana dizili 'thalamos' denilen evlerde otururmuş. Konağın en büyük odası 'megaron' denilen, ortasında büyük bir ocak, tavanında dumanın çıktığı ve gün ışığının içeri girdiği bir delik bulunan yermiş. Ev sahibi konuklarını burada kabul eder, yemekler ocakta pişirilir, yanan ateş içeriyi hem ısıtır, hem aydınlatırmış. Eşyalar yalınmış, içeride oturulan tahtlar, iskemleler, üstlerine postlar ve örtüler serilen sedir ve arkalıklı iskemleler bulunurmuş. Yemek zamanı hizmetçilerin getirdiği küçük masalar konukların önüne konarak ekmek, şarap, kızartılıp doğranmış et tahta veya maden tabaklar içinde getirilirmiş. Yemek elle yenir, sonrasında ibrikle leğen gelir, eller yıkanırmış."

"Anlattığı savaş da bir kadın yüzünden çıkmış İlyada'da birbirinden güzel ve ilginç kadın tipleri varmış. Evlerde düzeni kadın yönetir, hizmetçilere bir iş yaptıracağında erkek ona başvururmuş. Kadının ilk işi bütün ev halkının giyimini sağlayacak kumaşları dokumakmış. Lydia'nın doğusundaki Maionia gibi Anadolu bölgelerinde ince nakış işlerinin de yapıldığı olurmuş. Erhat, Anadolulu kadınların daha basit bir yaşam süren Akha kadınlarından çok üstün olduğu yorumunu yapıyor. Homeros, Troyalı kadınlar için 'helkesipeplos' sıfatını kullanarak elbiselerinin yerlerde süründüğünü söylüyormuş. Kadınların giysilerinde Girit fresklerinde görüldüğü gibi göğsü yukarı kaldıran kemerler bulunur, kadınlar memelerini iri göstermek için bir çeşit korse takarlarmış. Kadınlar süslerine de düşkünmüş, Hisarlık kazılarında altın gerdanlıklar, yüzükler, iğneler bulunmuş. İnsanlar temizliğe de düşkünmüş, erkekler yolculuk ve savaş dönüşü banyo yaparlarmış. Homeros dünyasında kadın yemek pişirmeye karışmıyormuş. Hayvanları erkekler kesiyor, etlerini şişleyip onlar pişiriyormuş. Kadınlar erkeklerin şölenine katılmayarak yemeklerini kadınlar katında yermiş."

Eşitsizliklerin büyüdüğü savaşlar çağında kadın, tarih sahnesindeki gücünü artık yitirmiş olmalı. Homeros'un destanlarında anaerkil döneme ilişkin fazla iz bulmak kolay olmasa gerek. İlyada'nın yaşandığı yıllardan çok öncesini, kadınların eşitlik ve barış toplumunu anlatmış bir anaerkil dönem ozanı yaşamış mıdır?

Ataerkil düzenin savaşını anlatırken Homeros, o dönemin yaşamıyla ilgili çok fazla bilgi vermişti. Anaerkil dönemle ilgili hiç değilse bazı söylenceler, mitolojik öyküler, tarihsel bilgiler olmalı. O dönemin bir kadın ozanı olsa neyi, nasıl yazardı? Böyle bir yapıt var mıdır? Yoksa bile canlandırılabilir mi?

Burcu Kaya Erdem ve Özge Baydaş Sayılga'nın yazısı (4) Avatar filmi (5) bağlamında ataerkil ve anaerkil toplumun tarihsel savaşımını inceliyor, yaşanan değişimleri özetliyor:

"İlk dönemlerde insan; üretken, verimli, yaşama can veren doğa anasının kucağında, kadının üretimde etkin role sahip olduğu anaerkil toplum yapısı ve soyun anadan çocuğa geçtiği ana hukukuna bağlı bir toplumsal yaşam sürdürmüştür. Üretim araçlarının gelişmesi ve bu araçların erkeğin egemenliği altına girmesiyle kadın, toplumsal ve iktisadi yapıdan, üretim ilişkilerinden geriye itilmiştir. Ayrıca süreç içinde, cinsiyetlerin ötesine geçen düalist algı bağlamında toplum; zengin ile fakir, köle ile efendi, yöneten ile yönetilen ayrımında temellenen sınıflı toplum yapısı ile günümüze değin farklı biçimlerde gelişen, en sonunda küreselleşme çağının sanayi kapitalizmi olarak zuhur eden ataerkil yapıya ulaşmıştır. Ataerkil sistem ilk olarak “yasalar”ı ile toplumu denetlemeye ve egemenliği altına almaya girişmiş, buna yönelik olarak da zor kullanma araçları ile cezalandırma sistemlerini geliştirmiştir. Zor kullanmanın en gelişmiş aracı ise, bugünün ataerkil toplum yapısı içinde, ordudur. Askeri ve silahlı gücün örgütlü simgesi olan ordu, ataerkil toplum gövdesinin eril cinsel organı gibidir."

Savaşın doğaya karşı da sürdüğünü belirtiyor:

"Ataerkil toplum yapısının üstyapı kurumları ile kadına ve kadınlığa karşı verdiği egemenlik savaşı, bilime ve doğaya karşı da verilmiştir. Bilim, meta üretiminin bir aracı olmuştur. İnsanın doğa içinde hayatta kalma savaşı ise, anaerkil sistemden ataerkil sisteme geçişle birlikte, günümüze değin değişerek gelişmiş ve sonunda, doğaya karşı da bir savaşa dönüşmüştür. Ataerkil insan için doğa, kutsallığını çoktan kaybetmiş ve artı değer uğruna geri dönüşümsüz, sömürülebilecek bir kaynak haline gelmiştir."

Avatar filminde şirket yöneticisi, bilim kadını ve askeri birlik komutanıyla kurulan üçlü yapının modern kapitalist toplumun çatısını simgeleyen bir üçgeni oluşturması nedeniyle önemli olduğunu söylüyor:

"Avatar filminde, öykünün geçtiği Pandora gezegeninde yaşayan anaerkil klan ile karşı karşıya gelen, gezegenin eşsiz biyolojik dokusunu, 'dünya için değerli' bir maden uğruna yok etmeye hazır, ordu gücünü elinde hazır bulunduran, dünyalı bir şirketler grubu bulunmaktadır."

İnsanlık tarihinde anaerkillik ve ataerkilliğin tarihsel gelişimini özetliyor:

"Tarih öncesi çağlardan itibaren, insanın on binlerce yıl, anaerkil toplumsal sistem içinde, eşitlikçi bir toplum yapısında yaşadığı düşünülmektedir. Bununla birlikte insan, yaklaşık olarak son beş bin yıldır, ataerkil düzenin köleci toplum yapısında ortaya çıkan iktidar sahiplerince, insanın insanı köleleştirdiği toplumsal ilişki biçimleri içinde yaşamaktadır. Anaerkil toplumsal düzenin yüksek değerleri olan 'kadınlık' ve onun verimliliği ile ilişkili olan 'doğa' da, ataerkil sisteme geçişte, önce inanç alanı ile toplumsal belleğin, sonra da yasalar yoluyla doğrudan iktidarın hedefi haline gelmiştir. Bu köleci sistemde, sadece doğa ve kadın değil, gittikçe sınıflı hale gelen bir toplum yapısının gereği olarak, erkek de erkeğin kölesi haline gelmiştir."

'Avatar' kavramından ve filmin konusundan söz ediyor:

"Hindu mitolojisinde, 'Avatar', tanrıların yeryüzüne indikleri zamanda büründükleri şekillerdir ve özellikle tanrı Vishnu’nun enkarnasyonu için kullanılmaktadır. Buna göre tanrılar, yeryüzünde diğer insanlara, insan veya hayvan gibi görünmektedirler. Avatar terimi, James Cameron’un filmi 'Avatar'da da, Hint mitolojisindeki anlamına yakın bir biçimde kullanılmıştır. Film, 22. yüzyılda, dünyanın çok uzağında bulunan Pandora gezegeninde geçmektedir. Pandora’ya giden dünyalı grubun amacı, gezegende bulunan bir madeni çıkarmak ve dünyaya götürmektir. Bu, bir kilosu dünyada yirmi milyon dolar değerinde olan 'unobtainium' isimli bir madendir. Oysa bu madenlerin üzerinde oturan ve yerlerini terk etmek istemeyen yerli klanlar vardır. Yerli toplulukların yaşamlarında merkezi öneme sahip olan gezegenin doğal yapısı, aslında Pandora’nın gerçek zenginliklerini taşımaktadır."

Filmin, anaerkil bir sistemde yaşayan Naviler'ini anlatıyor:

"Naviler, gezegende yaşayan diğer kabileler gibi, klan sistemi içinde yaşamaktadırlar. Üretim biçim ve ilişkilerine dair filmde çok fazla ayrıntılı bilgi verilmese de, taşıdıkları oklardan, avcılık ve toplayıcılıkla geçindikleri anlaşılmaktadır. Ölen bir canlı, ne kadar vahşi ve saldırgan olursa olsun, ölüm sebebi ne olursa olsun, saygı görmeli ve bu bir besinse doğaya karışan ruhuna teşekkür edilmelidir. Navilerin inanç sisteminde ana Tanrıça Eywa çok önemli bir yere sahiptir. Eywa, dişidir ve Pandora’nın Doğası’dır. Bütün ruhlar ve bedenler ona aittir. Navi klanının örgütlenme biçimi de buna uygun bir şekilde eşitlikçi ve ilkel bir toplum düzeni olarak sergilenmiştir. Klanın lideri olan Neytiri’nin babası Eytukan’dır. Annesi Moat ise, Eywa’dan gelen mesajları yorumlayan, sezgileri güçlü ve biri yaralandığı zaman onu iyileştiren veya tanrı Eywa’nın huzuruna çıkarıp, toplu dua şarkıları yöneten kadın 'doktor/büyücü' ve klanın spiritüalist lideri olarak karşımıza çıkmaktadır. Üstelik, toplulukla ilgili kararların alınmasında son karar merciidir."

....

Hakan Bilge, Sanatlog'da Avatar filmine sinemadaki yeri açısından bakarak yorumluyor:

Muhafazakârların doğa figürüne başvurmalarının nedeni doğanın asli bir varoluşu ve otoriteyi ima etmesidir. Doğa betilemeden önce var olandır, doğruluğu aşikâr olan, söylem ve müzakerenin her türlüsünün dışında ve öncesinde yer alandır.” (Michael Ryan & Douglas Kellner, Politik Kamera)

"a) Milyon dolar bütçe
Görsel efekt çılgınlığı 3D vizyonla sinemanın sanal bahçesinde popcorn sinemasal ahlakı (mainstream/konvansiyonel sinema) için elzem birer görüntü yumağına dönüşüyor."

"b) Özdeşleşim politikası
Beyaz Adam’ın gözü, alışkanlıkları, hareket ediş ve düşünüş tarzı üzerinden kurgulanan Hollywood yapım siyaseti, Avatar’da da kutsi Beyaz Adam’ı yegâne kurtarıcı olarak biçimlendiriyor."

"c) Kurtarıcı fikri
Sessiz çoğunluk İsa Mesih’leri, Mehdi’leri, Atatürk’ün hayaletini bekleyedursun; sinema büyük kurtarıcılarını çoktan yaratmıştır bile. Çocuklar için Spider Man’ler, ergenlik çağındaki sivilceli gençler için Batman’ler ve hepsini kucaklayan; zencisini, çekik gözlüsünü, makarnacısını safına çağıran Avatar’lar…"

"d) İyiler ve kötüler
Son kertede iyi de kötü de birdir; iyi de kötü de Amerikalı ise eğer. Sessiz dönemler bittiğinden beri esas sesini yitiren, konuştuğu halde konuşamayan, duyabilmeye hazırbulunuşlu heteronom ahlaklıların kulak kabarttığı iktidarın papağanı sinema; halen sağır olmayanlar için konuşuyor."

Avatar filmine verilen yıldızlardan söz ederek "Peki, niçin?" diye sorup bitiriyor:

"Dünün Korelisi, Vietnamlısı; bugünün Afganlısı, Iraklısı, Libyalısı, Suriyelisi, İranlısı bu soruyu yanıtlayacaktır!…"

....

Anaerkil dönemin bir kadın ozanı, örneğin hasat tanrıçasının adını taşıyan bir Yalnız Demeter'i var mıydı, henüz duyulmadıysa bile bir gün sesi çağlar ötesine ulaşıp sözlerini iletebilir mi, bilmiyorum.

Günümüzde yazılacak bir anaerkil dönem öyküsünün erkek gücüyle simgelenen savaştan kurtulması pek kolay görünmüyor.

Gücün egemenliği bittiğinde, kadın tarih sahnesine döndüğünde, kadınlar ve onlar gibi düşünebilen erkekler barışa ulaştığında, savaşlar ve acılar geride kaldığında.

Belki de bulunur büyük kadın ozan Yalnız Demeter'in öyküsü. Ya da geçmişe bir köprü kuran yeni insanlarca yeniden yazılır.

....

Homeros'un anlattığı dönemler sonrasında evler epey değişti. Ama içlerinde yaşayanlar için önemleri hep aynı kaldı.

Rengarenk bir evin öyküsünü gördüğümde, önemleri sürse de epey değiştiklerini düşündüm.

Belleğime hiçbir zaman güvenemedim. Bu yüzden hep yazılı olanın, izlenebilir, kontrol edilebilir, yeniden düşünülebilir olanın peşine düştüm. Aynı nedenle, Mahmut Tali Öngören'in bir söyleşisinde duyduğumu sandığım sözleri, bu belirsizlik durumunu vurgulayarak aktarmak istiyorum. Söylediklerinde ilgimi çeken yan, aile albümlerine verilen değerle ilgili yorumu, kutsal denmese bile çok özel oldukları saptamasıydı. Nerede ve nasıl ekonomik koşullarda yaşanırsa yaşansın, bunların iyi korunan, çocukların kolay erişemeyeceği bir yerde saklandığını, adeta bir törenle çıkarılıp bakıldığını, özel konuklarla paylaşıldığını söylemişti.

Artık koşullar çok değişti. Belki birçok evde pek de fazla basılı fotoğraf, onların özenle yerleştirildiği albümler yoktur. Yerlerini yeni aygıtlarda saklanarak her an erişilebilen, dünyanın herhangi bir yerindeki dostlarla anlık ve sürekli paylaşılabilen sayısız görüntü aldı.

Yazar Mine Söğüt ve Karikatürist Bahadır Baruter’in Gümüşlük’teki evlerinin görüntülerine (7) bir rastlantıyla ulaşınca bir aile albümüne bakar gibi oldum. Ama evler ve fotoğraflar gibi, aileler de sürekli değişiyordu. Bahadır Baruter'in x-ist’teki sergisindeki evlerin, Bodrum'daki kendi evlerinden farkının nedeni bu olsa gerekti. Barış varken huzurlu ve dingin bir mutluluğun yuvası olabilen evler, düzen ve dengeler bozulunca acımasız savaşların sessiz hapishanelerine dönüşebiliyordu. Sergiyle ilgili söyleşi "Ressam Bahadır Baruter 'Evim Evim Güzel Evim' başlığı altında hazırladığı çarpıcı ama ürpertici resimleriyle bir kere daha 'aileyi' didik didik ediyor. "Evin içinde hep karanlık, zayıf bir nokta vardır" diyen Baruter'le bu hafta açılacak sergisi öncesi bir aradaydık" (8) girişinden sonra şöyle başlıyordu:

"Yataklarındaki gergedanın tepesinde yüzlerinde savaş boyalarıyla bekleyen çiftten ‘kurban’ edilecekleri evliliğe adım adım hazırlanan genç kadınlara... Hayatımıza mizah dergileriyle giren ressam Bahadır Baruter’in, başının hiç hoş olmadığı aile kurumundan çıkarttığı zihin açıcı ama karamsar manzaralar devam ediyor. Yine x-ist’te açılacak sergisi ‘Evim Evim Güzel Evim’ öncesi Baruter’le buluştuk; aileyi, karamsarlığı ve tabii ki gidişatı konuştuk."

Erman Ata Uncu'nun "Gezi'deki dayanışma ortamı da bir iyimserliğe yol açmadı mı sizde?" sorusuna Bahadır Baruter "Bir ara umutlanır gibi olsam da yanılgım karşısında daha da büyük bir hayal kırıklığına dönüştü" yanıtını veriyor.

"Eşiniz Mine Söğüt'ün de yazdıkları aynı karamsarlıkta" yorumuna "Çok keyifli, pozitif görünüp son derece depresif, melankolik bir dünyayı da tarif edebiliyor. Biz buyuz" diyor.

Sanatçılar, dış dünyayı içlerindeki uçurumlarla alışılmadık biçimlerde birleştirirler. Bu yansımalar zamana, bölgeye ve kişiye bağlı olarak sonsuz çeşitlilik gösterir. Dışarısı karardıkça içerisi aydınlanabilir, aydınlanıyor sanılırken ışık hepten yitebilir. Sanatçının görevi isteneni söylemek, isteyenleri onaylamak değildir. Bunu yapmak zorunda kaldıkça acısı büyür.

İçtenlikle gülebilmek için tek yol dünyanın değişmesi mi?



1. Mehmet Arat, Kadınlar Nerde?, http://www.sanatlog.com/sanat/kadinlar-nerde/

2. Mehmet Arat, Argos'tan Troya'ya, http://paylasim.lalabey.com.tr/yazihane/yazarhane/1636-mehmet-arat-argos-tan-troya-ya.html


4. Burcu Kaya Erdem, Özge Baydaş Sayılgan, Ataerkil ve Anaerkil Toplumun Tarihsel Savaşımının Avatar Filmi Bağlamında İncelenmesi, https://www.arel.edu.tr/pages/iletisimfakulte/dergi/ataerkil.pdf

5. James Cameron, Avatar, http://www.imdb.com/title/tt0499549/

6. Hakan Bilge, Avatar ya da Hollywoodvari Politik Manevralar, http://www.sanatlog.com/sanat/avatar-ya-da-hollywoodvari-politik-manevralar/

7. Ayşe Funda Aras, Rengarenk evin öyküsü, http://www.caferuj.com.tr/fotohaber/dekorasyon/rengarenk-evin-oykusu

8. Erman Ata Uncu, Asık suratlı bir felsefem var (Ressam Bahadır Baruter 'Evim Evim Güzel Evim' Sergisi), http://www.radikal.com.tr/hayat/asik_suratli_bir_felsefem_var-1188732

12 Nisan 2019 Cuma

İlyada'nın Öyküsü


İlyada birkaç yıl, hatta birkaç yüzyıl önce yazılmış bir yapıt olsa kuşkusuz böyle büyük ilgi çekmez, çok değerli bir kaynak olup zamana meydan okumayı, ününü sürdürmeyi hep başaramazdı. Yirmi beş yüzyıl öncesine uzanması, insanın öyküsünü bugün anladığımız anlamıyla ilk anlatan olması, onu insan düşüncesinde ve edebiyat tarihinde çok özel bir yere yerleştiriyor.

Şimdilerde moda olduğu söylenebilecek çoklu okumalara ve farklı yorumlara açık olma, okuyucunun katılarak yaşatmasını sağlama gibi yaklaşımların etkisinin İlyada'da fazlasıyla bulunduğu söylenebilir.

Homeros'un yaşamı ve İlyada'yla ilgili yazılanların çokluğuna karşın yine de temel kaynak, ozanın söylediklerinden ve yazıya aktarılabilenlerden kalanların, günümüze ulaşan destanların kendisi olmalı.

Bu topraklarda yaşayan insanlar olarak Hisarlık tepesinin bulunduğu yerlere gidebilmek, Troya'nın katlarının üzerinde gezebilmek, geçmişin görüntülerini bugünün toprağının ve çimenlerinin üzerinde hissedebilmek de bizim için bir ayrıcalık.

İlyada'nın öyküsü Homeros'a ve ondan epey önce söylenen diğer destanlara uzandığı için çok uzun, bu zor arayışta destanın kendisi ve Azra Erhat'ın önsözü çok iyi başlangıç noktaları sağlıyor. (1, 2) Edebiyat ve bilim tarihi de önemli kaynaklar getiriyor. Troya'nın geçmişi ve Homeros'un yazdıklarının tarihten günümüze süren etkisi sonu kolay gelmez bir araştırma konusu. Resimden sonra sinemada da bir temel oluşturabilen bu büyük kaynakla ilgili yazılmış on binlerce kitaba her an yeni kitaplar eklenmesi şaşırtıcı değil.

....

Homeros ve İlyada'yla ilgili derleyebildiklerim Kitap Arkası'nda (1,2) bulunabilir.

Sinema için yapılan "Perde Arkası" programlarından esinlenerek bir kitap tanıtımı yazmayı düşünmüştüm.

Sinema, üretim sürecinde çok kişinin katkısını gerektiren ve endüstrileşmiş bir alan. Perdeye yansıyanın dışında kalan pek çok süreç, anlatılması ve anlaşılması güç ayrıntılar, verilmesi gerekli ve anlamlı olabilecek bilgiler var. Kitaplarınsa söyleyeceklerini zaten yazdıklarıyla anlatmış olmaları beklenir.

Oysa her iki alanda da yönetmenin ve yazarın yapıt ortaya çıkarken yaşadığı koşullar, bunun öncesi ve aradan zaman geçtiyse sonrası önemlidir. Ürünü sağlıklı değerlendirmeler yaparak ve doğru bir yere oturtarak tartışabilmek için çoğu kez çok fazla ek ayrıntıyı bilmek gerekir.

İlyada'yla ilgili yazmaya çalışırken amacımın nesnel değerlendirmeler, güçlü eleştiriler yapmak olamayacağını gördüm. Yalnızca kendi yaklaşımlarıma göre nasıl baktığımı ve önem verdiğim yanları anlatmaya çalışabilirdim. Kitabın ister içinde, ister arkasında olsun.

....

İlyada'nın öyküsü Homeros'tan önce yazılmış destanlardan başlıyor. Bilim dünyasında Troya'nın varlığına inananlar ve inanmayanlar, destanların bütünlüğüne inanıp onları korumak isteyenlerle uygunsuzlukları atarak daha tutarlı duruma getirmeye çalışanlar arasında uzun tartışmalar olmuş. Azra Erhat kendi görüşünü İlyada'nın, "Homeros adında Anadolulu bir ozanın İ.Ö. dokuzuncu yüzyıl sularında yarattığı bir destan" olduğunu söyleyerek açıklıyor.

Hisarlık tepesini kazarken yaptığı yanlışlara, bulduğu defineyi kaçırmasına karşın iki bilim kolunun birleşmesine yol açan Heinrich Schliemann'ın önemli katkıları olmuş. İlyada gibi efsaneye dayalı destanların tarihsel temellerinin, filoloji ve arkeoloji araştırmalarıyla bilimsel olarak aydınlatılabileceği anlaşılmış.

Schliemann'ın öyküsüyle ilgili de çok sayıda kaynak bulunabiliyor. Philipp Vandenberg, kitabında Troya'nın yeniden keşfinin onda nasıl bir tutku haline geldiğini şöyle anlatıyormuş:

"Troyanın üzerine çöken boğucu yaz sıcağı henüz etkisini kaybetmemişti. Schliemann ilk geceyi kuş sürülerinin ve binlerce ağustos böceğinin kulakları çınlatan gürültüsü eşliğinde, Hisarlık'ın toprak zeminine yatarak geçirmişti. Karanlığa gömülmüş heybetli tepe önünde uzanıyor ve gizemiyle onu heyecana boğuyordu. Orada sanki Homerik yaratık Polyphem çıplak zeminde uykuya yatmıştı. Nereden başlamalıydı? Schliemann'ın gözleri uyuyan bir canavara dönüşmüştü. Karanlıkta toprak zemine baktıkça, beyaz mermerden yapılmış tapınak ve sarayları, merdivenleri, sunakları, cadde ve meydanları, değerli heykelleri, paha biçilmez kaplarıyla, Homeros kahramanlarının süslü şehri Troya gözlerinin önünde canlanıyordu. Hayır, Homeros'un dokunaklı bir şekilde tarif ettiği bu şehir, Hades'te iz bırakmadan kaybolmuş olamazdı, İlyon varlığından izler bırakmış olmalıydı ve Heinrich Schliemann onu mutlaka bulacaktı." (3)

Leo Deuel de Schliemann'ın yazılarından, mektuplarından ve kazı raporlarından yararlanarak bir kitap oluşturmuş. (4)

....

İlyada'yla ilk kez bir kitapta karşılaşmakla sinemada karşılaşmak arasında epey fark olmalı. Homeros'un sözlerinin çizdiği resimlerin yerini gümüş perdedeki oyuncular alınca düş gücünün etkisi biraz azalıyor.

İlyada'yla ilgili aklımdaki ilk dize radyo günlerinden kalma:

"Anlat ozan anlat, Ahileus'un öfkesini anlat."

Azra Erhat ve A. Kadir'in çevirisiyle İlyada şöyle başlıyor:

"Söyle, tanrıça, Peleusoğlu Akhilleus'un öfkesini söyle."

Radyodaki uyarlamayı kim yapmıştı, orada Olympos'un tanrıları var mıydı bilmiyorum ama Troya filminde Zeus'u, Here'yi, Ares'i, Aphrodite'yi, Athena'yı, Hades'i, gökyüzünün insanlar dünyasını karıştırırken kendi aralarında da didişmeleri hiç bitmeyen bu gözlemcilerini hiç görmüyoruz, sözlerini bile işitmiyoruz. Azra Erhat, Homeros'un destanlarında insana benzeyen tanrılar bulunmasının tek tanrılı dinlere inanılan yeni dönemlerde yadırgandığını söylüyor.

Olympos'un, küçük insanların kaygılarına benzer sıkıntılarla sürekli boğuşan büyük sakinlerinin sinemadaki öyküde yer bulamamasının nedeni de bu olabilir mi?

....

İlyada'da tanrıların epey geniş yeri var. Kendimizi yalnızca savaşan Akhalar ve Troyalıların değil, gök katındaki tanrılarının da arasında buluyor, onları yakından tanıyoruz. Savaş tanrısı Ares'ten Zeus bile yakınıyor:

"Olympos'ta oturan tanrılar arasında
benim en iğrendiğim tanrısın sen,
hep hırgür, kavga, savaş işin gücün,"

Argoslulara saldırmak için can atan Hektor bir şey demeden geçip gidiyor. Onun yumruğu altında ezilen Argoslular ne dönüp karanlık gemilerine kaçabiliyorlar, ne de savaş alanına saldırabiliyorlar. Ares'in Troyalılarla bir olduğunu görüp geriliyorlar, pusuyorlar.

Zorlu savaşta Argosluların kırıldığını gören ak kollu tanrıça Here gök gözlü tanrıça Athene'ye kanatlı sözlerle sesleniyor:

"Eyvah, Kalkanlı Zeus'un gücü tükenmez kızı,
göz yumarsak uğursuz Ares'in çılgınlık etmesine,
Menelaos'a boşuna söz vermiş olacağız.
Güzel surlu İlyon'u yok edip yurduna dönecekti o.
Gel takınalım saldırma gücümüzü."

Athene altın alınlıklı atları arabaya koşup işe koyulurken Here, Olympos'un en sivri yerinde bulduğu tanrıların en ulusu Kronosoğlu Zeus'a soruyor:

"Zeus baba, kızmıyor musun Ares'in bu zorbalığına?
Akhaların bir sürü iyi erlerini yok etti körükörüne,
ne sağı var onun, ne solu.
Ben üzülüp dururken burada,
Kıbrıslı tanrıçayla Apollon, gümüş yaylı,
bu hak bilmez akılsız tanrıyı salıyorlar savaşa,
kendileri de yaşıyorlar keyiflerince.
Bir tokat aşkedip, savaştan atarsam Ares'i
gücenir misin bana, Zeus baba, söyle."

Zeus'tan aldıkları izinle yola koyuluyorlar:

"Tanrıçalar, Argoslulara yardım için can atarak
ürkek güvercinler gibi gidiyorlardı seke seke.
Gelip durdular en çok yiğit nerede varsa.
Kral Diomedes'in çevresini sarmıştı yiğitler,
çiğ et yiyen arslanlar gibiydi onlar,
güçlü yabandomuzları gibiydiler."

Argosluları kışkırtıp savaşma gücü veriyorlar:

"Utanın Argoslular, utanın be,
görünüşte alımlı, gösterişlisiniz ama
aşağılık, korkak heriflersiniz gerçekte.
Tanrısal Akhilleus savaştayken, Troyalılar,
çıkamazdı Dardanos kapılarından dışarı,
ödleri kopardı onun amansız kargısından.
Şimdiyse çıkmışlar kentin dışına,
koca karınlı gemilerin yanında savaşmadalar."

Tanrıçaların destek verdiği Argoslularla Troyalılar çarpışırken savaş tanrısı Ares de Pallas Athene'nin yönelttiği kargıyla karnından yaralanıyor:

"Ares kavgasına tutuşmuş dokuz on bin kişi,
savaşta nasıl bağırır çağırırsa,
tunç Ares de öyle bağırdı.
Akhalarla Troyalıları yakaladı bir titreme."

Ares çabucak Tanrılar evi sarp Olympos'a varıyor, Kronosoğlu Zeus'un yanına oturuyor, canı yanıyor, çok acı çekiyor, yarasından akan ölümsüz kanı gösterip kanatlı sözlerle yakınıyor:

"Bu zorbalıklara kızmıyor musun Zeus baba,
biz tanrılar, en dayanılmaz acıları
hep de birbirimizden çekeriz,
insanların gönlü olsun diye."

Bulutları devşiren Zeus yan yan bakıp diyor ki:

"Böyle ağlaşıp durma dizimin dibinde, dönek,
Olympos'ta oturan tanrılar arasında
benim en iğrendiğim tanrısın sen,
hep hırgür, kavga, savaş işin gücün,
ele avuca sığmaz huysuzluğun, biliyorum,
anandan gelme sana, Here'den,
ben de ona zorla dinletirim sözümü,
onun öğütlerinden geldi başına, ne geldiyse." (1,2)

....

Sinema, edebiyattan çok sonra ortaya çıkmış bir sanat dalı. Günün birinde İlyada'nın gerçek bir sinema uyarlaması yapılabilir mi? Patersen'in Troya filmi (5) tüm öyküleri alıştığı kalıpların içine sıkıştıran standart ticari sinema yaklaşımının dışına pek çıkamıyor. Sanatlog'da Spielberg'in bir filmiyle ilgili değerlendirmede (6) "Homerosçuluk oynamak" sözü kullanılmış. Yöntemler değişse de kavgaların özü şimdilik pek değişmediği için, bu oyunlar yeni biçimlerde daha epey oynanacak gibi görünüyor.

....

İlyada çalışmamın ilginç sonuçlarından biri tarihle güncelin savaşından doğan bir öykü oldu. Taipidos'un öfkesiyle (7) acı bir gerçeği bir kez daha gördüm. Amansız kavgalar bitip kalıcı barış sağlanmadığı sürece vahşeti anlatmanın daha iyi yollarını aramak boşuna olabilir. Çocukların, gençlerin, kadınların, halkların üzerine nefret ve savaş tanrılarını gönderen yeni kralların, Zeus'a adaklar adayarak dört bir yanı kana boğan eski meslektaşlarından daha uygar oldukları söylenemez.

1. Mehmet Arat, Kitap Arkası: İlyada, http://www.facebook.com/mehmetarat2000x


3. Philipp Vandenberg (Çevirmen: Deniz Çabuk, Deniz Yılmaz), Priamosun Hazinesi Heinrich Schliemann Troyayı Nasıl Buldu?, Telos Yayıncılık, 2013.

4. Leo Deuel, Heinrich Schliemann, Memoirs of Heinrich Schliemann: A documentary portrait drawn from his autobiographical writings, letters, and excavation reports, http://www.amazon.com/Memoirs-Heinrich-Schliemann-documentary-autobiographical/dp/0060111062

5. Wolfgang Petersen, Troy, 2004, http://www.imdb.com/title/tt0332452/

6. Kusagami, Er Ryan’ı Kurtarmak ya da En Az Üç Çocuk Yapmak, http://www.sanatlog.com/sanat/er-ryani-kurtarmak-ya-da-en-az-uc-cocuk-yapmak/